10/01/2012 | Yazar: Erdal Partog

Bu çıkmaz sokaktan çıkmak için yasadan insana değil insandan yasaya gitmek herkes için hayırlı olacaktır.

Erdal Partog | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Erdal Partog
İnsanlık tarihinin en açmaz sorunlarından biri insanların kendilerini tam, olmuş bitmiş varlıklar olarak hissetmeleridir. İnsanlar, kendileri hakkındaki bu ontolojik kanı ile de yetinmez, doğayı da sonlu ve kapalı bir yapı olarak düşünür. Böylece tamlık siyasi ve bilimsel anlamda sonsuz olmayan, sınırları çizilmiş bir ilkeye dönüşür.
 
Bu anlayış ilk insan konusunda ileri sürülen Âdem ve Havva anlatısına kadar gider. İlk tamlık Allah’ın bir olmasıdır. Bununla beraber Allah’ın yasalarıdır. Ancak bu birliği ve yasaları ihlal eden Âdem ve Havva olacaktır. Çünkü gerçekte Âdem ve Havva ideal yaşamın formları olarak doğada vardır. Doğada var olan her şey de türevlidir. Yani her şey sonlu bir sonsuz içinde yürür. Bu nedenle Âdem ve Havva yasak olanı ihlal edene kadar saf form olarak kabul edilir. Gerçekte ise Âdem ve Havva saf değil değişen dönüşen canlı form özelliklerine sahiptir. Bu yüzden Âdem ve Havva doğa ile somut iletişime girdiğinde bu saflık eksik bir oluşa dönüşür. Âdem ve Havva’nın bu eylemi saf olma halinin ihlalidir. Spinoza da bu ihlali kanımca böyle okur.
 
‘Âdem söz konusu vahyi sonsuz ve zorunlu bir gerçek olarak değil, ama bir yasa olarak algıladı. Bir başka değişle onu, gerçekleştirilen eylemin tabiatı ve zorunluluğu yüzünden değil, ama herhangi bir hükümdar yalnızca canı öyle istediği ve mutlak hâkim olduğu için, bedeli yarar ya da zarar olan, koyulmuş bir kural biçiminde algıladı.’
 
Spinoza’nın Âdem ve Havva okuması yasa ve hükümdar ötesindeki gerçekliği ifade eder. Kötülük ve iyilik saf, birbirinden ayrı değil birden fazla değişkene sahip eksik ama bütüncül varoluşlardır. Sonsuz ve zorunlu olan şey yasaya önceldir. Sonlu varlıklar sonsuz türevlere açıktır. Sonsuz türevsel varoluşlar, yasaları ve tamlıkları hep ihlal eden öncel eylemliliklerdir.
 
Tam bir elmayı ısırmak ve elmayı eksik bırakmak, elmanın kötü olduğu önermesini yasadan dolayı reddetmektir. Yasanın saflığını unutmak insanın kusursuz ve tam olduğu yasasını çiğnemektir.
 
Dinler için kusursuzluk tanrıya ve yasalara sadık kalmaktır. Tanrının birliğine ve yasalarına harfiyen uymaktır. Bu durum kusursuz ideal bir dünyanın kendi içine kapanmış halidir. Bilincin ve onun yasalarının doğa kanunlarının üzerinde tutulmasıdır. Doğanın soyutlanması ve soyutlamanın insan zihinde yabancılaşarak insana geri dönmesidir. İşte bu soyutlamalardan biri de yasak meyvedir. Yasak meyve yasanın sembolü elmanın kötülükteki tamlığı ile özdeştir. Çünkü kötülüğün tamlığı bir hükümdür. Bu hükmün gerekçeleri insan doğasının diyalektik ilişkisinden doğan gerekçelerle değil Tanrı’nın yasalarına itaati ile kanıtlanır. Elmayı yiyen Âdem ve Havva, kötülüğün ne olduğunu bilmeden elmayı yemiştir. Yani yasanın bütününü eksiltmişlerdir.
 
Bundan dolayı insanlar kendini sürekli eksilterek tamamlayan bir diyalektiğe sahiptir. Bu diyalektik erdemli olmanın da aracıdır. İnsan her eyleminde tamlığa eriştiğini zannettiği anda dışarıda bıraktığı bir eksik ile yüzleşir. Bu eksik insan doğasının çoklu göreceliğinden kaynaklanır.
 
Çünkü insan için erdem doğruyu ve iyiyi aramaktır. Âdem ve Havva için de doğruyu ve iyiyi aramak yasadan önce gelir. Öncel olan iyi, yaşamın temeli olan ihtiyaçların giderilmesi ve insanın var olma direncidir. Bundan dolayı Âdem ve Havva’nın yasak meyve ile olan ilişkisi oldukça sıradandır. Bu ilişki biten sonlu bir ilişki biçimi de değildir.
 
Her nesne doğası gereği eksik olduğu için kendisinden başkasına sürekli eksilen olarak geçer. Bir anlamda bu değişim de hep eksik olmayla özdeştir. Değişime kendini kapatan bir toplum ya da kişi değişimi görmez, kendisini tam kabul eder. Bu ontolojik bir tamlıktır. Varlıksal bir tamlık değildir. Aklın karar kıldığı bir gerçekliktir. Ancak akılın gerçekliği aklın soyutlama becerisinin ötesinde bir anlama da sahip değildir. Değişim hep eksilen bir süreci barındırır.
 
Bebek bir eksikliktir. Sperm ve yumurtanın kendi kimliklerini kaybetmesi yeni bir yapıya dönmesidir. Çünkü bebek formu sperm ve yumurtanın var olmadığı haldir. Bu anlamda sperm ve yumurta bebek formu karşısında olmayan şeydir.
 
Ölüm ise yaşam formunun eksikliğidir. Bu eksiklik hali doğanın bir döngüsüdür. Ancak bu döngüde irade yaşamdan yanadır. Ölüm ve yaşam birbirinin türevidir.
 
İlk din ve devlet yasaları tamlık üzerine kurulan hükümler olmaları dolaysıyla eksik bir evrimin doğasına ters düşmüşlerdir. İnsanlık evriminin hep eksik olması onun kaderinden çok onun diyalektik doğasının bir göstergesi olabileceği göz ardı edilmiştir. Bundan dolayı kendini ontolojik tamlık ile yücelten sistemler ya da kişiler hep siyaset sahnesinde eksik olana karşı tamlık kibri göstermişlerdir. Üstünlük ve arîlik de bu duygudan kaynaklanmıştır.
 
Yeri ve göğü yaratmak bir tamlık değildir. Sadece yokluğun var edilmesidir. Hem yokluk hem de varlık birbirlerinin türevleridir. Tamlık ideolojisi ise bir yanılsamadır. Ontolojik siyasi negatif bir yanılsamadır. Bu yanılsamadan dolayı tamlık mutsuzluğumuzun da öncelidir.
 
Vatandaşları adına karar veren bir başbakan ya da ailesi adına karar veren bir baba hep eksik olana karşı tamlığın safındadırlar. Bu yüzden iktidar eksik olmayan ontolojik çıkarsamadır. Tam olan şey sadece insanın değişen ve dönüşen yapısının bir evresidir. Ancak birçokları eksik olana yabancılaşır tam olanı normalleştirir. Tam olan bir yasaya ya da kendi kralına bağlıyken eksik olan birden çok şeye bağlıdır. Bu bağımlılık var olmak açısından bir güç kaybı değildir. Bu bağımlılık insanın yapabilme kapasitesini gösterir.
 
Eksik olan iyi ve doğru olanı arar ve hiçbir zaman da tam olana erişemez. Çünkü aradığı şey eksik olan insan ve doğa diyalektiğidir. İyi, kötü karşısında eksik bir kavramdır. O zaman iyiyi aramak biten tamamlanan bir süreç değildir.
 
Ancak iktidar sahipleri tam olmanın peşindedirler. Bir kral ya da bir başbakan tam bir devletin tam bir despotuna dönüşebiliyor. Kendilerini her şeyin başı ve sonu olarak görebiliyor. Bir anlamda bu siyaset dili şiddet krizinin de başlangıcı oluyor.
 
Eksik kalan kral ve başbakan ise hep arayış içindedir. Eksik süreçleri tamamlamak değil dönüştürme umudunu taşır. Bu süreç umut arayışının sönümlemediği bir oluş sürecidir. Kimileri bu umudu sonuna kadar sürdürür ve şimdinin eksikliklerini bir zenginlik olarak görür.
 
Ancak halen ulus devletler kendi ideolojilerinin tamlığından dolayı eksik olana acı çektirmeye devam ediyor. Türkiye Cumhuriyeti de bir ulus devlet olarak saf bir devlet olduğunu ve bu saflığın da yasalardan ibaret olduğunu düşünmeye devam ediyor. Devletin ve yasaların insanın var olma gücüne öncel olduğuna inanılıyor. Yani soyutlamanın bir yabancılaşma olarak geri dönüşüne şahit oluyoruz. Türklük değişmez ve dönüşmez bir gerçeklik oluyor.
 
Çünkü bir spermden ve yumurtadan olan bebek bir yetişkinden eksiktir. Kendi öncelinden aynı şekilde Türklük de eksiktir. Bu yüzden kimlik hep eksik tarihine düşmandır.
 
Eksik olanın yaratıcılığı, saf olanı yerinden etmeye devam ediyor. Ancak bugün hâlâ saf olana meyleden siyasetçiler yenilmekten hiç ders almıyor. Hâlâ yasalara bağlı olarak Türklük, Kürtlük’e öncel kabul ediliyor. Bu yüzden Âdem ve Havva gibi Kürtler de yasağın gerekçesini bilmediği için devlet yasası yeniden ihlal ediyor.
 
Âdem ve Havva bir yasa gereği nasıl tanrının huzurundan kovuldularsa aynı şekilde binlerce yıl sonra Kürtler de Türkiye Cumhuriyeti yasalarının gereği olarak huzurdan kovulabilirler. Ancak bu yasa ve hükmün, siyasi olarak iyiyi ve güzeli önceleyen bir insan doğasını siyasi olarak hedefleyip hedeflemediğini açıkça konuşmalıyız.
 
İyi ve kötü, eksik ve bütün bir doğa ilişkisinde bir bütünlüğe sahipken, iyi ve kötü kavramlarını yasanın bir sonucu gibi göstermek siyasi yanancılaşmanın doruk noktasıdır. Bu çıkmaz sokaktan çıkmak için yasadan insana değil insandan yasaya gitmek herkes için hayırlı olacaktır.
 
Ancak iş dönüp dolaşıp yine siyasilerin vicdanına kalıyor. Tarihsel olarak tam ve saf olma sevdası insanlığa çok zarar vermiştir. Bundan dolayı yasaları bir yana bırakıp insanın yaratıcı ve dönüştürücü yanına odaklanmalıyız. Bunun için de tüm önyargılardan ve yasalardan arınmalıyız. Siyaseti iyinin ve güzelin aracı olarak kullanabilmeliyiz. Çünkü vicdan iyi ve güzelin yabancılaşmayan halidir.

Etiketler:
Nefret