29/11/2011 | Yazar: Murat Köylü

Barışı istemek, sorunların çözümünde şiddeti araç olarak görmemek, kullanmamak anlamına gelir; barışı şiddetle istemek değil. Hem, tokada karşı tokat sonucunda sağlanacak şey barış değil, yengi veya yenilgidir. Oysa, barışın kazananı ve kaybedeni olmaz.

Murat Köylü | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Murat Köylü
Barışı istemek, sorunların çözümünde şiddeti araç olarak görmemek, kullanmamak anlamına gelir; barışı şiddetle istemek değil. Hem, tokada karşı tokat sonucunda sağlanacak şey barış değil, yengi veya yenilgidir. Oysa, barışın kazananı ve kaybedeni olmaz.
 
Barış taleplerinde yeterince dile getirilmeyen bir muhatap var: Şiddetsizlik. Belki de çözümün en pratik ilkesini sunacak şiddetsizlik, devlet ve hükümet tarafından da, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) tarafından da görmezden geliniyor. İşin kötüsü, farklı siyasi aktörler savaşın bitmesini isterken, aslında şiddeti bir şekilde meşru gösteren yaklaşımlarda bulunabiliyorlar. Şiddetsizlik iradesi, eksik ve taraflı barış yorumlarıyla sönümleniyor; gerekli diplomatik özeni bile göremiyor. Şiddetsizlik, bir ütopyaya kabalıkla yapılırcasına değersizleştiriliyor; filozofların çocuksu saflıkla soyutladığı şeylerdenmişcesine, düşler ve keşkeler alemine havale ediliyor. Böyle bir ortamda, şiddetin çeşitli habitatları ve o habitatlarda yaşanan olumsuz fiillerin tamamı, faillerinin siyasi duruşları nedeniyle silikleşip, görünmez olabiliyor.
 
Ben, gelenekselden de pek çok şey devşiren modern kafa yapısının, şiddetin ne menem bir şey olduğunu perdelediğini düşünüyorum.
 
Modern zihin, ilişkileri temsili bir öncelik sırasında görüyor. Şeyler arasında, sabit neden-sonuç bağıntıları, özneler ve nesneler hiyerarşileri kuruyor. Bu hiyerarşiler, tek yönlü vektörel akıl yürütmeleri ve değeryargısal çıkarımları beraberinde şablonlaştırıyor. Akılcı kartezyen mantık, düz olmak ile eleştirilen Aristo’sunkinden öyle çok da parlak değil. Özne ve nesne rollerinin birbirine dönüştüğü, temsiliyetin kişisel deneyime baskın geldiği, fail ve mağdurun iç içe geçtiği durumları kavramak zorlaşıyor. Bu zorluk, siyasi çıkarlarımız ile etkileşim halinde; zihinlerimizdeki donuk, tek yönlü, atomik neden-sonuç ilişkilerini üreten sistematiği pekiştiriyor. Sorunun kaynağında yer alan “ya öyledir ya da böylecilik”,  uzlaşmanın da önündeki en büyük engellerden.
 
Oysa, şiddetin nedeni ve sonucu; mağduru ve faili olabildiğimizi kabul etmek gerekir.
 
Barışı herhalde hiçbirimiz salt bir silahların susması hali olarak görmüyoruz. Çünkü barış, fiziksel olduğu kadar sembolik dünyamızda da kalıcı olması istenen durum. Sembolik dünyamızı kabaca kültür olarak özetleyelim, ki adalet bunun içindedir. Fiziksel savaş durumlarının kesintili, onlara neden olan sembolik şiddetin ise sürekli olduğunu görebiliriz. Şiddeti içselleştirmiş bir kültürde, hangi onarıcı yargının bağımsızlığından bahsedilebilir? Ayrıca, farklı çatışma alanlarından beslenen şiddet türevlerinin birbirlerine nasıl bir manyetizma ile bağlı olduğunu sezebiliriz. Kürt sorunu; kadına, LGBT’lere, çocuklara yönelik sözel/fiziksel şiddet, diğer canlılara ve doğaya karşı tutumumuz aslında çok benzer zihinsel süreçlerden ortaya çıkıp birbirine karışıyor.
 
Tam da bu noktada, barış isteyenlerin sıklıkla “rasyonalize” ettikleri ezen ve ezilen ikiliğine ve oradan türeyen “meşru şiddet” anlayışına gelelim. Şiddetin failini ve mağdurunu birbirinden ayırmadan, döngüye ne kattıklarını eleştirmek gerek. Öyle bir travmatik iklim ki bu, insan hakları savunucularının bile şiddeti haklı görüp, savunduklarına şahit olabiliyoruz. Herkesin bir “ama”sı var.
 
Oysa, şiddetin özneleştiği yerde diğer her şeyin nesneleşmiş olduğunu kabul etmek gerekir.
 
Adını koyayım. PKK’nın şiddet içeren her türlü fiziksel ve sembolik ifade şeklinden bahsediyorum. PKK’nın “Hükümettir, TC’dir” diye hedef aldığı insanların ve yakınlarının temel haklarını görmezden gelebilir miyiz? Peki, gerillaların ve yönetici kadroların bizzat kendilerini maruz bıraktıkları şiddeti görmezden gelebilir miyiz? Tetiği çeken, söylemi üreten kim, amacı ne olursa olsun, şiddet onu üretene de yönelir. Şiddet ayrım yapmaz, tüm vicdanları köreltir. Mantığı da öyle. Kültüre, kişiliğe yayılır; tabiri caizse bulaşır, ele geçirir. Şiddet, iktidar istenci ile anlaşıp, artık bambaşka sorunların da çözümünde bir kolaylaştırıcı olarak, bir neden ve bir sonuç olarak kendini çoğaltmaya başlar.
 
Ve o çoğaldıkça, diğerleri azalır.
 
Açlık grevleri, canlı kalkanlar, ölüm oruçları, intihar eylemcileri şiddetin ne denli içselleştirilebildiğinin kolay kanıtlarıdır. Hepsine karşı çıkılması, şiddetsizlik, yani barış isteyen kişi için evrensel ilke olmalıdır. Liberalleri öznellikle, bireyselcilikle, kolektif varlığı ve sorumluluğu hafife almak ile eleştiren solun, kişilerin kendilerine yönelttiği şiddeti neredeyse şehadet ile karşılaması kabul edilebilir mi? Sol, nasıl bir insanın kendisini -ya da başkasını- böylesine nesneleştirmesine, araçlaştırmasına, cana bu kadar yabancılaşmasına karşı çıkmaz, çıkamaz?
 
Şiddet, hak ve özgürlük elde etmek için değil; aynı zamanda, onları yok etmek için kullanılır. Kimin tarafından olursa olsun. Hamaset edebiyatıyla şekillenmiş zihinlerimizle bunu benimsemek kolay olmayabilir. Şiddeti savunmadan önce, nasıl bir şey olduğunu anlamak için ilk önce kendimizde uygulayalım. Bir defalığına ölelim ve öldürelim örneğin. Bunu özellikle askerliği zorunlu kılan devlet yetkililerinin yapmasını öneriyorum.
 
İrade demişken, işin içinde bir de yabana atılmayacak temsiliyet çelişkisi var. PKK şu anda Kürt Halkı’nı temsil ettiğini söylüyor, buna göre hareket ediyor. Evet, bir bölümünü temsil ettiği, temsil etmekten öte, bizzat ta kendisi olduğu doğrudur. PKK şiddet de içeren kararlar alır, uygular ve sonuçları ile yüzleşir.
 
Peki ama, ülkenin herhangi bir yerinde, bambaşka bir gündem ile yaşayan Kürt kimliği ile ilişkili insanlar; onlar ne olacak? (İnsan derken sadece 20-50 yaş arasında, heteroseksüel erkek, “engelsiz”, PKK’nın istediği gibi politikleşmiş bireyi kastetmiyorum.) Onlar da, kendilerine tayin edilmiş bu şiddeti bir şekilde yaşarlar. Bu bir dayatmadır. PKK ve Türkiye Cumhuriyeti dahil, hiçbir siyasi yapının bir kimlik tekeli üzerinden insanlara bunu yapmaya hakkı yoktur. Hiçbir insanın bunu başka bir insana yapmaya hakkı yoktur. Sadece ordunun ve devletin değil, PKK’nın da demokrasi ve bireyler üzerindeki askeri vesayetini reddetmeliyiz. Özellikle anayasa sürecinde bu elzemdir. Bu, PKK’nın tasfiyesi şeklinde anlaşılmamalıdır.
Temsiliyet, üzerinde çok tartışılması gereken, sürekli kriz üreten bir kurgusal olgu. Temsiliyet metafiziğinin sorgulanmadığı siyasi kültürlerde doğrudan veya katılımcı demokrasinin yeşerebileceğini düşünmüyorum. Ulus devlet, milli irade destanlarıyla şekillenmiş zihinlerimizle bunu da benimsemek kolay olmayabilir.
 
Şahsen, dejenerasyonun insan özgürleşmesinin en temel aracılarından biri olduğuna inanırım. Evrensel olduğu iddia edilen ilkelerden, etik ve ahlaki değerler gibi şeylerden uzak durmaya çalışırım. Gerçeği kavramak, onu belirler gibi olabilmek için mümkün olduğunca muğlak yaşamak, öteberiyi öyle algılamak isterim. Derdimiz şiddet olduğunda ise, bu yaklaşımı asla filizlendirmemem gerektiğini kavradığımı umuyorum. Hayır, şiddete karşı net olacaksın, şiddeti meşru görmeyeceksin, bahanelerin seni kullanmasına izin vermeyeceksin. Belki de, geçerliliğine inanarak tatmin olabileceğim tek evrensel ilke bu.
 
Şimdi, “E birisi seni tokatlayıp, bir de buna devam ederse ne yapacaksın?” eleştirisi gelebilir. Naçizane, böylesine bir örneğin, milyarlarca insanı, onların birikimi ve esasında ekolojiyi ilgilendiren bir konu için karikatürize ve kolaycı bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Şiddetsizliği, kişi güvenliğini koru(ya)mama hali olarak görmek ne kadar barışa hizmet eder ve ne kadar yapısaldır, politiktir? Barışı istemek, sorunların çözümünde şiddeti araç olarak görmemek, kullanmamak anlamına gelir; barışı şiddetle istemek değil. Hem, tokada karşı tokat sonucunda sağlanacak şey barış değil, yengi veya yenilgidir. Oysa, barışın kazananı ve kaybedeni olmaz.
 
Modernist zihinden bizlere miras başka bir benzer nevrotik takıntı ise “Kim başlattı?” kavgası. Çizgisel tarih algısından da beslenen, barış adına meyve vermeyecek bir paradokstur bu. Genelde “haklılık ve haksızlık” buradan belirlenir. “Sen başlattın” tartışmasını, temsiliyet krizi ile birlikte düşündüğümüzde, buradan pek bir yere gidilemeyeceği gerçeğini teslim edebiliriz.
 
Toplumun pek çok kesimini ilgilendiren ve Türkiye için ilkler barındıran çalışmalarına rağmen ne yazık ki sadece Kürt sorunu çerçevesinde tanınıp değerlendirilen Sebahat Tuncel’in deyişiyle “Kimin başlattığına değil; nasıl çözüleceğine odaklanmalıyız.” Ulus devlet, milli irade ve hamaset edebiyatıyla şekillenmiş siyasi kültürden şiddetsizlik ilkesi ile sıyrılabiliriz. Tarihselcilikten kurtulup, geleceğe ilk silah bırakan, şiddet ile ilk yüzleşen taraf olarak seslenmeyi seçebiliriz. Şiddetsiz siyaset ve savunuculuk yöntemleri üzerine kafa yorabiliriz. Belki de asıl o zaman, gerçekten bir “taraf” oluruz.
Yazının, PKK’nın pek çok ateşkesine öldürerek yanıt veren Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı ile hâlâ “misli ile intikam çağrısı” yapan cumhurbaşkanı tarafından “PKK’ya lanet” olarak yorumlanmaması dileğiyle.


Etiketler:
Nefret