24/06/2014 | Yazar: Rahmi Öğdül

Devlet eliyle çocukların öldürüldüğü bir ülkede artık devlet ve kuzgun bir ve aynı şeydir.

Ne zaman Arcimboldo’nun (1527-1593) objelerden oluşan portrelerine baksam ustalığı karşısında hayranlığa kapılırım. “Su” adlı tablosunda suda yaşayan canlıları, türlerini teşhis edecek denli özenle çizmiştir; ve bu kimliklerini tek tek ayırt edebileceğimiz canlıları bir araya getirerek anlamlı bir bütün, bir portre oluşturmuştur. Öte yandan objeleri bir araya getirerek yaptığı bu portreler bir sıkışıklık duygusunu, zorla bir araya getirilmiş objelerin bütün oluşturmak için maruz kaldıkları şiddeti de hissettirir bana. Doğal ilişkilerinden koparılıp bir baş oluşturacak şekilde sıkıştırılmış hayvanlar, bitkiler, nesneler. Roland Barthes’ın bir şair gördüğü yerde, ben bir hükümdarın baskıcı tavrını görüyorum: “Şair, yani dil üreticisi, işçisi olarak, Arcimboldo’nun yaratıcı enerjisi bitip tükenmez; eşanlamlıları ara vermeden tuvale fırlatır. Arcimboldo aynı şeyi söylemek için ara vermeden farklı biçimler kullanır. Burun mu demek istiyor? Eşanlamlılar haznesi ona bir dal, bir armut, bir kabak, bir başak, bir balık, bir tavşan sağrısı, bir tavuk gövdesi sunar. Kulak mı demek istiyor? Yalnızca yapması gereken birbiriyle uyumsuz parçalardan oluşan bir listeyi almak ve oradan bir şemsiye mantarının alt tarafı, bir başağın çiçek hali, bir gül, bir karanfil, bir elma, bir deniz kabuğu, bir hayvan başı … çıkarmaktır” (bkz Görüntü Retoriği, Sanat ve Müzik, çev. A. Koç ve Ö. Albayrak, YKY).

Barthes, Arcimboldo’nun tablolarını bir metni çözümler gibi çözümler. Objelerin neden başların içine sıkıştırıldığı sorusu hiç sorulmaz oysa. Kimliğin en belirgin özelliklerini taşıyan baş, insanın içinde saklı kişiliğini okumaya çalışan fizyonomistler kadar politikanın da ilgi odağı olmuştur her zaman. Hiyerarşik bir beden örgütlenmesinde baş, bedenin hükümdarıdır. “Ayaklar baş olunca kıyamet kopar” diyen başbakanın ve buna “Akılsız başın cezasını ayaklar çeker” diye yanıt veren muhalefetin sesleri hâlâ kulaklarımda çınlıyor.

On birinci yüzyılda Salisbury’li John’un “Devlet bir bedendir” diye başlayan risalesinde özneleri, nesneleri hiyerarşik bir beden kavramı içine sıkıştırma, örgütsüz gibi görünen şeyleri bedenin hiyerarşik örgütlenmesine yerleştirme tavrının Arcimboldo’da da devam ettiğini görüyoruz. John, devlet denilen bedenin başını hükümdar olarak tanımlamıştı. Arcimboldo’nun ayrıksı objelerden başlar yapması, hükümdarın toplumsal bedenin başı olarak kendini dayatmasını yansıtıyor. Kendini bir baş olarak dayatan hükümdarın da, “yalnızca yapması gereken birbiriyle uyumsuz parçalardan oluşan bir listeyi almak” ve oradan kendisine bir devlet kurmaktır. Uluslaşma sürecinde ortaya çıkan devletlerin de birbiriyle uyumsuz parçaları alıp bir araya getirdiğini ve uymayan parçaları ise şiddet kullanarak iptal ettiklerini biliyoruz. Arcimboldo’nun tablolarında başları oluşturan nesneler ustalıkla bir araya getirilmiş ve uzaktan baktığımızda başları, yakından baktığımızda ise sıkıştırılmış kimlikli nesneleri görüyoruz. Üst kimlik ve alt kimlik tartışmalarına ışık tutan portreler. Devlete de uzaktan baktığımızda devletin başını ya da bir üst kimliği, yakından baktığımızda ise dayatılan bir başın, bir kimliğin içine zorla tıkıştırılmış kimlikleri seçebiliyoruz.
 
Arcimboldo’nun başlarındaki tek tek objeler taşıdıkları kimliklerle yine de ayırt edilebiliyor en azından. Bu kimlikli varlıkların bir araya gelmesiyle oluşturulmuş başların, mermer politikasıyla ülkeyi yönetmeye kalkışanların ellerinde nasıl biçimleneceğini hayal etmek hiç istemiyorum. Tüm kimliklerin silinerek, masif bir mermerden biçimlendirilmiş bir baş olarak ülke. Yakından ya da uzaktan bakmanız fark etmiyor, taşlaşmış bir kütleyle karşılaşıyorsunuz. Ya da ülkeyi bir mozaik olarak görenlere ne demeli? Tüm kimliklerin ideolojik bir çimentoyla zorla tutturulması. Kimlikler, çimentonun içinde sonsuza dek hapsedilmiş ve dondurulmuş; hareket edemeyen ve dönüşemeyen kimlikler...
 
Arcimboldo’da yine de kimliklerin bir bütün oluşturmak üzere bir araya getirildiğini ve başı oluşturan bu kimlikli nesnelerin en azından bütünden kaçma şansları olduğunu düşünebiliriz. “Su” başlığını taşıyan tablosunu ele alalım. Suyun yerine içinde yaşayan balıkları kullanarak, çirkin bir baş yapmış. Bu başın içine zorla sıkıştırılmış kaygan balıkların bir yolunu bulup sıvıştıklarını ve bir havuzun içine atladıklarını düşünün. İtalyan illüstratör Alessandro Ripane’nin çiziminde olduğu gibi başın içinden kaçan balıklar bir kupanın içindeki suya atladıklarında, bir başka özerk devlet mi kuracaklar acaba? Bir başka baş; çok mu gerekli?
 
Devletin çok gerekli olduğunu, aksi takdirde kargaşa çıkacağını vurgulayan “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” sözündeki “ya”ları kaldırdığımızda ve tüm sözcükleri “ve”lerle birbirine bağladığımızda devletin, kuzgunun, başın ve leşin artık yan yana durduğunu göreceğiz. Devlet eliyle çocukların öldürüldüğü bir ülkede artık devlet ve kuzgun bir ve aynı şeydir.

 


Etiketler: