09/11/2012 | Yazar: Erdal Partog

Allah’ı, Peygamberi, Atatürk’ü sevme rejimi, diğer insanları da sevmeye zorlayınca artık siyasi iktidarın kimliği ötekini ezen ona biçim vermeye çalışan bir kimliğe dönüşür.

Erdal Partog | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Erdal Partog
İnsanlık tarihinde insanları peşinden sürüklemiş birçok peygamber, düşünür ve devlet adamı vardır. Bunların hepsi de belli bir toplumsal kesimin duygularına ve düşüncelerine hitap etmiş ve insanları peşlerinden sürüklemiştir.
 
Ancak bu kişiler insanlar için yeryüzünde sonuz huzuru ve barışı tesis edememiştir. Her ne kadar tarihte başarılı bazı uygulamalar görsek de çoğu zaman huzur ve barış; zaman, mekân ve beli bir toplumsal sınıf ile sınırlı kalmış, süreklilik arz etmemiştir.
 
Çünkü insanın kendisi ve doğası üzerindeki gücü her zaman bir kişinin ya da bir ideolojinin iktidarından daha etkin olmuştur. İnsanlık tarihinde rol oynamış birçok lider ya da ona inanan sonraki nesiller bu siyasi ve felsefi gerçeği görmek istememiştir. Bundan dolayı da bir yanılsama olan düşünce sistemleri ve ideolojiler insanlara zorla sevdirilmeye çalışılmıştır. Düşünce sitemleri ve ideolojiler zamanı ve mekânı, buna bağlı olarak insanlığı hâkimiyeti altına alma sevdasına körü körüne bağlanmıştır. Devlet kişileri ve ideolojileri kendi halkına zorla sevdirmek için her yolu denemiştir. Kişileri ve ideolojileri sevmek devleti sevmek anlamına gelmiştir.
 
Bu anlamda ilahi dinler ve onun önderleri sevgi konusunda en büyük ideolojik sistemleri geliştirmiştir. Ancak bu sistemler zaman ve mekân bağlamını aşamamıştır. Sıkça Müslümanlarca örnek verilen Hz. Muhammed dönemi de kendi mekânını ve zamanını aşamamıştır. Bu dönem Müslüman toplumu için hayalî bir dönem olarak hafızalarda yer etmiştir.
 
Çünkü Hz Muhammed döneminden sonra İslam toplumları günümüze kadar barışı ve huzuru elde edememiş, barışı ve huzuru Hz Muhammed’in kişiliğinde ve Kuran-ı Kerim’in yazılı yasalarında bulmuştur. Barış ve huzur siyasi bir sistem üzerine değil ruhani bir inanma pratiğine dönüşmüştür. Hz. Muhammed’i sevmek ve İslam’a inanmak huzurun ve barışın zihinlerdeki ütopya karşılığı olmuştur. Böylece huzur, barış, adalet, eşitlik ve mutluluk bir dinin inanlarının dünya anlayışı ile sınırlandırılmıştır.
 
Lenin’in de sosyalizm üzerinden kendi mekânının ve zamanın dışına çıkamayan bir ütopya yaratmıştır. Ancak bu ütopya da çok uzun yaşayamamıştır. Stalin ile bu ütopya adeta bir kâbusa dönüşmüş insanların huzuru ve mutluluğu devrimin yasası olarak ilkeleştirilmiştir. İnsanların nasıl huzurlu ve mutlu olacağı adeta bir reçeteyle uygulanmaya çalışılmıştır. Lenin’i ve Stalin’i sevmek huzuru ve mutluluğu sevmek anlamına gelmiştir.
 
Bütün bu zorunlu sevme rejimleri her ne kadar kendi alanlarında iddialı olsalar da ne Hz Muhammed’in ne İsa’nın ne Marx’ın, ne de Atatürk’ün düşünceleri yeryüzünde tek başına insanlara hâkim olamamıştır. Sınırları ve keskin köşeleri olan bu tarz düşünceler her ne kadar bazı insanlar üzerinde etkili olsalar da bu kişilerin görüşleri insanlar için yasanın ötesinde bir anlama sahip olmamıştır. Bu düşünceler yasa olmanın doğası gereği insanlık tarafından sürekli ihlal edilmiştir. Yasanın hükmü huzur, adalet, barış, eşitlik ve mutluluk gibi ucu açık değerleri çerçeveleyebilecek güce hiçbir zaman sahip olamamıştır.
 
Çünkü bu tarz yaklaşımların felsefi ve siyasi bir sorunu küçük görmek ve ona biçim vermek gibi büyük problemleri olmuştur. Bu problemlerin genel adı insanlar için iyiyi ve doğruyu ölçen cetvel olmuştur.  
 
Bu bağlamda iyinin ve güzelin ne olduğunu ortaya atan kişilerin ya da ideolojilerin sayısının-Hz Muhammed, İsa, Marx, Atatürk; İslam, Kemalizm gibi- oldukça fazla olması nedense kimsenin dikkatini çekmemiştir. Bundan dolayı da bu kesimler tek doğru düşünce sisteminin kendilerininki olduğuna kendilerini inandırmışladır. Hiçbir şüpheye yer bırakmayan inanç sistemleri kendilerine katı rejimler yaratmıştır. Bu katı rejimlerin arkasında hep bir kibir ve şiddet boy göstermiştir.
 
Bu yaklaşımlardan dolayı da doğruyu bulduğunu iddia edenler doğruyu bulamayanları ya da başka doğruları olan insanları ya da toplulukları öteki olarak ilan etmiştir. Müslüman olanlar doğru yolda olan insanlarken Müslüman olamayan herkes yanlış yoldadır. Atatürk ilke ve inkılâplarına inananlar doğru yoldayken bunlara inanmayanlar yanlış yoldadır. Yani doğruyu bulanlar iyi, doğruyu bulamayanlar ya da doğrusu başka olanlar kötüdür gibi bir algı yaratılmıştır. Bu algı da devlet ve onun yürütücüleri tarafından uygulanmıştır.
 
Sevdirme işi devletin görevi olunca şiddet de görünür olmuştur. Sevmek zorunda olmayanlar diğer anlamda aynı fikirde olmayanlar mutlak sevenler tarafından zorla sevdirme operasyonlarına tabii tutulmuşladır. Hırant Dink cinayeti zorla sevdirme rejiminin kurbanı olmuştur. Böylece sevmemekte ısrar edenler körü körüne sevenler tarafından saf dışı bırakılmıştır.
 
Sevme rejimleri tarihte öylesine kanlı sonuçlara neden olmuş ki Hitler düşünce sistemi bunlardan biri olmuştur. Hitler kendisinin ve kendi ideolojisinin peşinden gitmiş, giderken de milyonlarca Almanı da peşinden sürüklemiştir. Hitlerin doğrusunda ya da sevgi fetişizminde yeri olmayanlar gaz odalarında can vermiştir. Yahudilerin zorla da olsa sevebilme şansları bile olmamıştır. Kendini sevmenin kendi ırkını sevmenin biricikliği direkt Yahudilerin sonu olmuştur.
 
Aynı şeyleri Hitler kadar olmasa da Ortodoks sosyalizmi için de söyleyebiliriz. Ortodoks sosyalistler için de sosyalizmi sevmek devrimi ve onun önderlerini sevmek anlamına gelmiştir. Bir anlamda iyilik ve mutluluk sosyalizmin bir aracına indirgenmiştir. Teolojinin iyiyi ve güzeli araçsallaştırmasını bu defa Ortodoks sosyalistler ve onun önderleri araçsallaştırmıştır. Hal böyle olunca devrim karşıtı ya da vatan haini olmak kaçınılmaz olmuştur.
 
Sevme eylemi, zorla sevme rejimlerinin elinde bu denli maskara olurken bu topraklar da dozu farklı da olsa benzer sevme rejimlerini insanlara dayatmıştır. Atatürk’ü sevmek demek vatanı sevmek ve ülkeyi sevmek anlamına gelmiştir. Çünkü Atatürk tüm Türk halkı için iyinin ve doğrunun ne olduğunu zaten bilen kişidir. Onun söyledikleri dışında bir başka doğru aramaya da gerek yoktur…
 
Fakat işler hiç de Kemalizm’in istediği gibi de gitmez. Atatürk’ün çizdiği yolda yürümek istemeyenler huzuru ve mutluluğu bozan kişiler olarak tarif edilmiştir. İşte bu kişiler uzun yıllar Atatürk’ü sevmemek vatanı sevmemek adıyla yargılanmış hapse atılmış bazen de idam edilmiştir.
 
Bu anlamda ülkenin Atatürk’ü sevmek rejimi birçok insanda korku yaratmıştır. Onun için bu ülkenin dindarları ve Kürtleri  hep bir öteki kabul edilmiştir. Çünkü bu kesimler doğru yoldan çıkmış kesimlerdir.
 
Bu bağlamda sevme eyleminden sevme rejimlerine geçen her özne maalesef karşısındakinin bir özne olduğunu görmezden gelmiştir.  Onun varlığını ve bütünlüğünü kendi doğruları adına tehdit edebilmiştir. Ancak bu tehdidin bir tarafında Kemalizm düşüncesi varken diğer tarafında İslam ümmeti düşüncesi var olmuştur.
 
İşte bu iki akımın peşinden gidenler doğruyu çoktan bulduklarına inanmış kesimler olmuştur. Onlar için huzur, adalet, eşitlik ve mutluluk ancak kendi ideolojilerinin bütün ülkeye hâkim olması ile mümkün olabileceğini safça düşünmüşleridir. Ancak her iki kesim de tam olarak devleti ele geçirememiştir. Bu yüzden de kendi aralarında sürekli siyasi gerilim hiç bitmemiştir. Toplum adeta İslam ümmetçiliği ve Kemalizm arasında bölünmüştür.
 
Bu yüzden bizde siyaset gerçek anlamda bir siyaset bilimi temeline oturmaz. Daha çok dini bir zihniyet temelinde ve kişilerin kahramanlık kültü zemininde biçimlenir. Hal böyle olunca bugün bu liderlere ya da onların düşüncelerine inanmayanlar ya da muhalif olanlar Müslümanlarca kâfire, Atatürkçüler için vatan hainine dönüşür.
 
Yani birilerini ya da onun düşüncelerini sevmek öylesine bir rejime dönüşür ki bu kişilerin düşüncelerini beğenmeyenler düşmanlaştırılır. ‘Vatanı sevmeyen terk etsin.’ ‘Bu ülkenin hepsi Müslüman’ gibi siyasal saygıdan uzak cümleler ağızdan zorlanmadan çıkar.
 
Onun için Allah’ı, Peygamberi, Atatürk’ü sevme rejimi, diğer insanları da sevmeye zorlayınca artık siyasi iktidarın kimliği ötekini ezen ona biçim vermeye çalışan bir kimliğe dönüşür. Bir de bu iktidar devletin kimliği ile eş tutulunca o devlette huzur, adalet, eşitlik ve mutluluk kalmaz. Bu devlette sevme rejimi bir hurafe olarak duyguların ve düşüncelerin üstünü örter. Kendine yabancılaşmanın diğer adı seviye yabancılaşma olarak insanlık tarihine geçer. 

Etiketler:
Nefret