08/06/2007 | Yazar: Çetin Gürer

Almanya’dan Çetin Gürer, Berkeley Üniversitesi profesörlerinden, feminist, filozof, düşünür Judith Butler’ın Hamburg Üniversitesi’nde verdiği konferansı izledi. Gürer, egemen ideoloji’nin dışında kalmanın sanıldığı kadar kolay olmadığını söylüyor.



Almanya’dan Çetin Gürer, Berkeley Üniversitesi profesörlerinden, feminist, filozof, düşünür Judith Butler’ın Hamburg Üniversitesi’nde verdiği konferansı izledi. Gürer, egemen ideoloji’nin dışında kalmanın sanıldığı kadar kolay olmadığını söylüyor.

Berkeley Üniversitesi profesörlerinden, feminizm, toplumsal cinsiyet (Gender) ve queer theory alanlarında uluslararası bir üne sahip filozof, düşünür Judith Butler, 18 Mayıs’ta Hamburg Üniversitesi’nde bir konferans verdi. Butler’ın feminizm, gey-lezbiyen teori ve sorunlarına ilişkin anlatımları bende önemli etkiler bıraktı ve toplumsal cinsiyet ve toplumun verili cinsellik kategorilerine ilişkin yeniden bir sorgulama yapılması gereğini gösterdi. Bu konferans, erkek egemen toplumun erkek bir üyesi olarak bana (çoğu kişi için de eminim öyledir) normal, “doğal” bir durum gibi görünen, algılanan heteroseksüelliğin hiç de kendinde bir normaliteye sahip olmadığını gösterip modern batı toplumlarının heteronormatif ideoloji üzerine kurulduğu fikrini pekiştirdi. Bu da egemen ideoloji’nin dışında kalmanın sanıldığı kadar kolay olmadığını görmeme neden oldu.

Butler, teorilerinde cinsiyet ayrımının ve bundan doğan sorunların aşılmasının egemen cinsiyetçi ideolojiye (heteronormatif ideoloji) basitçe bir karşı duruşla ortadan kalkamayacağını, bu sorunların verili toplumsal sistem ve yapıyla ilişkisi bağlamında ele alınmasıyla çözülebileceğine ilişkin ısrarlı vurgusu, kadın sorununda da sadece ‘kadın’ varlığını salt bir kategori olarak değil, tersine alt kategorileriyle (göçmen kadın, lezbiyen kadın, işsiz kadın, müslüman kadın vs...) ele alınması gerektiği düşüncesi ve bu konularda vermiş olduğu politik mücadelesi onun Feminist hareket ve teori içinde radikal ve devrimci bir konuma gelmesini sağlamıştır. Butler, bu teorik çerçeveden hareketle konferanstaki konuşmasında, Batı modernliğinin, sekülerizmin, aydınlanmanın, kısaca batı uygarlığının tutucu, otoriter ve intolerant olmasına karşın, cinsiyet politikaları üzerinden işkenceyi, savaşı, sömürüyü vb. meşru bir kategoriye nasıl çıkardığının örneklerini güncel gelişmeler üzerinden açıkladı. Iraklı esirlerin başlarına Amerikalı askerlerce çuval geçirilip çırıl çıplak soyulması ve cinsel ilişkiye zorlanmasının, batının (sekülerizmin, modernizmin) Homoseksüelliğe sözde hoş görülü baktığı aldatmacasını gözler önüne sermektedir; Onlara göre İslam, bu hoşgörü ve anlayıştan yoksun, gerici, bağnaz olduğundan ve bu bakımdan da modernleştirilmesi (?) gerekli bir “yamyamlık” olarak algılandığından savaş ve işkencenin meşruiyet sorunu bu bakış açısıyla ortadan kalkıyor. Bu oryantalist anlayışa sahip sekülerler, modernler homoseksüelliğe karşı baskıcı, intolerant hatta yıkıcı olan İslam’a homoseksüelliğin normal, doğal olduğunu kendi otoriter, baskıcı metotlarıyla gösterirken işkenceyi, savaşı ve işgali ‘normal’ ve ‘gerekli’ biçimde algılanmasına yol açıyorlar ve aynı modern dünyanın üyesi pek çok batı ülkesinde Heteroseksüellik normatif (olması gereken) bir değer olarak farklı yöntemlerle yeniden üretilmektedir. Buttler, bunun göçmenlerin vatandaşlık müracaatlarında uygulanan “vatandaşlık testlerinde” sorulan soruların, yapılan uygulamaların iç mantığında ortaya çıktığını söylüyor. Heteroseksüellik bu testlerde ‘Müslüman olmayanlara’ ‘normal’ ya da ‘doğal’ ön koşullu olarak kabul edilen bir kadın ve erkeğin öpüştüğü resimlerin gösterilmesiyle ve bunla gösterilen tepkiye göre yeniden üretiliyor. Kadın ve erkeğin öpüşmesi Avrupa kültüründen olmayan biri için normalse, ahlak dışı vb. değilse, o zaman bu kişi modern bir anlayışa sahip ve Avrupalı bir ülkenin vatandaşı olma kriterini yerine getirmiş oluyor ve bu ‘hakkı’ elde ediyor. Heteroseksüelliğin bu biçimde yeniden üretildiği ve normlaştırıldığı örnekler bu yüzden Butler için Batının, Modernliğin, Sekülarizmin ne kadar ırkçı ve gerici olduğunun göstergeleridir. Butler’a göre Heteroseksüelliğin doğal değil, toplumsal bir belirlenim olduğunu kabul etmeyen ve bunu değiştirmeyen tüm politik ve toplumsal sistemler, ister dinci, ister seküler aynı ölçüde barbardır, aynı ölçüde otoriterdir, aynı ölçüde anti demokratiktir. Buna göre Butler, İslami yönetim biçimleri altında uygulanan politikalar, özellikle cinsiyet politikaları, nasıl eleştiriliyorsa, modern kapitalist toplumlarda uygulanan, gerici olan ama homoseksüelliği ‘normalmiş’ gibi gösterip kullanan politikalar da aynı ölçüde feminist, gey ve lezbiyenlerin teorik ve politik gündemlerine dâhil olmalıdır ve eleştirilmelidir diyor.

Butler’ın teorilerinde vurguladığı diğer bir nokta ise tarihsel ve toplumsal belirlenmemiş bir momentin/alanın bulunmadığı, her şeyin belirli bir toplumsal tarihsel formasyon içinde belirlenip buna uygun yorumlandığı ‘normalleştirildiği’ ve algılandığıdır. Buttler’a göre “toplumdan bağımsız bir doğallık, normallik” ya da toplumdan bağımsız bir ‘insan doğası’ yoktur. Buna en iyi örnek heteroseksüelliktir: Heteroseksüellik modern toplumlarla birlikte bir normalite kazanmış ve buna karşılık homoseksüellik ise hastalık, anormal, patolojik olarak damgalanmıştır. Oysa insanın cinsel güdülerini tatmin etmesinde tercihin karşı cinsten biri olması gibi bir ‘zorunluluk’ ya da ‘determinizm’ yoktur ve bu anlayışın modern toplumlara özgü olduğunu söyler. Geleneksel feminist teori homoseksüelliğin de toplum tarafından ‘normal’, ‘doğal’ olarak görülmesini isterken, Butler bu ‘doğalcı’ görüşe karşı çıkarak Heteroseksüelliğin ya da Homoseksüelliğin doğallığının olmadığını, bilakis toplumsal olduğunu vurgular ve bu toplumsal doğal belirlenimci anlatımı eleştirir. Butler’ın teorisinin temel eleştiri noktası işte bu toplumsal belirlemeciliğin kendisidir, bu paradigmayla/çerçeveyle/gözlükle dünyayı ‘doğal’ veya ‘normal’ kılanlardır eleştirinin konusu. Bu yüzden Butler için ‘insan doğası’ diye bir şey söz konusu değil, toplumsal tarih, toplumsal belirlemecilik vardır. Burada şöyle bir soru sorulabilir: Eğer her şey toplum tarihsel olarak belirleniyorsa başka bir toplum biçiminde ortaya çıkan toplumsal paradigma(lar) da sorun olmaz mı? Buna ilişkin olarak Buttler, Adorno’nun Negatif Diyalektik kavramı ve Eleştirel Teorinin Hegel’den aldığı “Oluş” kavramına dayanarak her toplumsal belirlemeciliğin veya determinizmin kaçınılmaz olduğunu, elbette sorun(lar) yaratacağını vurgulayıp, önemli olanın, var olan sorunlu, mevcut toplumsal yapıdan kurtulmak olduğunu söyler ve ekler: Belirli tüm sorunları ortadan kaldırmış bir toplumun ulaşılmış belli bir ‘anı’ yoktur, çünkü toplum negatif bir diyalektik oluşla her zaman o anda verili olan toplumsal biçimini de aşacak potansiyeli içinde taşır. Butler için önemli olan şu andaki, mevcut toplumun aşılmasıdır, insanların, toplumun verdiği ‘gözlükleri’ çıkarıp başka bir gözlükle dünyaya bakmalarıdır. Buradan şu sonucu çıkarmak mümkün: Eğer bu bakış açısı da sorunlar dolu bir dünya ve toplum yaratıyorsa o zaman bu da değiştirilmeli, eleştirilmeli ve tüm insanlık için daha iyi ve akli olan aranmalıdır.

Butler’ın teorisinde önemli noktalardan bir diğeri ise ‘dil’ konusudur. Yani toplumun, toplumsal değerlerin ‘dilsel yeniden kurulumu, aktarımı”. (Habermas’ta toplumların İş, Dil ve Egemenlik üzerinden örgütlendiklerinden yola çıkarak dil ve söylem konusuna önem verir). Buna göre bir çocuk belirli bir toplumsal formasyon içinde belirli dil kalıplarıyla birlikte o toplumun egemenlik, ideolojik, cinsel vs kategorilerini de edinir. Buttler buradan hareketle, bir toplum değiştirilmek isteniyorsa der, önce o toplumun dilinin değişmesi, dildeki ayrımcı, ırkçı, şiddet yapılarının sökülüp atılması gerektiğini vurgular. Bu vurgunun geçerli tarafları olmasına karşın toplumsal bir değişime önce dilsel yapı ve kategorilerin değişmesinin hangi oranda katkı sunabileceği ve bunun ne kadar mümkün olabileceği tartışılabilinir. Buradan hareketle şöyle bir itiraz yükselebilir ve bu haklı bir itirazdır: Öyleyse sömürü, açlık, savaş, işkence vb kavramlarını dilimizden çıkararak ya da yeni nesillere bunları öğretmeyerek bu türden sorunları da yok edebiliriz? Burada gizli bir metafiziğin kaderci umudunun belirtileri olsa da pratik mücadelelerin yanında bunun da denenmesinde herhangi bir sorun yok gibime geliyor. Bu en azından toplumsal cinsiyete (Gender) ilişkin kavramların yeni nesillere öğretilmemesinde bir dereceye kadar mümkün, ama cinsiyet ve diğer toplumsal sorunların ortadan kalkmasında yetersiz gibi görünüyor.

Butler gibi düşünürlerin toplumsal teoriye, daha iyi yaşanılır bir dünyanın yaratılmasına yaptığı katkılar herhangi başka bir filozof ya da düşünürden daha az ya da fazla kategorisinde değerlendirilemez. Her düşünür kendi dönemimin, çağının ürünüdür ve o dönem ve çağ içinde anlaşılır. Ancak onu ve diğer feminist görüşleri benimseyen feminist, gey, lezbiyen gruplar bir taraftan önemli kişisel ve toplumsal yaşantılarla ve bunlara bağlı doğan sorunlarla karşı karşıya kalıp toplumsal egemenliğe, dogmatizme karşı mücadele ederken ve eleştirel bir bilincin önemini yüceltirken, diğer taraftan ise hemen her politik, teorik alanda ortaya çıkma ihtimali yüksek olan bir sorunu da içinde taşımaktadır: Bir şeyin kendi zıttına dönüşmesi sorunu. Aydınlanmanın mitolojiye, otoriteye dönüşmesi gibi bir tehlike ya da potansiyel. Şu iğneleyici örnekler herkesçe bilinir: “dışarda demokrattır ama evinde otoriter, teoride ve söylemde eşitlikçidir ama ev işlerinin kadın işi olduğuna inanır, ırkçılığa karşıdır, yetmiş iki milleti bir sayar ama Çingeneleri, Ermenileri, Kürtleri bir türlü sevemedim der, demokrat, aydınlanmacı, dogmatizme ve dine karşıdır, ancak kendini dogmatizmden kurtaramamıştır”. Feminist, gey, lezbiyen hareketi de işte bu türden bir tehlikenin potansiyelini taşıyor: Toplumsal verili, yerleşik Kadın-Erkek ideal resimlerinin yıkılmasına karşı hem teorik hem pratik mücadele verirken, erkek resmini kendi bedenlerinde yeniden üretmek gibi, toplumsal eleştiriyi kendi özgürleşmeleri için bir yöntem olarak benimserken, kendi içlerinde başka türden tabu ve dogmalar yaratmak veya kendi krallarının çıplak olduğunu söyleyememek gibi... Ancak her şeye rağmen kadın, gey, lezbiyen sorunlarının şimdiye kadar ele alındığından daha derin çelişkilerle yüklü olduğunu bu konferans sayesinde fark ettim; ve bu yüzden artı-değer sömürü meselesi kadar, emperyalizm sorunu kadar, özgürlük meselesi kadar kadın, gey, lezbiyen meselesi de sisteme içkin, yapısal bir sorundur ve kapitalizm eleştirileriyle cinsiyet politikası eleştirileri daha iyi bir dünya kurma adına birleşmelidir.

Çetin Gürer: Hamburg Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sosyoloji, Siyaset ve Eğitim Bilimleri


Etiketler:
Dijital