03/01/2012 | Yazar: Aras Güngör

Gelenekler, ahlak, devlet, öğretmen, din, komşu, anne, baba, koca, sevgili, akraba, polis, bekçi, imam, güvenlik görevlisi, doktor, hemşire, herkes neyi nasıl sevmemiz gerektiğini söylüyor bize, neye saygı duyacağımızı, nasıl yürümemiz gerektiğini, eve ne zaman girmemiz gerektiğini söylüyor. Nasıl yaşayıp nasıl öleceğimize karar veriyor.

Her şey yolundaydı, hatta her geçen gün biraz daha güzelleşiyordu. Bu kadar iyi şeyler benim başıma gelmez dediğim zamanlardı.  
 
Her gün çok kötü bir şey olmasını bekledim. Ama olmadı. Çakmağım kaybolmadı, kimseden dayak yemedim, bankamatik sırasında beklerken, bana geldiğinde makine bozulmadı, perdeleri asarken kafam yarılmadı, ölmedim, binadan çıkarken yöneticiye rastlamadım, ben geçerken tüm trafik ışıkları yeşile döndü, yangın çıkmadı, sokakta gasp edilmedim, ölmedim, yani gayet iyi durumdayım. Tüm bunların dışında, gençtim, güçlüydüm ve güzeldim.(Bir nehre yuvarlanıp boğulacağım anı bekliyorum hevesle, her anına değer)Her şey yolundaydı yani.
 
Sonra bir gün kulağımda bir çınlama duymaya başladım. Ardından uykusuzluk. Kulağımdaki çınlama zamanla uğultuya dönüştü ve devam eden uykusuzluk dengemi bozmaya başladı.
 
Günlük hayatta karşılaştığım insanlarla konuşmak gittikçe zorlaşmaya başladı önce. Sonra arkadaşlarımla konuşamamaya başladım. Huzursuzlandım. Tedirgin biri olmaya başladım ve daha çok sessiz. Artık hiç bir şey harika değildi ve hiçbir zaman da olamayacaktı.
 
Borçlarım vardı, asla bitmeyecek kredi kartı borçlarım, çoğunlukla yorgundum. Polislerden her geçen gün biraz daha korkar oldum. Televizyon izlerken o aptal yerine konma hali daha da canımı sıkmaya başladı. Gazetelerde yazanlar komik, acınası gelmeye başladı. Arkadaşlarımın borçları vardı, asla bitmeyecek borçları. İçinde debelendikleri ve sürekli daha da battıkları. En yakın arkadaşlarımın uyku sorunları vardı. Seks işçisi arkadaşlarımın çalışacakları saatler yaklaştıkça yüzlerine inen mutsuzluk daha da ağırlaşıyordu sanki. Dinlediğim hikayelerin ağırlığı ve bunları bir türlü içselleştirememe halim her geçen gün artmaya başladı. Bu huzursuzluk arttıkça gazeteler, televizyonlar, reklamlar, insanlar, selamlaşmalar, ricalar, teşekkürler, özürler, hepsi ama hepsi bir tiksinti topağı olarak mideme oturdu. Bütün o sahte görüntüler eridi gözümün önünde.
 
Hatta bu, öyle bir huzursuzluk, delilik yarattı ki bende; kendimi bir karikatürün içinde seyretmeye başladım günlük hayatta. "Aras ve maceraları." Şimdiki bölüm, Aras çantasında anahtarı aramaktadır, bütün bölmelerini açar çantanın, her defasında orada olduğuna emindir anahtarın ama o lanet anahtar bir türlü bulunamaz ve sonunda Aras cebindeki anahtarı çıkarır… gibi, böyle izlemeye başladım kendimi.
 
Hiç bir şey harika değildi artık.
 
Artık genç değildim, güzel değildim ve hiç bir zaman da olamazdım.
 
Devlet 35 kişiyi öldürüyor, yanlışlıkla, terörist sanıyor,
Polisler translara, gözaltında işkence yapıyor,
Evimizden çıkarken kimliğimizi unuttuğumuzda geri dönüyoruz(ki bu eve yürüme hali çok canımı yakar benim, o teslimiyet, o kabullenme hali)
 
Güvenmiyoruz kimseye,
Gelenekler, ahlak, devlet, öğretmen, din, komşu, anne, baba, koca, sevgili, akraba, polis, bekçi, imam, güvenlik görevlisi, doktor, hemşire, herkes neyi nasıl sevmemiz gerektiğini söylüyor bize, neye saygı duyacağımızı, nasıl yürümemiz gerektiğini, eve ne zaman girmemiz gerektiğini söylüyor. Nasıl yaşayıp nasıl öleceğimize karar veriyor. Bunları bekliyor, dayatıyor, istiyor, mecbur bırakıyor, tembihliyor, öğütlüyor, öğretiyor, zorluyor; zihnimize kazıyor ve bize hiç sormuyor. Aldırış etmiyor ve bu duruma itiraz ettiğimizde bize, ceza yazılıyor, soruşturma açılıyor. İtiraz edenler; kınanıyor, dışlanıyor, bir çok hakkından mahrum bırakılıyor. Sonra televizyonlarda, gazetelerde, bu yapılara itiraz eden insanların durumu gösteriliyor bize. Medya ötekine susuyor.
 
Hiçbir şey harika değil.
 
Huzurlu değilim.
 
35 kişinin yanlışlıkla öldüğü bir yerde nasıl mutlu olabilirim, nasıl bu olmamış gibi yapabilirim ki?
Her geçe gün biraz daha soluksuz kalayım diye, sıkıyor boğazımı yasaklar.
Tam olarak soluksuz kalmadan önce aklıma gelen ilk şeyi yapıyorum.
 
Telaşla benim gibi mütereddit ruhları arıyorum.
O huzursuzları,
Şikayetçileri,
Delileri,
Tedirginleri, uyumsuzları, ayrık otlarını.
 
Tuhaf hareketlerimi, sesimdeki kırılmayı, bakışlarımı, güzelliğimi, o delilik halimin izlerine rastlıyorum bazen birilerinde. Garip bir şekilde hissediyorum o bağı. Bir uyumsuz gördüğümde hemen hissediyorum.
 
Tam da sana ihtiyacım var diyorum içimden, uyumsuz, huzursuz ve aşkın bir çıldırmaya hazır deliler topluluğu. Bu saçmalığa yalnızca onlar çomak sokabilir. Bu kötü, ucube, öteki, dengesiz, ayrık, deliler topluluğu mutlu olmak adına tek umudum.
 
Deliler topluluğu bir araya gelmeli hemen. Başka şeyler söyleyen ve bu yüzden ayrık sayılan, başka tür deliler. Öteki anneler, öteki öğretmenler, öteki komşular, doktorlar, hemşireler, öğrenciler, öteki kadınlar, polisten korkanlar, kilit altına alınanlar, arkadaşlarının eve ulaştığından emin olmak için telefona sarılanlar, yani korkularını kanıksayanlar, yutkunanlar, yani çıldırmanın eşiğinde olduğunu kendine fısıldayanlar. Ve artık tahammül edemeyenler, müzisyenler, aktivistler, sokak sanatçıları, çıldırmış karikatüristler, gazeteciler, yönetmenler. Tüm varlığı, varoluşu doğuştan yasak olanlar. Varoluşunun bir günah olduğunu kabul etmeyen, transeksüller. Hemen bulmalıyım sizi.  Bu saçma sisteme birlikte soru soralım diye, her şey ne zaman nasıl bu hale geldi anlayalım diye tekrar ve tekrar o delilerle konuşmam gerekiyor. Bunu yapmazsam o deliler de yorgun düşecek ve artık yük olacağım kendime.
 
Umut bağladığım topluluk buna değer gözüküyor. Çoğunlukla komik gözüküyorlar ama sanırım sorun olmaz, çünkü sonuçta bir tür deli bu insanlar, bende başka bir deli olarak idare ediyorum J ne tuhaf. Demek ki kendimden de umudum var hala.
 
Bunu duymak güzel oldu.

Etiketler: