29/07/2011 | Yazar: Orhan Yeter

Tarkovsky filmlerindeki kriptik bir imgenin açıklamasını istemiyoruz sizden, istediğimiz gayet açık; adalet istiyoruz, var mısınız?

Orhan Yeter | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Orhan Yeter
Yüce Türk basını her zamanki gibi pek ilgi göstermedi ama geçtiğimiz günlerde Antalya’da iki trans kadın gündüz vakti nedensiz yere saldırıya uğradı. Hadlerini bilmeyip "öteki" halleriyle nasıl olur da sokağa çıkarlardı güpegündüz?! Çıkarlarsa, yeryüzünün en arkaik, en primitif mitlerinden derlenerek yaratılan linç kültürünün bir tezahürü olarak her köşe başında karşımıza çıkan bu kültürün neferleri tarafından hadleri bildirilecekti. Nitekim bildirildi de... Burunaltı kıllarını yukarıdan aşağıya salan bu neferler kim? Kıllı göbeklerini kaşıyıp, sokağa tükürmeyi erkeklik sanan bu neferlerin pıtrak gibi çoğalıyor olması üzerine düşünüyor muyuz? Bu üremenin bir tesadüf olmadığını, kirli oyun meraklısı muktedirler tarafından başlarının okşandığını biliyoruz. Hep dillendirmeye çalıştık tez elden hasıraltı edilen LGBTT cinayetlerinin politik olduğunu ve homofobinin de bu kirli politikanın bir uzantısı olarak erkeklik müptelalarına enjekte edildiğini... Israrla nefret cinayetlerine "dur" denilmemesi ve LGBTT bireyleri kamusal alanda sıfır kabul eden yasalarda gerekli düzenlemelerin yapılmıyor oluşu bunun en büyük kanıtı...

Artık devlet homofobiye zımnen değil, alenen destek verdiğini saklamıyor. Selma Aliye Kavaf ve Burhan Kuzu gibi isimler, devletin bu yöndeki politikalarını bize açıkça dillendirmişlerdi. Antalya’daki olayda devletin pek muteber kolluk güçlerinin saldırıyı bir süre izledikten sonra bir zahmet müdahale edecek rahatlık içinde oluşları kafamızda hiçbir kuşkuya yer bırakmıyor artık. Daha da vahim olan, bu müdahalenin saldırıyı önlemekten ziyade, saldırganlara karakolda çay ve kahve ikram etmek suretiyle yapıldığını öğrenmiş olmamızdır. Bu ödül törenlerine yabancı değiliz. Bu, itidalini ve insanlığını yitirmiş nefret dilini birçok nümayişin ölüm ve nefret çağıran haykırışlarından hatırlıyoruz. Hrant’ın katilleriyle aynı fotoğraf karesine girmek için yarışan polisleri unuttuk mu?

En ufacık bir olayda televizyon ekranları, nalıncı keserlerini bileyip ahkam kesen fikir erbabından geçilmiyor; ama söz konusu bir travestinin, bir eşcinselin ölüm ya da saldırı haberiyse ara ki bulasın bu erbabı. Medyanın, devleti ile aynı dili konuştuğunu biliyoruz elbet. Bir tekmede canı alınan sokak hayvanlarının hesabı nasıl sorulmuyorsa, bir trans kadının, bir eşcinselin hesabı da sorulmayacak. Medya, bunu öğrenin, kanıksayın diyor açıkça. Ama yağma yok, allame-i cihan kesilmeye meraklı fikir erbabınıza benzemeyiz biz, kanıksamaya niyetimiz yok.

LGBTT bireyler acıyı bal eylediler hep. En doğal, en kutsal hakları olan yaşam hakları ellerinden alınmaya çalışılıyor/alınıyor da. Her şeye rağmen yılmayıp kendilerine bir yaşam inşa etmek isteyenler oluyor, olacak da, olmalı da... Mizojiniyi kutsal değer belleyip bağrına basmış bu nümayişçi güruhun arasında bir hayat inşa etmek ne kadar zor ise, o kadar zorlanıyorlar... Küçüklüklerinden itibaren başlıyor onların toplum dışına itilişi. Eğer biraz feminenlerse, yeterince "erkek" olmadıkları için mahalle maçlarından kovgun ilan ediliyorlar. Varlıkları, geleceğin erkeklik mücahitleri tarafından "ibne" kelimesine hapsediliyor. Bazı ailelerin ise sokak zorbalarından daha da canavarca tutumları oluyor. Daha geçenlerde öz babası tarafından katledilen Ahmet Yıldız’ı anmadık mı? Birçok anne babanın, durumlarını fark ettikleri anda çocuklarının kollarından tuttukları gibi soluğu psikiyatri koltuklarında aldığını biliyoruz. "Bu bir hastalık değil" cevabını alınca da, çocuğun evlatlıktan reddine karar verilip kendi vicdanlarıyla birlikte evlatlarını da kapının önüne koyduklarını da biliyoruz...

Hayatlarımızın vazgeçilmez sacayaklarından olan "erkeklik"e kaç kurban daha istiyor erkek tanrılarımız? Yoksa kutsal addedilen "erkek egemenliği" tamlamasına gönüllü müyüz? Peki, ölümün ve nefretin kutsandığı bir dünyanın periferisinde olduğumuzun farkında mıyız? Ölümün ve nefretin diline karşı vicdanımızın bir sentaksı yok mu? En çetin, en soğuk ruh iklimlerinde başı duldasız bırakılan bu insanların vebalini kim ödeyecek? Hunharca katledilen, yok sayılan, horlanan insanların mağduriyeti üzerine düşünecek zamanımız ve isteğimiz yoksa; hangi değerler üzerine bir hayat inşa ediyoruz? Tarkovsky filmlerindeki kriptik bir imgenin açıklamasını istemiyoruz sizden, istediğimiz gayet açık; adalet istiyoruz, var mısınız?

Etiketler:
Nefret