20/04/2012 | Yazar: Erdal Partog

Queer düşüncesinin tekçi olmayan, iktidar karşısında özgürlüğe ve eşitliğe vurgu yapan vicdanına tüm sosyalistlerin sahip çıkması LGBT bireyleri ve kurumları sürekli yaftalamaktan vazgeçmesi gerekiyor.

Erdal Partog | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Erdal Partog
Son 30 yılda yeni toplumsal hareketlerin siyaset sahnesinde yer alması ve kendine belli bir taraftar kitlesi edinmesi birazdan anlatacağım özcü bazı sosyalistleri tedirgin ediyor. Sosyalizmin çok daha evrensel bir teori olduğuna inananlar sosyalizm dışındaki teorileri dışlıyor ve küçümsüyor. LGBT hareketinin çokça beslendiği Queer teorisi de bu yüzden sıkça liberal ya da kapitalist olmakla eleştiriliyor. Oysaki gerçek anlamda hem sosyalizmin hem de Queer’in öncülü özgürlük, eşitlik, adalet ve dayanışma olmalıdır.
 
Çünkü antik Yunan döneminden Rönesans’a ya da İslam öncesinden İslam’a kadar her alanda bu değer yargılarının var olduğunu biliyoruz. Bir anlamda eşitlik, özgürlük, adalet ve dayanışma düşüncesi hem sosyalizme hem de Queer’e öncel kavramlar olup biri diğerinden üstün kavramlar da değildir.
 
Bu anlamda sosyal demokratları sosyalistlerin dışında tutacak olursak sosyalistlerin özgürlük ve eşitlik düşüncesine bakışını iki düşünsel gelenek üzerinden okuyabiliriz. Bunlardan biri Avrupa merkezli sosyalizm çizgisidir ki cinsel özgürlükler de dahil her alandaki eşitliğe ve özgürlüğe alan açan bir düşünce evrenini kapsar.
 
İkinci çizgi ise sosyalistler içinde en fazla taraf bulan Stalin-Mao çizgisidir. Stalin-Mao çizgisi özgürlüğü ve eşitliği sınıfa ya da devlete feda eden bir çizgidir. Bu çizgi için önemli olan sınıfın iktidardır. Sınıfın elini zayıflatan her şey işbirlikçi ya da liberaldir.
Bu dar yaklaşımdan dolayı LGBT bireyler sık sık bu tarz sosyalistler tarafından burjuvazinin artığı olarak nitelendirilmişlerdir. Ayrıca seks ve eğlence gibi şeyler de liberal yaşam tarzı ile özdeşleştirilmiştir. Bu tarz yaklaşımlardan dolayı da bazı sosyalistlerin kadına ve cinselliğe bakışı muhafazakârların bakışından farklı olmamıştır.   
 
Soğuk savaş döneminde neredeyse bütün sosyalist devletler, bu akımın izini takip ededurmuşlardır. Bundan dolayı LGBT bireyler ya da onlar gibi özgürlük ve eşitlik talebinde bulunan diğer kesimler bu tarz rejimler altında özgürlüklerini elde edemediği gibi aksine ayrımcılığa da tabii tutulmuşlardır.
 
Sovyetleri Birliği’nde Stalin sonrası dönemde LGBT bireyler açıkça ayrımcılığa uğramıştır. LGBT bireyler Gogol’ün başını çektiği iktidar yanlısı yazarlar tarafından karalanmış ve kötülenmiştir. Ancak ne gariptir ki Sovyetler Birliği’nin dağılıp Rusya’nın kapitalizme kucak açması bile LGBT bireylere yönelik ayrımcılığı ortadan kaldırmamıştır.
 
LGBT bireyler için Ekim Devrimi ne kadar umut verici olmuşsa Stalin sonrası dönem de o kadar acı verici olmuştur. Bu anlamda sosyalist iki akımın LGBT bireylere yaklaşımının ne kadar ideolojik temele dayandığını gözden kaçırmamak gerekir. Özgürlüğü ve eşitliği etik bir değer kabul eden sosyalizm, daha umut dolu bir dünya insanlara sunarken; ağır sınıf temelli, tek kutuplu ideolojik yaklaşım ise insanlara umutsuzluk ve korku sunmuştur.
 
Özgürlükler adası olarak bilinen Küba LGBT bireyler ve diğer muhalifler için bir korku ülkesi olmuştur. Çünkü sadece işçi kimliğini kutsayan bir sosyalist gelenek LGBT bireyler hakkında uydurulan mitlerle bu kesimleri ötekileştirmiştir. Onlar için kimlikler sınıfı bölen bir şeydir. Bu tarz sosyalistler 1965-1968 yıllarında birçok eşcinseli ve binlerce muhalifi toplama kamplarında zorla çalıştırmıştır.
 
Bugün bu acıları bir nebze de olsa hafifletmek isteyen Raul Castro’nun kızı Mariela Castro Espin 2004’te LGBT hakları için destek açıklaması yaptı. Ancak bu açıklama yine de yeterli olmadı. Çünkü devlet; Homofobi Karşıtı Günleri resmileştirirken, bundan bir ay sonra yapılacak devletten bağımsız Gey Pride’ı yasakladı. Çünkü bu tarz sosyalist devlet geleneği cinsel özgürlük gelecekse bunu ancak biz getiririz mantığı ile hareket ediyor.
 
Türkiye’de ise özgürlükten ve eşitlikten yana sosyalistlerin sayısı bir elin parmağını geçmez. Türkiye sosyalistleri de 60’larda yani Stalin, Mao ve Castro çizgisinin hâkim olduğu yıllarda toparlanmaya, kendilerini solda ifade etmeye başlamıştı. Ancak bu solun gerçekte hangi sol olduğu ya da solun etik değerleri ile ne kadar uyuştuğu yeterince sorgulanmamıştı.
 
Stalin’den beri LGBT bireylerin burjuva hastalığının bir sonucu olduğu fikri neredeyse bütün sosyalistlere dayatılır olmuştu. O zaman Sovyetler Birliğinde eğitim alan Türkiye sosyalistleri de bu yaklaşımı kendilerine ilke edinmişti.
 
Bu kesimlerden bazıları Türkiye’ye döndüklerinde özgürlükten ve eşitlikten yana bir taban hareketini değil yukarıdan aşağıya belirlenen bir siyasi mühendislik anlayışını uygulamaya koymak istediler.
 
İşçi Partisi Başkanı Doğu Perinçek de bu çizginin Türkiye’deki temsilcisiydi. Bugün de bunun gibi daha birçok irili ufaklı sosyalist örgüt aynı fikirleri hayata geçirmeye devam ediyor. Onlar için özgürlük ve eşitlik sadece sınıfsal bir meselenin ötesine geçemiyor.
Çünkü bazı sosyalistler haklı olduklarını düşündüğü şeye öylesine bağlılar ki kendileri gibi düşünmeyenleri ya da kendileri ile aynı yolu benimsemeyenleri rahatlıkla işbirlikçi, liberal ve post-modern olarak yaftalayabiliyor ve onları küçümseyebiliyor.
 
M. Foucault ve J. Butler queer kuramına katkı sunan düşünürlerdir. Her iki düşünür de kendilerini post-modern olarak adlandırmaz. Ancak bazı sosyalistler bu düşünürlere post-modern demekten geri durmaz çünkü onlar için post-modern olmak küçümsenmesi ya da hakaret edilmesi gereken bir şeydir.
 
İşte bu tarz sosyalistler, eleştirdikleri kişilerin düşünsel evrenlerinin hangi toplumsal kesimlere özgürlük ve eşitlik imkânı açabildiğini umursamazlar. Çünkü bazı sosyalistler için eşitlik ve özgürlük sınıf çelişkisinin ortadan kaldırılması ile zaten yok olacaktır. Yani sınıfsal sömürü ya da işçi denilen şey ortadan kalkınca özgürlüğü ve eşitliği konuşmaya da gerek kalmayacaktır. Çünkü herkes zaten özgürdür ve eşittir. İşte bu ütopyacı anlayış hep uzakta bir yerde en ideal sistemi kafasında kurar ve bunu yine kafada bitirir. Ancak ütopya gerçekleşse de sorunlar doğanın gereği devam eder. 
 
Marks’ın ve Engels’in Sosyalist Ütopyacılar eleştirisine rağmen bugün dahi bazı sosyalistler bu eleştiriden bir şey anlamadan özgürlük ve eşitlik gibi etik değerleri sınıf çelişkisinin biricikliğine feda edebiliyor. Özgürlüğün ve eşitliğin; işçi sınıfı özgür ve eşit olduğu sürece var olabileceğini düşünüyorlar. İşçi sınıfı özgür ve eşit değilse kimsenin bir milim bile özgürleşebileceklerine inanmıyorlar. Bir anlamda ‘ya hep beraber ya hiç birimiz’ sloganında vücut bulan kurtuluşçu Stalin çizgisi özgürlüğün ve eşitliğin diyalektiğini bir kalemde silip atabiliyor.
 
Bu yüzden bu ütopyaya inanmışların önlerine çıkacak her engeli ne pahasına olursa olsun aşma inancı her şeyi silip süpürür. Bundan dolayı bazı devrimcilerin gözü karadır. Gelecekte kuracağımız güzel günlere ulaşmak için feda edilmeyecek şey yoktur diye düşünürler. Gerekirse devrim de yaparız gerekirse kan da dökeriz gerekirse devrim şehidi de oluruz. Bu türden yaklaşımlar maalesef sosyalistlerin tartışmaya açamadığı kırmızı çizgileridir.
 
Bu kırmızı çizgilerde ısrar edenler, solun ortak paydasına pek kulak asmadıkları gibi ortak payda için mücadele eden solu liboş yani ibne gibi bir şey olarak yaftalamaktan da geri durmazlar.
 
Bu yüzden bugün de Stalinci akımın kırımızı çizgileri özgürlüğün ve eşitliğin önünde büyük sorunlar oluşturuyor. Çünkü sol içindeki ortak payda bu kesimler tarafından etikten ideolojiye kaydırılıyor. Bütün sol için ortak payda özgürlük, eşitlik, adalet ve dayanışma olması gerekirken birileri bütün bunları yok sayıp ortak paydaya işçi sınıfını tek başına yerleştirebiliyor. Bir anlamda etik ideolojiye esir ediliyor.  
 
Bu yüzden bazı sosyalistler kendi düşünsel evrenlerinin her şeyi açıkladığına inanırlar. Bu savı iddia etmekten bir türlü vazgeçmezler. Kibirli bir eda ile insanlara karşı bir başöğretmen edası ile yaklaşırlar. Bu başöğretmen edası ise maalesef bir din mollasının edasından faklı olmaz.
 
Bu yüzden bugün başkaları adına karar veren başkaları adına neyi yapıp neyi yapmamasını emreden bir sosyalizme değil, birlikte farklılıklarımızla nasıl bir arada sorunlarımızı çözebiliriz açıklığını gösteren bir sosyalizme ihtiyacımız var. Mehmet Ali Aybar’ın deyimi ile güler yüzlü bir sosyalizme. Ancak o zaman Sosyalizmi bir amentü değil bir araç olarak görmenin erdemi ile ortak payda buluşabiliriz.
 
Bu anlamda queer düşüncesinin tekçi olmayan, iktidar karşısında özgürlüğe ve eşitliğe vurgu yapan vicdanına tüm sosyalistlerin sahip çıkması LGBT bireyleri ve kurumları sürekli yaftalamaktan vazgeçmesi gerekiyor.
 
Bazı sosyalistler kabul etsinler ya da etmesinler, kendilerine en has delikanlı solcu desinler demesinler bugün sol sadece bazı sosyalistlerden ibaret değil. Çünkü kimin daha çok solcu olduğuna ideolojisine bakarak karar vermiyoruz. Eğer karar vereceksek kişinin ya da grubun özgürlük ve eşitlik ilkeleri ile ilişkisine bakmamız yeterli olmalıdır.
 
Çünkü özgürlüğe ve eşitliğe alan açan, insanlara daha fazla mutluluk ve huzur sağlayan düşünceler soldur. Çünkü sol iktidarı değil insanların huzuru ve mutluğu için çabalayan bunun için kendisine çeşitli araçlar üreten bir yaklaşımdır. Çünkü sol tekçiliğe değil çoklu değerlere kapı aralayan özgürlükçü ve eşitlikçi bir platformdur. 

Etiketler:
Nefret