30/09/2014 | Yazar: Zeynep Akkuş

Madem iyilik yapmak isteniyor; kasaplar, marketler yılın 365 günü et dolu. Neden yoksullara et yedirmek için 351 gün bekleniyor?

Zeynep Akkuş | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Zeynep Akkuş
Konusu Afrika yerlileri arasında geçen bir filmde ya da karikatürlerde “Tanrılar kurban istiyor” sözünü duyup gördüğümüzde dudak bükeriz ya da güleriz. Hiç olmazsa bu işin adı üzerinde biraz kafa yormaya başlanmasının zamanı değil mi? Ve iyilik yapmanın, sevaba girmenin bambaşka yolları da olduğunun hatırlanmasının?
 
Kurban bayramına dair zihnime kazınan ilk görüntü, bayramın karlı kış günlerine denk geldiği bir yıl, odamın camından görünen boş arsadaki bir ağaca asılan yeni kesilmiş koçun boynundan fışkıran kanların, ağacın altındaki karları kıpkırmızı boyamasıydı. Altı yaşında falandım. Ağlayarak oyuncak kuzuma sarılıp başını okşadığımı, öpüp kokladığımı “Korkma, güvendesin. Ben seni kimseye kestirmem” dediğimi hatırlıyorum.
 
Birkaç yıl sonra, annemle babam hayatlarında bir kere, o da baba tarafımın ısrarıyla kurban kesti. Hayvan kesilirken tanık olduğumuz manzara içimize öyle bir işledi ki bir daha böyle bir işe kalkışmadık. “Niye kesiyoruz, yazık değil mi” şeklindeki itirazlarıma kızan amcam, “Odana giren sivrisineği öldürmüyor musun sanki” diyerek ne kadar “doğru” bir iş yaptığımıza ikna etmeye çalışmıştı beni ama bilmiyordu ki ben, odama giren sivrisinekleri de öldürmeden camı açıp kovalıyor, kapanlara yakalanmış fareleri kurtarıp salıveriyordum.
 
Çocukluğumda ve ilk gençliğimde Cihangir Yokuşu’nda, Cihangir Camii’nin hemen dibinde otururken ezan vakitlerinde camı açardım, odama ezan dolsun diye. Gereklerini yerine getiremesem de dinle bir sıkıntım yoktu. Sonrasında dini sorgulama cesaretini kendimde bulduğumda (samimiyetle itiraf ediyorum, çok erken yaşlarda edindiğim bir cesaret değildi bu), beni buna iten sebeplerin başında kurban kesmek geliyordu. “Vejetaryen misin de bunları yazıyorsun” sorusu akla gelebilir. Hayır, vejetaryen değilim. Kurbanla ilgili olarak akılda beliren soruların sadece vejetaryenlikle ya da iflah olmaz bir hayvan severlikle açıklanacak bir yanı da yok zaten. Kaldı ki, beslenirken mutlaka bir başka canlıyı öldürüyoruz. Dalından koparıp yediğimiz domatesin de, pazardan aldığımız havucun da, kesip suyunu sıktığımız limonun da, kırlardan topladığımız ebegümecinin de, çorbasını yaptığımız mercimeğin de canı var ve hatta bilimsel deneyler, bitkilerin de uygulanan şiddete tepki verdiğini, korktuğunu ortaya koyuyor. Ve fakat insan dışında başka hiçbir varlık, av gibi eğlence maksatlı olarak ya da ibadet gibi sebeplerle başka bir canlıyı öldürmüyor.
 
Mesele, dindar olduğunu iddia eden kimselere -aslında insanım diyen hiç kimseye- yakışmayacak kadar büyük bir ikiyüzlülük, çıkarcılık ve gösteriş yapma hevesi. Kurban kesilmesini destekleyenlerin en büyük argümanı, yoksulların midesine yılda bir kere olsun et girmesi. Peki, hali vakti yerinde olan ve vejetaryen olmayan kişiler, yılda sadece bir kere, dört günlüğüne mi et yiyor? Hayır. Et, yoksulların -DA- yemesi gereken bir besin mi? Vejetaryenler dışında kalanlar için, evet. Öyleyse madem iyilik yapmak isteniyor; kasaplar, marketler yılın 365 günü et dolu. Neden yoksullara et yedirmek için (Hicri takvime göre bayram her yıl 10 gün erken geliyor ya) 351 gün bekleniyor? Hali vakti yerinde olan her vatandaş yakın çevresinde bir yoksul aile belirlese ve düzenli olarak kasaptan et, tavuk, kıyma vs… alıp götürse (hele kim olduğunu belli etmeden kapısına gizlice bırakabilmenin de bir yolunu bulsa) daha büyük iyilik ve dolayısıyla daha büyük bir sevap olmaz mı? Mesela bu yıl çarşamba günü kurban bayramı bitmiş olacak. Ya götürülen etin tadı yoksul ailenin çocukcağızının damağında kalırsa ve perşembe günü canı yine et isterse ve fakat evdeki et yenmiş bitmiş olursa? Yavrucak taa bir sonraki bayramı mı bekleyecek? Bunun adı mı iyilik?
 
Öte yandan et denen şey çiğ yenmiyor malum. Acaba et alamayacak kadar fakir durumdaki bir ailenin o eti pişirecek ocağı, ocağında -artık gaz mı, tüp mü her ne haltsa- yakacağı, o etin içine atacağı yağı, tuzu var mı? O etin yanına yapacağı bir kap yemek için yeterli malzemesi var mı? Hemen pişirmeyip saklamak isterse koyacağı -derin dondurucuyu geçtim- buzdolabı var mı? Her şey bir kenara, o etin suyuna banacağı ekmeği var mı, ekmeği? Kurban kesenlerin bunları hiç düşünmeden en lezzetli kısımları kavurup yedikten, artanını derin dondurucularına bastıktan sonra, içleri gide gide, gözleri kala kala götürdükleri etleri vermekle iş bitiyor, görev yerine getiriliyor, sevap hanesine yeni puanlar ekleniyor, öyle mi?
 
Gerçekten maksat sevaba girmek, yoksullara yardım etmekse bunun tek yolu et yemelerini sağlamak mı? Mesela birkaç hafta önce okullar açıldı ve nice yoksul ailenin evladı yarım yaka, yarım pabuç okula başlamak zorunda kaldı. Tamam, artık müreffeh(!)  ülkemizde ders kitapları ilk ders zili çalmadan sıraların üzerine yerleştiriliyor ve öğrenciler sınıfa girince onları hazır buluyor ama kaç yoksul çocuk deftersiz kalemsiz başladı okula. Ben, gurur duyarak söylüyorum, yenilerini alacak parası olmadığı için eski defterlerinin yazılı sayfalarını silip tekrar kullanan, kalemi tutulamayacak kadar küçüldüğünde tepesine dere kenarındaki sazlıktan saz koparıp takan bir babanın kızıyım. Yüreğimi sızlattığı için hiç unutmam, yıllar önce dönemin ünlü ve sevilen bir şarkıcısı, bir televizyon programında, ne kadar yoksul bir çocukluk geçirdiğini, “Arkadaşlarım kafamı duvara vurmamı ister, her vuruşumda defterlerinden bir orta koparıp bana verirlerdi, annem de onları dikip birleştirir, bana defter yapardı” sözleriyle anlatmıştı. Benzer yöntemleri hâlâ uygulayan nice öğrenci var. Sonra mesela önümüz kış. Televizyonlarda, gazetelerde tokat gibi vurulacak yüzümüze. Doğu ve güneydoğu illerinde -hatta o kadar uzağa gitmeye de gerek yok, büyük şehirlerde, zengin muhitlerinde çocuğunuzun sıra arkadaşı bile olabilir- plastik terliklerle, karların içinde bata çıka okula gidecek çocuklar. Kimse merak etmesin, her şeyi sevaba girmeye indirgemişiz ya, o çocuklara defter-kalem, kılık kıyafet almak, yoksul bir öğrencinin okul masraflarını üstlenmek de sevap. Hiçbir beklentiye kapılmadan, yürekten koparak yapılan bir yardım, verilen bir destek daha kıymetli, daha yüce, daha kutsal değil mi?
 
Kan dökerek, kurban keserek sevaba girmek? Başka ne gibi olaylarda, ne gibi niyetlerle kurban kesildiğini hatırlayın. Araba ya da ev alınır, istenilen okula ya da işe girilir, evlenilir, çocuk sahibi olunur “kan akıtmak iyidir” denerek kurban kesilir. “Etiyle yoksulların karnını doyururuz” denmez, dikkat edin. Bu tür olaylarda ilk amaç, ilk niyet, ağızdan çıkan ilk söz hep “kan akıtmak”tır ve hatta kurban kanı, kestiren kişinin ya da kişilerin alnına sürülür. İlkel toplumlarda örneğin bakire kızların kurban edilmesini düşünün. Olayı sırf kan akıtmaya indirgediğinizde, ha bir bakireyi kesmişsiniz, ha bir koyunu ya da dininizin israfı lanetlemesine aldırmadan bir deveyi (Bu ülke, apronda deve kesildiğine tanık olmuş bir ülkedir)… Fark var mı arada? İsraf demişken, Afrika ülkeleri açlıktan kırılırken hac farizası sırasında topluca kesilen kurbanların hava koşulları nedeniyle çabucak kokuşup bozulduğu için hemen kesildikleri yerlere kazılan devasa çukurlara gömülüp üstlerinin kepçelerle örtüldüğünü de biliriz. Afrika’daki açlık hâlâ dinmiş değil. Peki hacda kesilen etlerin ne kadarı oralara ulaştırılıyor?
 
Konusu Afrika yerlileri arasında geçen bir filmde ya da karikatürlerde “Tanrılar kurban istiyor” sözünü duyup gördüğümüzde dudak bükeriz ya da güleriz. Hiç olmazsa bu işin adı üzerinde biraz kafa yormaya başlanmasının zamanı değil mi? Ve iyilik yapmanın, sevaba girmenin bambaşka yolları da olduğunun hatırlanmasının? 

Etiketler:
Nefret