10/08/2013 | Yazar: Rahmi Öğdül

Çingeneler, Kürtler, Ermeniler, Rumlar, eşcinseller, Aleviler. Ve elbette başka türlü düşünenler de iktidarın hakikat çemberinin dışına sürgün edilenler arasındadır.

Sünger Bob ve dostu Patrick, deniz ayısı saldırısından korunmak için etraflarına bir çember çizip içine sığınırlar; dizinin bu bölümünü seviyorum en çok. Ayı ve balık karışımı melez bir yaratık olan bu canavarın saldırısından kuma çizdikleri bir çember sayesinde korunmuşlardır. İktidarın naifliği, kırılganlığı, komikliği bu denli güzel anlatılamazdı her halde. Yerleşik hayata geçtiğimizden beri tüm iktidarlar kendi etraflarına çizdikleri fiziksel ve düşünsel koruyucu çemberlerin içine sığınarak, kendi varlıkları için bir tehdit olarak gördükleri çokluğu bu çemberin dışına sürmüşlerdir hep. Daha doğrusu, eş merkezli çemberler biçiminde yayılan yerleşikler en dıştaki çemberin dışında kalanları bir tehdit olarak gördüler. Farklı olanlar kapı dışarı! Kimler sürülmedi ki çemberin dışına? En başta doğa; tüm kaotik yapısıyla doğa tüm zamanların en tehlikeli düşmanıydı. Ve görüldüğü her yerde hemen başı ezilmeliydi. Sadece doğal dünyadan söz etmiyorum, bizi doğanın kuvvetlerine bağlayan içimizdeki doğa da aynı kaderi paylaştı. Uygarlaşma sürecinde tüm doğal kuvvetler çemberin dışına defedilerek içeride mutlak düzeni temsil eden bir tür cennet bahçesi kuruldu. Doğanın ve insan doğasının tahakküm altına alınarak evcilleştirildiği, çitlerle, duvarlarla çevrili bir bahçe olarak ülke.

Sonra bizden olmayanlar, bize benzemeyenler, yani çoğunluğun, yeknesak kütlenin içinde farklılıklarıyla sırıtanlar. Başka etnik gruplara ait insanlar da çemberin dışına sürüldüler. Çingeneler, Kürtler, Ermeniler, Rumlar, eşcinseller, Aleviler. Ve elbette başka türlü düşünenler de iktidarın hakikat çemberinin dışına sürgün edilenler arasındadır. Düşünce de tüm ayrık otlarının ayıklandığı bu bahçeleşmeden ne yazık ki kaçamadı. Herakleitos her şeyin değiştiğini, oluşu, çokluğu vurguluyordu; fakat sonra gelen Parmenides varlığı değişmez, bölünmez ve devinimsiz olarak düşünmüş ve hakikati de çember şeklinde tasarlamıştı. Bu çember şeklindeki mutlak hakikatin dışında her şeyin değiştiği, oluşun ve çokluğun güvenilmez dünyası vardı. Böylelikle çember şeklinde kurulan mutlak düzen düşünceye taşınarak düşüncedeki çokluk da yine çemberin dışına sürgüne gönderildi. Bu mutlak düzen çemberinde oluşa, çokluğa yer yoktu artık.

Ve tüm farklılıklarımızı durmadan çemberin dışına sürmeye devam ediyoruz. Çemberin içinde kurduğumuz mutlak düzeni sürdürenler ile bu düzeni bozanları ayırıyoruz birbirinden. Kenetlenmiş bir bütün olarak yeknesaklığı parçalayacak ve yozlaştıracak, topluluğun kutsallığını kirletecek unsurlar günah keçilerimizdir bizim. Kutsal metinlerde çıkıyor günah keçisi karşımıza. Tevrat’ın Levililer metnindeki “Günahları Bağışlatma Günü” başlıklı bölümde günahlarımızı üzerine yüklediğimiz keçilerimizi kentin dışına, çöle sürüyoruz. “Sonra Harun ellerini keçinin başına koyar ve İsrailoğullarının tüm suçlarını, isyanlarını ve günahlarını itiraf eder. Böylece tüm günahları keçinin başına yükledikten sonra hayvanı çöle yollar… Keçi, İsrailoğullarının tüm suçlarını ıssız bir yere taşıyacaktır (Levililer 16:20-2).” İçimizdeki çokluğu çöle taşıyacaktır keçi. Kent merkezindeki emlak fiyatlarını düşüren ve dolayısıyla kalkınmayı geciktiren yoksulları, kimliklerimizi bulanıklaştıran trans bireyleri, hakikatimizi alt üst eden Alevileri, bizim dışımızdaki etnik grupları durmadan hakikat çemberinin dışına sürüyoruz.

Kentin dışına, doğaya sürdüğümüz içimizdeki çokluk, Sünger Bob’un deniz ayısı gibi hep tehdit ediyor bizi ve kuma çizdiğimiz çemberin içine sığınarak bu tehlikeyi bertaraf edebileceğimizi düşüyoruz. Oysa bir çokluk düzlemi olarak doğa, kumdan kalelerimizi parçalıyor. Doğal felaketleri sadece sel, fırtına ve deprem olarak düşünmeyelim; ağaçların da iktidar için bir doğal felaket olduğunu gördük. Geçen hafta 77 yaşındayken yitirdiğimiz heykeltraş, müzisyen ve Arazi sanatçısı Walter de Maria, “Doğal felaketleri seviyorum” diyordu; “bunların, bir deneyim biçimi olarak, en yüksek sanat biçimi olduğuna inanıyorum.” Biz de inanıyoruz, Gezi Komünü’nden arta kalan gözlerimizin pırıltısından belli. Ne güzel anlatıyor şarkı bu doğal felaketi: “Bir bahar akşamı rastladım size, sevinçli bir telaş içindeydiniz.”


Etiketler: