09/09/2012 | Yazar: Ali Erol

Özellikle Batı’da ‘gey gururu’nun beraberinde getirdiği rehavet ortamına karşı mücadeleye yeniden çağrının ayakları yere basıyordu çünkü homofobi ortadan kalkmadığı gibi yeni formlarıyla, küresel bir mesele olarak da eşcinsel hareketin gündemine giriyordu.

Özellikle Batı’da “gey gururu”nun beraberinde getirdiği rehavet ortamına karşı mücadeleye yeniden çağrının ayakları yere basıyordu çünkü homofobi ortadan kalkmadığı gibi yeni formlarıyla, küresel bir mesele olarak da eşcinsel hareketin gündemine giriyordu.

“Eşcinsellerin kurtuluşu, heteroseksüelleri de özgürleştirecektir!” politik uyaranı başlangıçta çok az çevrede, biraz anarşizan biraz feminizan yaklaşımlarda karşılık bulmuştu. Bugün ise daha iyimseriz. Akademide, akademi dışında, politik yapılarda, inkâr çoktan geride kaldı.

Travesti ve transseksüeller, saldırıları geleneksel reaksiyonlarla savuşturamayacaklarını yaşayarak tecrübe ettiler. Bu tecrübelerin sonunda travesti ve transseksüeller kendi öz örgütlerini yarattılar. “Eşcinsel ve travesti cinayetleri politik cinayetlerdir. Katilleri biliyoruz!” uyarısının ardından bugün, “Travestiyiz, burdayız, alışın!” aşamasına gelindi.
 
Eşcinsellerin ihtiyaçları çok fazla. Öncelikle hayatta kalma hakkının sağlanmasından, sosyal, kültürel ve politik hakların kazanılmasına kadar mücadelede uygun her kanal kullanılabilir. Mücadele sürecinde eşcinseller olarak kendimize açtığımız hayat alanlarını doğrudan eyleyerek ve hiçbir aşamada geri adım atmayarak açtık. Pekala yasal bir güvenlik şemsiyesine sahip olmak da istiyoruz. Çok kanallı bir mücadeleden kimseye bir zarar gelmeyecektir, tam tersine özgürlük alanlarını daha da genişletebilir.
 
BirGün gazetesinden Gökhan Gençay’ın yaptığı bu söyleşi, “Eşcinsellerin kurtuluşu, heteroseksüelleri de özgürleştirecektir” başlığıyla önce gazetede, ardından 10 Nisan 2007 tarihinde gazetenin internet sitesinde yayınlandı.
 
Yaşadığımız topraklardaki eşcinsel özgürlük mücadelesinin en önemli bileşenlerinden olan Kaos GL, güncel toplumsal atmosferin boğucu baskısına rağmen mütevazı ve kararlı biçimde faaliyetlerine devam ediyor. Eşcinsel yönelimini açıklamanın bile ciddi sansasyonlar yarattığı zamanlardan günümüze, kolektif üretimlerinin toplumsal alanda dolaşıma girebilmesini olanaklı kılan nitelikli bir alternatif yayın misyonunu yüklenirken bir yandan da çeşitli baskı ve ayrımcılıklara karşı umut veren bir duruşun öznesi durumundalar. Şu günlerde geçtiğimiz sene ilkini düzenledikleri Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma’nın ikincisini örgütleme çalışmasıyla meşguller. Mikro faşizmin gündelik hayatımızda yükselen saldırganlığına karşı özgürleşme ekseninde var edilen mevzilerden birinin emekçisi konumundaki, Kaos GL dergisinin genel yayın yönetmeni Ali Erol’la, gündemleri ve homofobik ayrımcılık zehirine karşı olası panzehirler üzerine konuştuk...
 
Anti-homofobi buluşması nasıl örgütlendi, bileşenleri ve muhatapları kimlerdir? Kaos GL bu sürecin hayata geçirilmesinde hangi çerçeveyi baz alıyor?
 
Uluslararası Homofobi Karşıtlığı Günü cinsiyet seçimi veya cinsel yönelimlerle ilgili tüm fiziksel, ahlaki veya sembolik şiddetlere karşı eylem ve karşı durma günüdür. İnsanların eşitliği için mücadele eden tüm girişimlere ilham ve destek vererek, hepsiyle koordinasyon içinde olmayı amaçlamaktadır.
 
Homofobi Karşıtı Buluşmanın bu yıl ikincisini düzenliyoruz. Uluslararası Homofobi Karşıtı Gün olarak anılan 17 Mayıs, Dünya Sağlık Örgütü’nün eşcinselliği, hastalıklar listesinden çıkardığı tarihe işaret ediyor. Henüz yeni bir girişim olmakla birlikte küresel ölçekte eşcinsel hareketten kabul gördü ve sahiplenildi. Özellikle Batı’da "gey gururu"nun beraberinde getirdiği rehavet ortamına karşı mücadeleye yeniden çağrının ayakları yere basıyordu çünkü homofobi ortadan kalkmadığı gibi yeni formlarıyla, küresel bir mesele olarak da eşcinsel hareketin gündemine giriyordu.
 
Hayatın her alanında homofobik tutum ve davranışlarla karşı karşıya kalmamız anti-homofobi buluşmasını örgütlemede hareket noktamız oldu. Homofobi probleminin sadece gey-lezbiyenlerin değil aynı zamanda heteroseksüel kadın ve erkeklerin de meselesi olduğunu düşünüyoruz. Homofobinin küresel bir mesele olduğunu biliyoruz. Bu gerçekten hareketle Ortadoğu, Balkanlar, Avrupa ve Dünyanın her bölgesindeki geylerin ve lezbiyenlerin homofobiye karşı mücadele deneyimlerini öğrenmek ve paylaşmak istiyoruz.
 
Daha önce gerçekleştirdiğimiz "Lezbiyen ve Geylerin Sorunları" sempozyumumuzdan farklı olarak Homofobi Karşıtı Buluşmayı orta vadede uluslararası bir gökkuşağı festivaline dönüştürmeyi hedefliyoruz. Homofobi karşıtı buluşmanın ilki 2006 mayısında olsa da sürecin başlaması, fikrin netleşerek olgunlaşması epey önceye gidiyor. Konu dışı bir örnek verecek olursak, bir dönüm noktası olan "açık" 1 Mayıs süreci de böyledir. Zaten 1 Mayıslara katılıyorduk, anarşistlerle birlikte gey-lezbiyen kurtuluşuna dair ve homofobi karşıtı sloganlarla "kitle"ye uyaranlar gönderiyorduk. Ardından 10 kişilik bir grupla pankartsız ama "açık" bir denemede bulunduk. Bilindiği gibi sürecin sonunda 20011 Mayısına gelindi...
Homofobik tutum ve uygulamaların -gerek muktedirler gerekse de toplumsal planda- yaşadığımız topraklardaki somut görüngülerinin arkeolojisini yapabilir misiniz?
 
Türkiye’nin yüzünü Batı’ya döndüğü Osmanlı’nın son dönemi aynı zamanda Batı’da dinin yaptırım gücünün geride kalması ve yerini bilim ve kanun aracılığıyla homofobinin kurumsallaştığı dönem olarak karşımıza çıkıyor.
 
Daha Erbakan doğmadan çok önce bu topraklara Batı’dan "homoseksüellik" değil ama homofobi gelmişti! Cumhuriyet dönemiyle birlikte de homofobik tutum ve uygulamalar politik arenada kurumsallaşıyor. Homofobinin kurumsallaşması eşcinselleri görünmez kılıyor.
 
Eşcinsellik realitesi, bürokratik seçkinler arasından kovuluyor; sosyal, kamusal alanlarda telaffuz edilmemeye başlanıyor. Eşcinsel, günümüze kadar süren, suçu olmayan suçlu konumuna itiliyor. Görünmezlik ablukasıyla kuşatılan eşcinseller sosyal ve kültürel hayattan tümüyle dışlanıyorlar. Karanlık park köşelerine, kıyıda köşede kalmış bir iki hamama hapsedilen hayatlar, ahlâksız, hasta ve sapkın diye damgalanıyor. Yüzünü Batı’ya dönmüş Türkiye’de, hem sosyal hem politik alanı kaplayacak şekilde, eşcinsellerin payına düşenin homofobi olduğunu söyleyebiliriz.
 
Günümüzde özellikle yasalarda eşitlik ve bir güvenlik şemsiyesinin bulunmuyor olması eşcinsel bireylerin kendilerini ifade etmelerini engellediği gibi yaşam hakkını da tehlikeye sokabiliyor. Sosyal kültürel hayatlar, ilişkiler değişirken yasalar aynı paralelde ilerlemedi henüz. Meclis tarihinde ilk kez eşcinsellere, görünür gerçek eşcinsellere kapılarını açtı; dinledi ama henüz kaale almadı... Ayrımcılık, Türkiye’de yasal açıdan suç teşkil ediyor. Cinsel yönelim ayrımcılığının da suç olarak tanımlanmasını istiyoruz ama talebimiz karşılık bulmuyor. Eşcinsel davranış Türkiye’de suç değil ama örneğin eşcinsel bir öğretmen meslekten atılabiliyor.
 
Çalışma hayatında cinsel yönelim ayrımcılığı görünmez bir şiddet olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye’de psikiyatri eşcinselliği bilimsel ve akademik bağlamda hastalık olarak görmese de pek çok uzman ve klinik hâlâ kendilerine aileleri veya kurumları tarafından zorla getirilen eşcinsel bireyleri "tedavi" etmeye ve dönüştürmeye kalkabiliyorlar. Askeriye ise Türkiye’nin en güçlü ve söz sahibi kurumu olarak zaten kimseye fikir sormuyor ve işin en doğrusunu ben bilirim diye yoluna devam ediyor. Eşcinsel subaylar, askeri ceza kanununun 153. maddesine göre, "gayri tabiî mukarenet", doğal olmayan ilişki nitelemesiyle işten atılıyorlar ve haklarını arayamıyorlar. Askeri psikiyatri hâlâ 1973’ten kalan ve dünyanın terk ettiği uygulamalarla, eşcinselliği, hastalık olarak görüyor.
 
Mevcut yasaların eşcinsellerin aleyhine yorumlanması özellikle gey cinayetlerinde "ağır tahrik" indirimi adı altında doğrudan gösterilen homofobik uygulamalar eşcinsellerin yaşam hakkına yönelik saldırıları cesaretlendirebiliyor.
 
Cinsel yönelimler ekseninde süregiden ayrımcılığın temel belirleyicisi psikolojik kökenli midir, bu saldırgan ayrımcılığın sosyo-ekonomik bir altyapısı da mevcut mu?
 
Ayrımcılığa varan homofobik tutum ve davranışlar önceleri diğer akıl dışı korkular gibi psikolojik kökenleri üzerinden tanımlanmış. Homofobi, bir tür ırkçılık olan heteroseksizmin ideolojisidir ve sosyal kültürel süreçte kurulur. Eşcinsellere yönelik sadece bireysel bir korku olarak tanımlamak doğru değildir. Heteroseksüel olmayan cinsel yönelimlerden insanlara karşı şiddete varan uygulamalar her şeyden önce erkek egemenliğinin korunmasını hedefler.
 
Mevcut ideolojiyi muhafaza etmeye kararlı sağ ideolojileri aşan homofobi, sistemi aşmayı hedeflese de farklı olana önyargılı, egemenlik ilişkilerinin doğal olduğunu düşünen, hiyerarşiye karşı durmayan zihniyetlerce de üretilecektir.
Eşcinselliğin bir hakaret ve küfür mahiyetinde kullanıldığı bir toplumsal zihniyetin hâkim olduğu atmosferde ’özgürleşme’ perspektifi hangi halkaları öncelikli olarak gündemine almalıdır? Eşcinsel özgürlük mücadelesi baskı grubu/lobicilik anlayışıyla mı yoksa kolektif bir doğrudan eylemin öznesi olarak mı kendine alan açacaktır?
 
Eşcinsel özgürlük mücadelesi bu topraklarda hayatın içinde, sıradan adımlarla başladı. 1990’ların ilk yarısına kadar gidebiliriz. Sorgulamalarımıza öncelikle kendi eşcinselliklerimiz üzerinden başladık. Kadın kadına ve erkek erkeğe yaşamak istiyorduk ve haliyle yaşadığımız toplumun normlarıyla çatışmalarımız oluyordu. Türkiye’de eşcinsel mücadelenin ana bileşenlerinden biri olan Kaos GL ile birlikte eşcinseller olarak kendi söz hakkımızı doğrudan kullanmak için ortaya çıktık. Günlük hayatın içinde, parklarda, barlarda, kampuslerde karşılaşan ve birbirini bulan çoğumuz öğrenci ve işçi genç eşcinsellerdik. Düzenli ev toplantıları yapıyorduk. Toplumun eşcinseller açısından da dönüşebileceğine inanıyorduk. Sistem eşcinsellerin özgüvenlerini gasp ettiğinden, bizden önce örnek alınacak bir tecrübenin yaşanmamasından ötürü ’gey camiasında bir şey olmaz’ gibi bir anlayış yaygındı. Bu yüzden biz, sembolik ve politik anlamıyla mücadeleye damgasını vuran derginin ilk sayısını çıkarttıktan sonra gece gündüz demeden çalışarak her ay derginin birkaç kitapçıda olmasını, elden ve postayla insanlara ulaştırılmasını sağlamaya çalıştık. İstersek bir şeylerin değişebileceğini, dönüşebileceğini göstermek için ve bunu ürettiğimiz sözle yapmaya paralel bu sözü hayata geçirme anlamında da buna dikkat ettik. İnsan hakları kuruluşlarına bile derdimizi başlangıçta anlatamadık. Herkesin öncelikler sıralamasında bir türlü listeye giremiyorduk. Söz konusu olan kendi hayatlarımızdı ve deneye yanıla, düşe kalka varoluşlarımızı yarattığımız gibi örgütlenmemizi de tabandan ve sıfırdan yaratmak durumunda kaldık. Özgürlük mücadelemiz için elbette politik ve sezgisel hareket noktalarımız da vardı ama asıl olarak tabandan ve sıfırdan kalkışmamız maddi bir zorunluluktan kaynaklanıyordu. Eşcinsellerin ihtiyaçları çok fazla. Öncelikle hayatta kalma hakkının sağlanmasından, sosyal, kültürel ve politik hakların kazanılmasına kadar mücadelede uygun her kanal kullanılabilir. On yılı aşan bir mücadele sürecinde eşcinseller olarak kendimize açtığımız hayat alanlarını doğrudan eyleyerek ve hiçbir aşamada geri adım atmayarak açtık. Pekala yasal bir güvenlik şemsiyesine sahip olmak da istiyoruz. Çok kanallı bir mücadeleden kimseye bir zarar gelmeyecektir, tam tersine özgürlük alanlarını daha da genişletebilir.
 
Ankara’da, Bursa’da gerçekleşen transseksüellere yönelik ölümcül saldırıların ve bu kesimin sosyal örgütlenmelerinin kamusal alanda görünürlüğünü engelleme çabalarının önüne geçebilmek için hangi adımları atmak gerekiyor? Bu bağlamda gündelik yaşamda faşizme karşı direnişte eşcinsellerin ittifak güçleri kimlerdir, bu ittifak güçleri üzerlerine düşen sorumluluğu somutta gösterebilmişler midir?
 
Travesti ve transseksüeller, tüm bu saldırıları geleneksel reaksiyonlarla savuşturamayacaklarını yaşayarak tecrübe ettiler aslında. Bu tecrübelerin sonunda travesti ve transseksüeller kendi öz örgütlerini yarattılar.
 
Özellikle Ankara’da kurulan Pembe Hayat Derneği ile yeni bir sürece girildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Eşcinsellerin kararlılığı, geri dönülmez bir adımla sosyal ve kamusal alanda görünür olma mücadelesiyle son on yıldır bu alanda biraz yol alındı. Her kesimin kendi sorununa sahip çıkması ve takip etmesiyle, memlekette bunca mesele varken siz de nerden çıktınız diyen sosyal, politik çevrelerin itirazı bugün pek de karşılık bulmuyor. Elbette resmi güçler sanki hiçbir şey değişmiyormuş gibi hep itiraz edecek, artık kendilerinin bile inanmadığı sahte bütünü koruma adına engelleyici ve baskılayıcı tavrına devam etmek isteyecektir. Günümüzde eşcinsel ve travestilere resmi güçlerden gelen şiddetin en aza indiğini söylemek mümkün; bununla birlikte lümpen çetelerin “sivil” saldırılarına göz yuman zihniyete, travesti-transseksüel örgütlülüğünün kararlı takibi sonucunda çeteleri yakalayan yaklaşımın hangisinin devamının geleceğini de aynı netlikte söyleyebilmek pek mümkün gözükmüyor.
“Eşcinsel ve travesti cinayetleri politik cinayetlerdir. Katilleri biliyoruz!” uyarısının ardından bugün, “Travestiyiz, burdayız, alışın!” aşamasına gelindi. “Eşcinsellerin kurtuluşu, heteroseksüelleri de özgürleştirecektir!” politik uyaranı başlangıçta çok çok az çevrede, biraz anarşizan biraz feminizan yaklaşımlarda karşılık bulmuştu. Bugün ise daha iyimseriz. Akademide, akademi dışında, politik yapılarda, inkâr çoktan geride kaldı. Hrant Dink’i öldürenler fırsat bulsalar bu topraklardan eşcinselleri ve travestileri de temizlemek isteyeceklerdir. Artık herkes biliyor olmalı bunun bir sıralamadan ibaret olduğunu. Bu durumda faşizmin farklı olana tahammülsüzlüğüne, hiyerarşiyi ve üstünlük ilişkilerini yüceltmesine karşı gocunmadan, kibre kapılmadan yan yana gelinebilmeli ve birlikte özgürleşmeye açık olunmalı. Misal feminizm başlangıçta, zorunlu heteroseksüelliği sorgulamadan kadınların kurtuluşunun mümkün olacağını düşünüyordu ama bugün eşcinsellerin kadın hareketine dair bir kuşkusu bulunmuyor. Diğer politik kesimler de “aman kameralar önünde bir tatsızlık çıkmasın” sırıtışını CHP ile AKP’ye bırakıp kendilerini daha fazla sorgulamalılar ve geçişime açık olmalılar.
 
 
İlgili söyleşiler:
 
“Hayatın her alanını istiyoruz”
 
“Muhalefet homofobiyle yüzleşmeli”
 
“Anadolu’nun Son Tutsaklarıyız”
 
“Gey her zaman yoktu. Her zaman olan eşcinsellikti!”
 
Birbirimizi Güçlendirmek Hepimize İyi Geliyordu!
 
Siyahî Dergisinden Söyleşi
 
“Kaos GL Politikası, Mücadelesi ve Sorunları”
 
“Toplumdaki Krizlerden Eşcinseller Muaf Değil”
 

 


Etiketler:
Telegram