20/06/2013 | Yazar: Erdal Partog

Başbakan Roboski’de nasıl sorumlulara sahip çıktıysa Gezi Parkı Direnişi’nde de devlet şiddetine aynı şekilde sahip çıkmıştır.

Erdal Partog | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Erdal Partog
Tayyip Erdoğan devlet şiddetini geçmişte olduğu gibi polisine körü körüne sahip çıkarak demokrasi algısını zayıflatıyor. Başbakan Roboski’de nasıl sorumlulara sahip çıktıysa Gezi Parkı Direnişi’nde de devlet şiddetine aynı şekilde sahip çıkmıştır.
 
Meşru şiddet kullanma yetkisini sadece devletler kullanabilir anlayışı modern devletlerin kendilerini körü körüne inandırdıkları mutlak bir sözleşme hukukundan türemiştir. Ancak bu yetki gerçekte mutlak bir yetki midir? Bu yetki demokratik anlayışa dayanan sözleşmenin sonucunda devlete verilen şartlı bir yetkidir. Şartı ise insan hakları ve özgürlükleri için devletin bütün vatandaşlarına karşı eşit ve adil davranmasıdır. Bunun dışındaki yönetim biçimlerinde karşılıklı bir sözleşme söz konusu değildir. Ancak meselenin özüne indiğimizde diğer yönetim biçimlerinin de ister doğal ister tabii olsun sözleşmeye dayandığı gerçeği ortadadır.
 
Bundan dolayı devletin şiddeti kullanma yetkisinde tek merci olarak görülmesi tamamen sözleşmeye diğer anlamda hukuka dayalıdır. Ancak hukuki olanın insana bağlı felsefi ve politik öncüller içerdiğini hukukun ya da sözleşmenin ardıl bir mesele olduğu sıkça iktidarlar tarafından unutturulur. Sıkça duyduğumuz ‘polis tabii ki şiddet kullanacak’ ifadesi tamamen bu gerçekliğin kanaatlerin gölgesinde kalmasından kaynaklanır. Yani iktidar Gezi Parkı Direnişi’ni polis şiddeti ile bastırırken sözleşmeyi tek taraflı olarak devleti korumak üzerinden okumuştur. Bu durum demokrasinin değil de devletin ne pahasına olursa olsun korunması ilkesine dayanır. Oysaki demokrasilerde devlet şiddeti insan hakları ve özgürlüklerini korumak üzere harekete geçer. İnsanların kendini barışçıl bir şekilde ortaya koyması için tüm çaba sarf edilir. Ancak Gezi Parkı Direnişi’nde bunun tersinin olduğu açık olarak görülmüştür.
 
İktidar polis şiddetini kontrolsüz devreye sokarak hem kendi meşruiyetini hem de demokratik sözleşmeyi askıya almış olur. Böylece devlet şiddeti, demokrasi zemininden uzaklaşıp olağanüstü hal zeminine çekilir. Demokratik süreçler şiddet ile ortadan tek yanlı olarak kaldırılmış olur. Vatandaş için devlet değil devlet için vatandaş anlayışı bu sürece hâkim olur. Böylece direniş devlet şiddeti kullanılarak engellenmiş olur.
 
Nitekim Gezi Parkı Direnişi de devlet şiddetinin bir gösterisine dönüşmüştür. Sivil barışçıl protestolar ve açık hak talepleri polis şiddeti ile ortadan kaldırılmış siyaset ve çözüm yolları şiddete teslim edilmiştir. Polis şiddetini meşru kılmak isteyen iktidar mensupları kamu düzeni denilen insansız bir düzeni savunmaya başlamıştır. Yazılı olan yasayı vatandaşın özgürlük ve hak taleplerinden üstün görmüşlerdir.
 
Bu durum bize şunu hatırlatır olmuştur. Modern devletlerin kendi vatandaşına karşı bu devlet hayaletini şiddet zoru ile savunması ister istemez teolojik şiddeti bize hatırlatmıştır. Yani bir zamanlar din adına yapılan, tanrı düzeni için şiddeti benimsek ne kadar meşru olmuşsa bugün de modern devlet adına devleti savunmak meşru olmuştur. Çünkü teolojik şiddet de yine meşruiyetini dini yasadan alıp yasayı dondurmuştur. Dini yasanın bir sözleşmeden ibaret olduğu unutulmuştur. Bunu unutan teolog iktidarlar tanırının hayaleti adı altında teolojik şiddeti yaygınlaştırmışlardır. Güney Afrika’da ya da Güney Amerika’da teolojik şiddetin yüzlerce örneğini tarihte görmüşüzdür.
 
Bugün modern şiddetin de teolojik şiddetin bir şekil değiştirmesi olduğu son yüzyılda açık beyan ortada duruyor. Türkiye’de hak ve adalet isteyen bazı kesimler, devlet düşmanı gibi gösterilip bu kesimlere karşı devlet şiddeti uygulanıyor. Bunu da politikadan, felsefeden ve hümanizmden uzaklaşarak yapıyor.
 
Modern devlet aklı, hukuku tıpkı teolojik hukukta olduğu gibi değişmez ve mutlak zannediyor. Tayyip Erdoğan da bu düşünce dünyasının ve algısının temsilcisi olarak son iki haftadır Türkiye’yi gererek buna katkı yapıyor. İşine geldiğinde hukuk her şeydir işine geldiğinde hukuk hiçbir şeydir tavrını gösteriyor. Çünkü hukukun öncülünün siyaset ve felsefe olduğu bunun da insan hakları, adalet ve özgürlük olduğu unutuluyor ya da bilerek görmezden geliniyor. Yani tarih, toplum ve insan arasındaki yaratıcılık heba edilmiş oluyor.
Tayyip Erdoğan teolojik mirastan modern mirasa geçerken sözleşmenin ya da yasanın insanlar tarafından her an askıya alınabileceğini kavrayamıyor. İnsanlara baskı ya da zülüm yapan iktidarların kalıcı olmadığını unutuyor. Israrla kendinin ne kadar haklı, karşı tarafın da ne kadar haksız olduğunu, bunu yaparken de devlet tektir, millet tektir ve bayrak tektir sloganı ile pekiştiriyor.
 
Tayyip Erdoğan devlet şiddetini geçmişte olduğu gibi polisine körü körüne sahip çıkarak demokrasi algısını zayıflatıyor. Başbakan Roboski’de nasıl sorumlulara sahip çıktıysa Gezi Parkı Direnişi’nde de devlet şiddetine aynı şekilde sahip çıkmıştır. Böylece devlet şiddetinin hangi durumlarda meşru, hangi durumlarda meşru olmadığı tamamen tartışmaya açılmıştır. Devlet şiddetinin devleti koruyan mı yoksa insan hak ve özgürlüklerini garanti eden bir araç mı olduğu bugün daha çok sorgulanır olmuştur. Bir anlamda İstanbul’da demokrasi askıya alınmış olağanüstü hal ilan edilmiştir.
 
Birçok düşünürün de ifade ettiği gibi devlet şiddeti olağanüstü bir durumu ilan ederek zaten demokrasiyi kendiliğinden askıya almış oluyor. Bu durumda sözleşmeyi askıya alacak tek güç kamu ya da devlet görünse de halkın da devlet kadar sözleşmeyi askıya alma hakkı olduğu tarihsel bir gerçektir. Zaten devlet bu şiddeti tek taraflı kullanınca kendisi zaten tek taraflı olarak halka karşı sözleşmeyi bozmuş demektir.
 
Demokratik ülkelerde sözleşmeyi ya da yasayı insanlar askıya almazlar çünkü ortada sözleşmeye aykırı bir durum yoktur. Çünkü devlet insan hakları ve adalet için çalışır. Ancak Türkiye’de devlet, şiddeti her zaman devlet tarafından tarihsel olarak tek taraflı ölçüsüz olarak kullandığı için darbeler tarafından sözleşmeler hep askıya alınmıştır. İkinci yol olarak olağanüstü hal ilan edilerek sözleşmeler askıya alınmıştır. Bugün Taksim ve çevresinde yaşanan da olağanüstü halin ilanından başka bir şey olmamıştır.
 
Demokrasilerde siyasetçi ile vatandaş arasındaki sözleşme seçim sandığı ile sınırlandırılmıştır. Ancak demokrasi sadece bundan ibaret değil daha önemli kıstas vatandaşın devlet ile yaptığı sözleşmedir. Yani devlet vatandaşına karşı hukuki olarak sorumludur. Bu yüzden hukukun meşru zemini vatandaştan çıkar devletten değil. Bundan dolayı vatandaş sözleşmeyi fes etme yetkisi vatandaşa aittir. Bu durum politika ve felsefe dışı değildir. Hatta bu hukuk dışı da değildir çünkü hukuk da bir sözleşmeden ibaret olup taraflardan birinin bunu bozması ile sonuçlanabilecek bir tarihsellik içerir.
 
Bu yüzden devlet şiddetini meşrulaştırmaya çalışanlar bu şiddeti nereden meşrulaştırdıklarını tekrar düşünmeli devlet şiddetinin sadece ve sadece insan hak ve özgürlüklerinin tehdit edilmesi durumunda kullanılmasının meşru olduğu iktidara hatırlatılmalıdır.
Umarım bu süreçten sonra devlet, işin özünün insan hakları ve adalet sorunu olduğunu anlar. Umarım haklı şiddet haksız şiddet tanımlarının olmadığını da görür. Çünkü insan hakları, özgürlükler ve adalet için yapılan talepler zaten şiddetin dışında olan taleplerdir. Gezi Parkı Direnişi bunu defalarca kanıtladı. Demokrasi bu hareketle derinlik kazandı. Toplum içinde yansıması ise zaman alacağa benziyor.
 
Bundan sonraki süreçte Tayyip Erdoğan’ın vatandaşları ile yapacağını söylediği yeni anayasa da demokratik bir devletin tek ve en önemli sözleşmesi olacaktır. Eğer Tayyip Erdoğan Gezi Parkı Direnişi süresince sözleşmeyi tanımama tavrını sürdürmeye devam ederse yeni anayasanın tek taraflı bir anayasa olması ve devlet şiddetin de bu tek taraflı anayasayı korumak için daha fazla devlet şiddetini devreye sokacağı gün gibi ortada durmaktadır.
 
Tayyip Erdoğan’ın bir an önce bu çarpık düşünme biçiminden çıkıp herkesi içine alan her kesimin haklarını koruyan bir anayasa yapması bütün Türkiye’nin hayrına olacaktır. Yoksa tarihsel özlemler üzerine kurulan demokrasi taklit bir demokrasi olmaktan öteye gidemeyecektir.

Etiketler:
Nefret