07/05/2013 | Yazar: Ahmet Tulgar

Barıştan sadece teknik bir değişim ve güvenlik sorununun çözümü değil, iyilik de bekleniyorsa, barış sürecini meydanlara, meydanlardan evlere taşımalı

Ahmet  Tulgar | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Ahmet Tulgar
Barış, bir toplumu, bir coğrafyadaki halkları iyileştirir mi? Savaş hasta ettiğine göre, barış iyileştirmeli, iyi etmeli, iyi eder, değil mi? Evet, barışın gücü insanları iyi etmeye, iyileştirmeye yeter, barışın gücü budur, barış bu denli güçlüdür.
 
Ancak barışın bu potansiyelinin ortaya çıkması, barışın bu gücünün etkimesi için barışı istiyor olmak gerekir. Barışı, iyileşmeyi istiyor gibi istemek gerekir.
 
Eğer barışı, iyi olan, doğru olan, bize yakışan, bize iyi gelecek olan değil de, bize kazandıracak, bizi kazandıracak, savaşı kazandıracak bir durum olarak istersek, kabullenirsek, pragmatik olarak gerekçelendirirsek, sadece böyle yaparsak, zaten olacak olan da barış, Immanuel Kant’ın deyimiyle ‘ebedi barış’ değil, olsa olsa yine onun deyimiyle ‘rezervi olan bir barış’, yani bir tür ateşkes olacaktır.
 
Barış, eğer savaşmış ya da savaşa maruz kalmış toplumları, halkları, insanları iyileştirecek, iyileştirici, gerçek bir barış olacaksa önce şu üç düzlemde kararlı biçimde yol almayı gerektirir:
 
Teknik, tarihi ve ahlaki düzlemlerde.
 
Teknik olan belki de en kolay yoldur ama tarafların en fazla tartışacağı, çatışacağı ve kurumsal direnç göstereceği yer de burasıdır işte. Ülkeler ve devletler arasındaki savaşların sonunda ya da belli bir aşamasında bu noktaya gelindiğinde ve müzakere ve antlaşma amacıyla masaya oturulduğunda her iki taraf da savaştaki konumu ne olursa olsun en fazla kâr ya da en az zararla kalkmak ister masadan. İç savaşların ardından gelen müzakere süreçlerinde de durum pek farklı değildir. Ama eninde sonunda bir antlaşma imzalanacak, iç savaş durumunda ise sık sık yasal düzenlemelere gidilecektir. İmzalar atılmadan ve gerektiği yerde yasal düzenlemelere gitmeden barışın teknik tesisi mümkün olmaz. İşte bu noktada müzakerede kolaylaştırıcı, sorun çözücü ve direnç kırıcı olacak olan tarihi düzlemdeki çabalar olacaktır.
 
Tarihi düzlemde yapılacak olan, savaş geçmişi boyunca gözden uzak tutulmaya, propaganda, manipülasyon ve sansür ile kaybedilmeye çalışılan hakikatin arayışıdır. Hakikat, diplomasi ya da müzakere masasında, taraflarca adına direnç gösterilen toplum, topluluk ve halklarda adalet duygusunu çağırır. Senelerdir barış hareketi de, Kürt Siyasal Hareketi de, Türkiye’de Hakikat ve Adalet Komisyonları kurulmasının ve savaşın mağdurları ile yüzleşilmesinin gereğine işaret etmektedir. Umalım ki, nihayet kısa bir süre önce gündeme gelen Meclis Çözüm Komisyonu, Hakikat ve Adalet Komisyonları’nın zaruretinin anlaşılmasına yol açar ve yüzleşme süreci başlar. Bu sürecin halklara ne kadar iyi geleceği barizdir. Diğer taraftan bu yüzleşme süreci müzakere masasındaki uzlaşma imkânlarını artıracak, siyasi parti ve örgütlerin ve onların liderlerinin elini rahatlatacaktır. Bu da yasal düzenlemelerin ve bu yöndeki taleplerin her iki tarafta da daha çabuk kabul edilmesini, teknik çalışmaların ise kolayca yapılmasını sağlar.
 
Ancak teknik düzlemde yapılacak olan yasal düzenlemeler yine de sadece pozitif hukuk açısından olacaktır. Oysa tarih gösterir ki, pozitif hukuk, toplumları ve halkları iyileştirmez, sadece insanları kendi yararları doğrultusunda yasalara uymaya çağırır, zorlar. Toplumları ve halkları iyileştirmeye, iyi kılmaya yetmeyen bu yasalar, kolayca yeniden bir tarafın zararına değiştirilebilir, uygulanması engellenebilir, yeni çatışmaların sebebi olabilir ve sağladığı da Kant’ın işaret ettiği gibi sadece ‘rezervi olan bir barış’ olarak kalır.
 
Burada felsefi düzlemin gereği ortaya çıkmaktadır. Pozitif hukuk kadar ve belki de daha öncelikli ve önemli olan ahlaki hukukun devreye gireceği yer burasıdır. Yaptığı ‘Ebedi Barış Üzerine’ çalışmasıyla iki asır sonra hâlâ aktüel olan Immanuel Kant’ın ‘kategorik imperatif’i burada anahtar olabilir. Kant şöyle diyordu ‘kategorik imperatif’i formüle ederken: “Öyle davran ki, senin iradenin davranış kuralı her zaman bir yandan da genel yasamanın ilkesi olarak geçerli olabilsin.”
 
Toplumlarda, halklarda ve tek tek insanlarda barışın iyileştirici etkisini sağlayacak olan işte bu ahlaki ilke olacaktır. Bu ilkenin insanlara içselleşmesi durumunda teknik yasal düzenlemeler  artık istekle ve hevesle herkesçe kabul görecek ve korunacak, yüzleşme süreçlerinde zuhur edecek hakikat ise öğretici ve iyileştirici olacaktır.
Şimdi artık barış sürecini meydanlara, meydanlardan evlere taşıma zamanı. Bu üç düzlemde yol alınacaksa eğer. Barıştan  sadece teknik bir değişim ve güvenlik sorununun çözümü değil, iyilik de bekleniyorsa.
 
Fotoğraf: Gülistan Aydoğdu / Kaos GL

Etiketler:
Nefret