26/12/2013 | Yazar: Rahmi Öğdül

İktidar, her iki anlamda da parazit bir yaşam sürüyor. Kişilerin arasına girerek, onların ilişkilerini dolayımlayıp enerjilerini, arzularını kanalize ederek maddi kazanç elde etmesi, sömürmesi anlamında parazittir iktidar; bir de iletişimin arasına girerek diyaloğu kirletmesi anlamında parazittir.

İktidar, her iki anlamda da parazit bir yaşam sürüyor. Kişilerin arasına girerek, onların ilişkilerini dolayımlayıp enerjilerini, arzularını kanalize ederek maddi kazanç elde etmesi, sömürmesi anlamında parazittir iktidar; bir de iletişimin arasına girerek diyaloğu kirletmesi anlamında parazittir. Sesin kalitesini bozarak mesajı kirletip diyaloğu önlemesi anlamında. Kendisini üçüncü şahıs olarak iki kişinin arasına soktuğunda aralarındaki diyaloğu kirlettiğini kendimden biliyorum. Çocukken sırf oyun olsun diye, bir arsada neşeyle oynayan iki arkadaşın arasına girip onları birbirine düşürmüş, kavga etmelerine neden olmuştum; oynadığım oyunun çok geçmeden farkına varmış, ikisi birden beni kovalamaya başlamışlardı; araya giren iktidarın diyaloglarını kirlettiğini fark ettiklerinde iktidarı başlarından defedebiliyor insanlar. Fransız felsefeci Michel Serres iktidarın iletişimin önündeki engellerde yattığını vurgularken bu parazit karakterini vurguluyordu bir söyleşisinde (bkz M. Zournazi, Umut, Değişim için Felsefeler, Literatür yayıncılık).

Çağımızın, ateşi Olimpos tanrılarından çalıp insanlığa veren Promete’nin çağı değil, ulakların, tercümanların, tüccarların ya da aracı olarak çalışan herkesin tanrısı olan Hermes’in çağı olduğunu söylüyor Serres, bir iletişim çağındayız artık. Kahraman bir tanrıdan iletişimin aracı konumundaki bir tanrıya geçişi mavi yakalı iş gücünden beyaz yakalı iş gücüne, hizmet sektörüne geçişle ilişkilendiriyor. Çünkü beyaz yakalıların tamamına yakını ulak konumunda işlerde çalışıyor: insanlara yazmak, telefon açmak, faks ve e-posta göndermek, kuryelik gibi. Kahramanın değil, arada olanın, bağlantılar kuranın çağındayız ve ilişkilerin arasına girerek diyaloğu kirletenlerin, parazitlerin çağındayız da.

Medyanın insanlar arasına girip diyaloğu dolayımlaması ve kirletmesini yoğun olarak yaşıyoruz. İktidar tüm iletişim araçlarını ele geçirerek insanların aralarında kuracakları doğrudan ilişkilere müdahale edip yönlendirmeye çalışıyor. Birbirleriyle, yaşamla doğrudan bir ilişki yerini, medya üzerinden dolayımlanmış ilişkilere bırakıyor. Artık biz konuşmuyoruz, düşünmüyoruz; bizim yerimize medya konuşuyor, düşünüyor. Bakunin yaşasaydı, “gölgeler ülkesi” derdi yaşadığımız coğrafyaya. 1860 yılında Alexander Herzen’e yazdığı mektupta Rusya için kullanmıştı bu deyimi: “O bir gölgeler ülkesidir. İçinde canlı insanların aslında yaşamayan karikatürleri dolaşıyor, konuşuyor, görünüşte düşünüyor, deviniyorlar. Tüm tutkuların retoriğine sahipler, fakat bir tek tutkuları, gerçeklikleri, genel olarak belirgin bir karakterleri yok, edebiyat, yazarlık ve boş laflar var, fakat bir damlacık yaşam ve eylem yok.” Kırsal yaşamın egemen olduğu 1800’lerin Rusya’sıyla günümüzün iletişim teknolojileri çağını karşılaştırıldığımızda bu gölgeler ülkesinin ne boyutlara ulaştığını kestirebiliriz. 

Medya bir camera obscura gibi göz ile dünya arasına girerek dolayımlıyor görüntüyü. Kara bir kutunun içine düşen gölgelere dönüşüyoruz. Tutkularımızı, karakterlerimizi kara kutu içindeki gölgeler belirliyor ve yaşamı, eylemi hep erteliyoruz. Birbirimize, yaşama doğrudan bakmak, teklifsiz bir konuşmaya dalmak, medyanın kara kutusu tarafından engelleniyor ve engellediği yerde iktidarla karşılaşıyoruz. Kara kutuların içine hapsedilmiş gölgeler ülkesinde yaşıyoruz.

Oysa 19. yüzyılda yaşamış ressam William Turner gibi doğrudan bakabilirdik yaşama. Kepler ve Newton gibi kişiler, güneş ya da yaydığı ışık hakkında bilgi edinmeye çalışırken, doğrudan güneşe bakmamak için camera obscura’yı kullanmışlardı. Gözlemciyi güneşin tehlikeli parlaklığından uzaklaştırmış ve korumuş camera obscura’yı aradan çıkaran Turner doğrudan bakabilmiştir güneşe. 1846 tarihli “Güneşte Duran Melek” isimli resminde göz ile güneşin, özne ile nesnenin yayılan ışınlar halinde iç içe geçtiğini, bütünleştiğini görüyoruz.

Güneşteki melek. Bedenin doğrudan görme olayına katılmasıyla, görmenin bedenleşmesiyle melek imgesinin örtüşmesini Michel Serres’in meleklere yüklediği anlamla açıklayabiliriz. Bugünün dünyasını anlamanın yolunun bir melekbilimden (angelology) geçtiğini söylüyordu Serres. Yunanca angelus’un (melek) ulak anlamına geldiğini vurguluyor. Şeyler arasında aracı konumunda olan, mesajı aktaran bir varlığın simgesidir melek. Tarih kitaplarında Bizans’ın çöküşüyle ilişkilendirilen, Ortaçağlardaki “meleklerin cinsiyeti var mı?” sorusunun alay konusu edilmesine karşı çıkıyor. Araya giren üçüncü kişiler mesajı engelleyip iktidarın ortaya çıkışına yol açabilir. Dolayısıyla bu üçüncü kişinin cinsiyeti, kimliği önem kazanıyor. Her türlü kimliğin ötesinde yaşamla doğrudan ilişki kurabilmek ve bu ilişkiyi bir başkasına aktarırken ne tür bir melek olduğumuz tartışmaları günümüzde de önemini koruyor hâlâ.


Etiketler: