17/08/2013 | Yazar: Rahmi Öğdül

Misinalarımızı iktidar merkezinin tepesine değil, kıyıya attığımızda, olmadık şeyler arasında yatay bağlantılar kurarak neşeli tonlarla tınlayan titreşimli oluşlar haline geldiğimizde, ne gam kalacak ne de kasavet.

Balıkçılar bilirler, bir misinanın gamının nasıl alınacağını. Misina da gamlanır çünkü. Esneyerek kendi üzerine kıvrılır ve büklümler oluşur üzerinde. Dış dünyanın dokunuşlarına duyarsız hale gelir, dünya dokunsa umurunda değildir artık; kendi içine, üzerine kapanır bir anlamda. Hiçbir şey iletmez, iletemez; dış dünyanın dokunuşlarını bir kara delik gibi içinde soğurur, titreşmez olur ve suskunlaşır.

Bir misinanın gamını almanın yolları vardır. Misinanın bir ucu bir yere bağlanır ve olabildiğince gererek düzgün şekilde yeniden sarılır; esnekliği, büklümleri, burulmaları giderilir böylece. Gamı alınmış bir misina artık hayatın dokunuşlarına duyarlı hale gelmiştir. Balıkçı, suyun altında uzanan misinayı göremese de misinadan bedenine yayılan titreşimlerden anlar bir balığın oltaya çarpıp çarpmadığını. Misina, balıkçının bedeninden bir sinir gibi uzanır doğanın içine, doğanın kuvvetlerini bedenine anında aktaran iletken bir sinir gibi. Parmağının ucunda hisseder doğanın titreşimlerini. Tam bu anda balıkçının örümcekleştiğini söyleyebiliriz. Kördür örümcek ve bedeninin salgısıyla döşediği ağlarına takılan sineği titreşimlerinden algılar. En küçük bir dokunuş bile balıkçının ve örümceğin bedeninde duygulanımlar yaratır.

Balıkçılar, hele olta balıkçıları vakit buldukça kıyıya atarlar kendilerini; sorduğunuzda, oltayı ellerine aldıklarında ne gam ne de kasavet kaldığını söyleyeceklerdir size. Gamı alınmış bir misinayı parmağının ucunda hisseden bir balıkçının da gamı alınmıştır artık. Toplumda yitirdiği ilişkiselliği, titreşimleri suyun içinde uzanan sinir telinde yeniden duyumsadığından belki. İktidar, kendi aralarında kurabilecekleri, dolayımsız yatay bağları koparıp titreşimden yoksun bir ortam yarattığında insanların, kendi üzerlerine kapanarak büklümlü, burulmalı bir varlığa dönüşmeleri kaçınılmaz. Kendi aramızda döşediğimiz yatay iplikleri birer birer koparan iktidar, ipliklerin uçlarını kendi elinde tutmak ve iktidarın haşmetiyle titrememizi istiyor sadece. Gamlı baykuşlara dönüşmek iktidarın işine geliyor çünkü. Kederli varlıklar olarak kolayca teslim oluyoruz iktidarın buyruklarına. İktidarını kederli, gamlı özler üzerinde kuruyor. Dolayısıyla, iktidara rağmen, duyarlı ve titreşimli oluşlar haline gelmek için balıkçının misinası ya da örümceğin ağı gibi doğaya ve topluma uzatmalıyız sinir tellerimizi.

Sartre’ın dediği gibi öz değil, varoluş önce gelir. Ya da Fransız tarihçi ve bilim felsefecisi Michel Serres’in deyişiyle, “İlişkiler varlıktan önce gelir”. Dolayısıyla iktidarın varlıkbilimine değil, bir bağlantı-bilimine (desmoloji) ihtiyacımız olduğunu belirtiyor Serres. İktidar sabitlediği, ilişkisiz özlerle kendi iktidarını kurarken, bizim yatay ilişkilerle, doğaya ve topluma uzanan sinir tellerimizle titreşimli, bağlantılı oluşlar haline gelmekten başka çaremiz yok, eğer hayatın dokunuşlarını duyumsamak istiyorsak. Her birimiz birer bağlantı-bilim uzmanı olduğumuzda, iktidarın hiyerarşik kulelerinin alaşağı edileceğini göreceğiz.

Yunanca bağlantı anlamına gelen ‘desmos’ sözcüğünden türetilmiş böyle bir bilim hâlihazırda tıp alanında mevcut; desmoloji, bedenin eklemlerini, organlarını birbirine bağlayan ligamentleri (bağları) konu edinmiş bir bilim dalı. Bağlantı-bilimini doğaya ve topluma taşıdığımızda, farklı insanlar, farklı nesneler, sağduyunun ilişkilendirmekte zorlandığı şeyler arasında olmadık ilişkiler, bağlantılar kurduğumuzda, emin olun, hayat şimdi olduğundan başka bir şeye evrilecek.

‘Bir insanın gamı nasıl alınır?’ sorusunun yanıtı desmolojide saklı. Misinalarımızı iktidar merkezinin tepesine değil, kıyıya attığımızda, olmadık şeyler arasında yatay bağlantılar kurarak neşeli tonlarla tınlayan titreşimli oluşlar haline geldiğimizde, ne gam kalacak ne de kasavet.


Etiketler: