13/09/2012 | Yazar: Erdal Partog

Şiddetin ve savaşın birbirinden farkı var mı sorusuna oldukça net bir cevap vermek; buna hayır demek, belki bazılarımız için kafa karıştırıcı olabilir. Ancak özünde ikisi de bir yasanın ihlalinden başka bir şey değil.

Erdal Partog | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Erdal Partog
Şiddetin ve savaşın birbirinden farkı var mı sorusuna oldukça net bir cevap vermek; buna hayır demek, belki bazılarımız için kafa karıştırıcı olabilir. Ancak özünde ikisi de bir yasanın ihlalinden başka bir şey değil. Zaten yasalar ya da sözleşmeler özünde hep bir ihlal taşırlar. Taraflardan biri ya da birileri bu sözleşmeyi rafa kaldırabilir. Bu durumda genellikle siyasi iktidardan kaynaklı hep bir savaş ve şiddet hali ortaya çıkar. Bu durum insanların tarihsel olarak en sık karşılaştıkları durumdur. İnsanlar bu yüzden acıya, hüzne ve kedere boğulur. Yani şiddetin ve savaşın olduğu yerde neşe, huzur ve mutluluk da yok olur.
 
Şiddet ve savaş bir karabulut gibi insanın üzerine çöker, insanları sürekli korkuya sevk eder. Bu yüzden insanların korkuları, insanları daha fazla dışa bağımlı hale getirir. Bağlılık ve umut aklın bir kararı değil korkunun bir kararı olarak kendini gösterir.
 
İnsanların korkuları onları şiddetten uzaklaştırır gibi gözükse de korku tekrar asıl kaynağına, yani şiddete geri döner. Korku kendini korumak, ötekine karşı savunma yapmak, benzerlerini ötekine karşı harekete geçirmek ister. Nitekim çoğu zaman da bunda başarılı olur.
 
Naziler, Yahudi düşmanlığını, korku ve iktidarın işbirliği ile ete kemiğe büründürür. Yahudileri öldürmek, onlara eziyet etmek, kamusal yaşamın bir parçasıdır artık. Beyazlar da siyahlara karşı düşmanlığı körükler. Siyahlara karşı onlarca hurafe devlet eliyle yürürlüğe konulur. Tıpkı ülkemizde Ermenilere ve Kürtlere kaşı yürütülen hurafeler gibi.
 
Devlet, öteki diye damgaladığı kişilere karşı korkuyu ve ona bağlı şiddeti kamusallaştırmak, barış ortamını ortadan kaldırmak için akıl dışı yollara başvurur. Şiddet, siyasi anlamda güçlü olan siyasi iktidarın tek aracı haline gelir. Bu korku ve siyasi iktidar döngüsü insanlık tarihinde derin boşluklar oluşturur.
 
T. Hobbes gibi düşünürler korkunun insanın içinde hep var olan bir duygu olduğuna inanır. T. Hobbes için insan insanın kurdudur. Bu yüzden T. Hobbes, korkularımızı azaltmak ya da en azından daha güvenli yaşamak için devlete ve krala tüm hakkın devredilmesini tavsiye eder. Yani T. Hobbes insanlardan korkularına yenik düşmemek için güçlü olan kraldan ya da devletten koruma talep etmelerini salık verir.
 
Ancak T. Hobbes’un çözümü şiddeti ortadan kaldıran ya da azaltan bir şey olmaz bilakis şiddeti istikrarlı hale getiren bir yaklaşım olur. Devlet, şiddetin meşru hamisi aynı zamanda şiddetin tek nedenidir. Çünkü insanlar her türlü hakkı sözleşme ile devlete ve krala devretmiştir. Artık devlet, şiddetin tek meşru temsilcisi olmuştur.
 
Nitekim W. Benjamin de şiddetin bir sözleşme hali ya da devlet hali olduğunu düşünür. Çünkü W. Benjamin ‘Şiddetin Eleştirisi Üzerine’ adlı makalesinde şiddeti var eden şeyin devlet ve hukuk sistemi olduğunu iddia eder. W. Benjamin, bir anlamda T. Hobbes’un kötülük karşısında devlet güvencesi önerisini eleştirir, ancak şiddetin devlet ve sözleşme halinin paradoksal bir durum olduğunu da maalesef kabul eder. Çünkü W. Benjamin hukuku koruyan şeyin şiddet olduğunu ancak aynı zamanda onu tehdit eden şeyin de şiddet olduğunu kabul eder. Yani tavuk mu yumurtadan çıkar yoksa yumurta mı tavuktan çıkar tartışmasına bizleri hapseder. Bu yüzden buradan şiddetin akılcı bir antropolojisi çıkmaz.
 
Çıkmaz çünkü eksik o olan bir şey vardır o da şiddetin siyasi bir şiddete dayalı bir organizasyon olduğu gözden kaçırılır. Mutlu ve huzurlu birliktelikler ve siyasi ortaklıklar siyasi iktidarlar tarafından sürekli itibarsızlaştırılır. Çünkü siyasi iktidarlar kendi sürekliliklerini sağlamak için bir hurafe olarak şiddeti devreye sokarlar. İnsanın saf kötü olduğuna dair inancı siyasi bir organizasyonun bilinci haline getirirler.
 
Oysaki şiddetin sanılanın aksine mutlak bir şey olmadığı, şiddetin siyasi bir mesele olduğu gün gibi ortadadır. Ancak tespit bu kadar net bir şekilde ortada dururken insanların hala şiddeti ortadan kaldırmaya dair net bir cevap bulamamaları sadece bir hurafeden ibarettir.
 
Bu yüzden bugün insanlar, siyasi olarak yaratılan şiddetin yine siyasi olarak yok edilebileceğini pek inandırıcı bulmazlar. Sıradan insanlar şiddete karşı şiddetin meşru bir şey olduğuna inanırlar. Bu nedenle birçok insan gözlerini kırpmadan ülkesi için ya da kralı için savaşmayı soru sormadan kabul eder.
 
Ancak bütün bu iç karartıcı durumun mutlak bir siyaset yapma biçimi olmadığını biliyoruz. Şiddet sarmalından uzaklaşmanın yüzlerce örneğinin tarihsel olarak mümkün olduğunu da biliyoruz. Çünkü buna dair yüzlerce örneği hem tarihten hem de kendi yaşantımızdan kolayca çıkarabiliyoruz.
 
Bu anlamda Spinoza felsefesi şiddet ve siyaset bağlamında bize yol gösterici olabilir. Çünkü Spinoza şiddet karşısında doğal ve pozitif hukukçuların dışında başka bir şey bize sunar.
 
Spinoza korkunun siyasi iktidar ile çok sıkı fıkı bir ilişkisi olduğunu ‘Teolojik-Politik İnceleme’ adlı kitabında ayrıntısı ile inceler. Spinoza direkt şiddet konusunda söylemler geliştirmese de özellikle korku ve siyaset bağlamında geliştirdiği her şey şiddetin nedeni ile örtüşür.
 
Spinoza korkunun nedenini hurafeye bağlarken oldukça haklıdır. Çünkü siyasi iktidarların hurafeyi beslemesi, ötekine karşı şiddeti de besler. Korktuğumuz ya korkutulduğumuz şeyler karşısında akılcı değil duygusal davranmak hurafeye dayalı siyasi bir projedir.
 
Şiddet konusunda bu kadar zengin bir tarihe sahip devletler şiddeti ve savaş ortamını besler. Bu yüzden en büyük hurafenin devlet şiddetinin haklı şiddet olarak meşrulaştırması üzerine kurulduğunu görürüz.
 
Bunun arkasında kamusal şiddet kültürünün normalleştirilmesi vardır. Bundan dolayı insanlar bir kez olsun çevresinde olan şeylere kuşku ile bakamaz. Aklın en büyük marifeti olan kuşku şiddet konusunda tamamen buharlaşıp kaybolur.
 
Devletin kendi vatandaşına ya da başka birine karşı şiddeti meşrulaştırması bunun için de gerekirse binlerce ya da milyonlarca insanın ölmesine seyirci kalması popüler anlamda sıradanlaştırılır.
 
Geçen yüzyılda yaşanan, devlet eliyle işlenen suçların en ağır örnekleri siyasi iktidarlar tarafından insanın zaafları ile açıklanır. Yani devlet şiddetinin hurafeye dayandığı gerçeğinin üstü ustaca örtülür. Çünkü şüphe eden aklı kamusal olarak desteklemek yerine; şüphe etmeyen, devletine ve milletine iman eden duygusal otomatları desteklemek daha önemlidir.
 
Savaş ve şiddet filmleri, silah dükkânları, oyuncak silahlar hayatımızın vazgeçilmezleri arasına girer. Devlet sadece bunla da kalmaz daha da beter işler de yapar. Zorunlu askerlik adı altında milyonlarca erkeğe silah tutmasını, adam öldürmesini öğretir. Yani şiddetin meşruiyetini açık açık kurumsallaştırır. Bu kuruma her yıl deli gibi paralar akıtır. Güvenlik, yasayı ya da devleti koruyan, özgürlüğü korumayan bir hurafeye dönüşür. Devlet kendi eli ile şiddeti istikrarlaştırmak için elinden geleni yapar.
 
İşte şiddetin bu tarihsel inşası bugün de devam eder. İnsanlar özgür aklın kararı ile değil devletin yarattığı güvencesiz ortam altında sağlıklı düşünemez. Kendi geleceğine kendisi karar veremez. Çünkü ortada özgürlük ve eşitlik ilkesi yoktur.
Ancak bütün bu yaşananların insanlığın bir kaderi olduğunu düşünmek olsa olsa doğal ve pozitif hukukçuların bir çıkarsaması olur. Oysaki W. Benjamin’in belirttiği gibi şiddet paradoksal bir durum olmasının ötesinde, Spinozacı bir anlamda demokrasi ve özgürlük meselesidir. Çünkü bugün demokratik olmayan devletlerin amacının özgürlük değil korkuya dayalı güvenlik olduğunu görüyoruz.
 
Bu yüzden şiddetin ne olduğunu, şiddetin tarihselliğinin nerelere kadar uzandığını her zaman konuşmamız gerekiyor. Şiddetin insan doğasının bir parçası olduğunu, siyasi şiddetin de buradan kaynaklandığını iddia edenlerin şiddet konusunda hurafenin peşinden gittiklerini üstüne basa basa hatırlatmamız gerekiyor. Bunun için de özgürlükçü ve eşitlikçi bir siyasetin örneklerini gün yüzüne çıkarmalıyız. Çok uzaklara gitmemize gerek yok, çünkü mutluluk ve huzur kendi günlük hayatımız ile iç içe yaşıyor.
 
Her gün binlerce kez şiddetsiz bir biçimde doğayla ve insanla sürekli iletişim halindeyiz. Yeni insanlar tanıyoruz, onlarla yeni ortaklıklar kuruyoruz. Devlet bize öyle emrettiği için yapmıyoruz bütün bunları, aksine bizim doğamız mutluluk ve huzur için daha fazla çaba sarf ettiği için bütün bunları yapıyoruz. Yine devlet bize âşık olmamızı emrettiği için âşık olmuyoruz tersine biz kendimiz istediğimiz için âşık olabiliyoruz, âşık olduğumuz ya da sevdiğimiz kişilerle ortak yaşamlar kurabiliyoruz. Aslında bizler mutluluğu ve huzuru hayatımızın her alanında başarı ile örgütleyebiliyoruz.
 
Ancak bir hurafe olarak şiddetin bize unutturmaya çalıştığı şeyler işte bütün bu yaşadığımız iyi şeylerdir. Yaşadığımız iyi şeylerin; aşkın, dostluğun, cinselliğin ve ortak üretimin siyaset dışı ilan edilip yerine şiddetin konulmasıdır.
 

Etiketler:
Nefret