12/07/2015 | Yazar: Ahmet Y. Yılmaz

Onur Yürüyüşüne yapılan polis saldırısını, içinden geçtiğimiz günlerde sistematik bir nefret söylemi takip ediyor.

Ahmet Y. Yılmaz | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Ahmet Y. Yılmaz
Miladı 31 Mayıs 2013 sayılan Gezi Direnişi, Türkiye’de son on yılların belki de en büyük kalkışması oldu. Birbiriyle taban tabana zıt olduğu düşünülen -taraftar grupları ve LGBTİler veya ulusalcı- Kemalistler ve Kürtler gibi- birçok toplumsal kesimi dahi bir araya getirmeyi ve bir ittifak alanı oluşturmayı başarabilen Gezi’den oldukça avantajlı çıkan bazı gruplar olduğu söylenebilir. Bu gruplardan biri ve belki de en belirgin olanı LGBTİ’lerdi. Görünürlüğüyle birlikte toplumsal kabulünün de arttığı varsayılan hareketin, hemen Gezi sonrasında düzenlediği Trans Onur Yürüyüşü ve Onur Haftası Yürüyüşleri hiç ulaşmadığı kalabalıklara ulaştı. Herhangi bir polis engeline takılmadan yürüyüşler büyük bir coşkuyla gerçekleştirildi ve ilerleyen yıllarda da aynı coşkuya ulaşılabildi. 
 
Türkiye siyasetinde domino etkisi yapması beklenen Gezi ayaklanmasının gerçek sonuçlarını görmek, okuyabilmek mutlaka isyanın oturacağı tarihsel aralığı geçmekle mümkün olacaktır. Ancak 28 Haziran günü engellenen Onur Yürüyüşünden geriye, Gezi isyanına doğru bakarak kısa bir değerlendirme yapmak ve birkaç not düşmek isterim. LGBTİ’ler özelinde Gezi Ayaklanması’ndan bugüne ve 28 Haziran’da yapılmak istenen Onur Yürüyüşü’ne yönelen polis saldırısına dek hareketin dinamiklerinin ne yönde değiştiği, Gezi’nin sonuçlarının LGBTİ hareket için ne tür kazanımlara yol açtığı, görünürlükle birlikte harekete yeni gündemler kazandırıp kazandırmadığı, Gezi öncesinde kurmuş olduğu ittifak alanlarıyla ilişkisini daha da sağlamlaştırıp sağlamlaştırmadığı, yeni ittifaklara gittiği toplumsal gruplar için ne tür bir öznelik oluşturduğuna dair birtakım soruların cevaplanmasının ve bu soru başlıkları üzerinden detaylı bir zihin yoklamasına gidilmesinin elzem olduğu fikrindeyim. 
 
Gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki son yıllarda ve belki Gezi sonrasında ivme kazanan bir artışla LGBTİ hareketinin siyasal ve politik söylemi zayıflamış görünüyor; hak talepleri ve siyasal öznelik durumu daha sınırlı bir alana hapsedilmiş, bu alanın sınırları siyasi temsil, görünürlük meselesiyle daralmış, belki ana-akım siyasetin getirdiği bir tür erozyona maruz kalmış, kendi gündemini kendi siyasal özneliği ve taleplerinin üzerinden kurmak yerine risksiz, mağdur ama renkli, bir renk bir çeşit gibi sunulmaya çalışılan, cinsel kimlik politikası yapmanın dışında bir siyasi tahayyülü olmayan, kendi derdi dışında söz söylemesinin önü kesilmeye çalışılan, içeride kendi tabanı ve varoluşuna dair bile bir tür gündemsizliğe evrilen bir harekete dönüşmesi riskiyle karşı karşıya kalmıştır. Hareketin içeriye dönük, LGBTİ intiharlarıyla ilgili bir gündem oluşturamaması, İzmir’de yapılmak istenen LGBTİ hapishanesiyle ilgili tartışmaların belli bir kaç dernek ve kurum dışında hareket içinde tartışma alanı açamaması, Gezi’den sonraki kalabalık Onur Yürüyüşleri’ne rağmen sonrasındaki nefret cinayeti anma, eylem ve davalarına gösterilen ilgisizlik bu durum için örnek teşkil edebilir. 
 
Hatırlarsak hemen Gezi sonrasında ve sürecinde dahi alternatif ve LGBTİ hareketine yakın duran medya kanalları ve mecralarında bile LGBTİ hareketi bir siyasi öznelik meselesinden çok yelpazenin rengi, gökkuşağı vs olarak tanımlanmış ve açmazın içine belki bilmeyerek, istenmeyerek hapsedilmeye çalışılmıştır. Alternatif medya kanallarında dahi durum böyleyken LGBTİ’lerle ilgili haberlerin ana-akım medyada hala politika sayfalarında değil de kültür - yaşam vb. sayfalarda yer buluyor olması şaşırtıcı olmasa gerek. Yukarıda örneklendirdiğim noktalar hareketin toptan bir başarısızlığa uğramış olduğu gibi bir iddiayı dillendirmek değil, eksiklikleri tespit edebilmek adına bir gayrettir. Bunla birlikte hareketin yerellerde çoğalan örgütlerle birlikte büyüyüp genişlemesi ve görünürlüğünün artmasına dair iyi yönde gelişmeler de tabii ki hareketin kazanımları olarak not düşülmelidir. Bugüne gelindiğinde son yıllarda herhangi bir saldırıya uğramadan yapılan Onur Yürüyüşü’nün 28 Haziran günü polis saldırısıyla engellendiğine şahit olduk. Yıllardır ve hatta tüm sokak eylemlerinin şiddetle bastırıldığı Gezi sonrasında bile sorunsuz geçen yürüyüşlerin bu sene devlet tarafından engellenmek istenmesinin gerekçesi derin tartışmalara yol açtı. Gezi sonrasında tüm sokak hareketliliği şiddete uğrarken Onur Yürüyüşlerinin neden aynı muameleye layık görülmediği de bu tartışmaların bir kısmını kapsıyor. 
 
Onur Yürüyüşüne yapılan polis saldırısını, içinden geçtiğimiz günlerde sistematik bir nefret söylemi takip ediyor. 28 Haziran günü yapılan saldırıyı, LGBTİler’in artık devlet tarafından tanınan siyasi özneler olduğuna ve saldırının "yoksayma"dan tanıyıp yok etme eşiğine gelindiğine dair bir işaret olarak yorumlayan yaklaşımlar da var. 28 Haziran günü Onur Yürüyüşü’ne yapılan polis saldırısının hemen ertesi gününde duyurulan ve Türkiye’nin "en etkili ve sözü kıymetli olan" bir grup akademisyenin kaleme aldığı destek açıklamasında şöyle bir ifade görüyoruz (1): "Yirmi üçüncü yürüyüşlerine hazırlanan LGBT’ler de mi darbe yapacaktı da boyalı top mermisine tutuldular? İktidar kavgasıyla ilgisi olmayan, kimseye zarar vermeden kendi hayatlarını yaşamaktan başka bir şey istemeyen bu farklı cinsel eğilimdeki vatandaşlara yapılanlar, Erdoğan ve partisi AKP’nin derdinin darbeden korkmak falan değil, kendi istemedikleri hiçbir şeye izin vermemek olduğunu açıkça göstermiştir."
 
Şayet okuduğumuzu yanlış anlamıyorsak metin LGBTİ’leri kendi hayatlarını yaşamak dışında bir derdi olmayan, salt farklı cinsel eğilimdeki yurttaşlar olarak tanımlıyor ve siyasal özneler değil, iktidar için hiçbir risk taşımamasına rağmen mağdur edilmiş pembe bir azınlık gruptan söz ediyor sanki. Halbuki bugün LGBTİ siyaseti iktidar partisi ve Türkiye’deki egemenler için bir tehdit olarak görülüyor. 28 Haziran günü Onur Yürüyüşü’ne yapılan saldırı ve seçim süresince HDP’nin açık kimlikli eşcinsel adayı Barış Sulu üzerinden yapılan sistematik saldırılar bunun sağlaması olarak gösterilebilir. İktidar partisinin seçim süresince kurduğu HDP karşıtı propagandayı büyük oranda LGBTİ politikası ve açık kimlikli eşcinsel adayı üzerinden dillendirdiğini söyleyebiliriz. Bugün dahi Bülent Arınç’ın olası erken seçime dönük sarfettiği sözlerde LGBTİ politikası yapmanın ve desteklemenin bir kara propaganda aracına dönüştüğünü görebiliyoruz. (2) Diğer taraftan LGBTİler’in hala eşit yurttaşlık haklarına sahip olmadıkları aşikar. Anayasal güvenceye alınmadıkları gibi, aslında son yıllarda giderek artış gösteren nefret saldırılarıyla yüzleşmeye devam ediyorlar. Eşitsizlik istihdamdan iş mevzuatına, oradan sağlık hizmetine dek nerdeyse tüm sosyal alanlarda devam ediyor. 
 
Bundan 10 yıl evvel dillendirilen siyasal taleplerin hiçbirinde iyileştirmeye gidilmediği bir gerçek, LGBTİ’lerin gündelik yaşamlarına sirayet eden tüm can alıcı sorunlar bugün de aciliyetini koruyor. Dolayısıyla Türkiye’de LGBTİ’ler hala reel-politikten sol siyasete önemli bir siyasal özne olduklarının bilinciyle hareket etmekten ve siyasal taleplerini tekrar tekrar dillendirmekten kaçınmamalılar. Diğer toplumsal hareketlerle aralarına fiziki ve düşünsel bir sınır çekilmesi ihtimaline karşı hazırlıklı olup, bu ihtimalin önüne geçecek bir önlem almalı, bu yolda bir ortak akıl oluşturmaya dönük adımlar atmalılar. 
 
Onur Yürüyüşüne yapılan saldırının diğer birçok toplumsal harekete yönelen saldırıyla birlikte iktidarın şiddetle uygulamaya koyduğu güvenlik politikasının bir yansıması olduğunu gözardı etmeden, LGBTİ politikası yapmanın ne Suriye’de yapılmak istenen savaştan ne Kobane’deki yeni yaşam arzusunun boğulmak istenmesinden, ne Kürt neselesi ne işçi ölümlerinden, ne de devlet tarafından işlenen diğer tüm suçların hiçbirinden bağımsız olmadığını, olmaması gerektiğini hatırlayarak; devlet tarafından LGBTİler’e yönelik açılan yeni saldırı cephesine karşı siyasal bir hat örmeyi başarabilmeliler.
 

Etiketler:
Nefret