15/05/2014 | Yazar: Rahmi Öğdül

Boşluktan korkan ve kent içindeki boşlukları ya fiziksel olarak dönüştürerek ya da medya aracılığıyla şiddet söylemi yayarak kullanım dışı bırakan bir iktidar var karşımızda.

Boşluktan korkan ve kent içindeki boşlukları ya fiziksel olarak dönüştürerek ya da medya aracılığıyla şiddet söylemi yayarak kullanım dışı bırakan bir iktidar var karşımızda.
 
“Horror vacui” ya da boşluk korkusu; bir sanat terimi. Sanat ve edebiyat eleştirmeni, İtalyan Mario Praz (1896-1982), Victoria dönemi evlerinin boğucu atmosferini ve tıka basa doluluğunu tanımlamak için bu terimi kullanıma sokmuştu. Tuvalini tıka basa figürlerle dolduran sanatçılara ve aşırı süslemeci sanata da aynı teşhis konuluyor. Boşluktan korkuyoruz galiba ve boşluğu doldurarak yok etmeye çalışıyoruz. Gündelik hayatta da boşluk korku yaratıyor. Georges Perec, “Yaşam Kullanma Kılavuzu”nda apartmanların merdiven boşluğunu “anonim, soğuk ve neredeyse düşman bir yer” olarak tanımlıyordu: “Geçen her şey merdivenden geçer, gelen her şey merdivenden gelir” (İmge Kitabevi, çev. İsmail Yerguz). Bir an önce bu boşluktan kurtulmak için koşar adım çıkıyoruz merdivenleri. Sokaklar ise daha da korkutucu. Sokakların korkusundan, yüksek duvarlarla çevrili kapalı sitelere sığınıyoruz. 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmak ve boşluğu doldurmak isteyen kitleleri buraya sokmamak için elinden geleni ardına koymayan iktidara ne demeli? Boşluk iktidarı daha çok korkutuyor.
 
Sanatta nesnelere ve figürlere olumlu anlamlar yüklenir; içinde yer aldıkları boşluk ise olumsuz tınılar taşır. Bir çerçeve içine çizilen figür ile içinde yer aldığı zemin arasında ayrım yapılırken pozitif ve negatif terimlerinin kullanılması boşuna değil. Figür, “pozitif uzam” olarak adlandırılırken, figürün yer aldığı boşluk ya da zemin, “negatif uzam” olarak tanımlanıyor. Bu durumun sadece Batı için geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Çin’de 13. yüzyıla ait kimi manzara resimlerine baktığımızda boşluğun yüzeyin neredeyse üçte ikilik bir kısmını kapladığını görürüz ve hiç de olumsuz anlamlar taşımaz. Aksine boşluk yeryüzündeki nesneleri doğuran bir dölyatağı gibidir (bkz François Cheng, Boşluk ve Doluluk, İmge Kitabevi). Boşluk, Taocu metinlerde karşımıza çıkan ve çokluk anlamına gelen “on bin varlığı” doğuran dinamik bir öğedir ve kaos ile eş anlamlıdır. Batı’da ise kaos, dolayısıyla boşluk, içinde taşıdığı henüz biçimlenmemiş, gizil kuvvetlerle mevcut düzeni bozacak bir baş belası olarak egemen aklın korkulu rüyasına dönüşmüştür.
 
Boşluktan korkan ve kent içindeki boşlukları ya fiziksel olarak dönüştürerek ya da medya aracılığıyla şiddet söylemi yayarak kullanım dışı bırakan bir iktidar var karşımızda. Boşluğun nelere gebe olduğunu ve kendi nesneler düzenini yıkacağını bildiği için mekânı boşluk bırakmaksızın örgütleyerek, hareketlerimizi ve düş gücümüzü kontrol altına almaya çalışıyor. Toplumsal ilişkilerin bir dölyatağı olarak sokaklardan korkan iktidar çareyi sokakları açık hava AVM’lerine dönüştürmekte buluyor. Ya da sokaklar, Ali İsmail Korkmaz’ların dövülerek, Berkin Elvan’ların kafasından vurularak öldürüldüğü tekinsiz mekânlar olarak yeniden kurulurken, kurtuluşu AVM’lere sığınmakta buluyoruz. Sokakları iptal ederken iktidar neredeyse her köşe başına kurduğu fare kapanlarıyla, AVM’lerle avlıyor bizi; bu ölüm mekânlarına sıkışmış halde, iktidarın kurduğu nesneler ve metalar düzenine teslim oluyoruz. Kentin boşlukları iptal edilirken kaçacağımız hiçbir boşluğun olmadığı tabut gibi, klastrofobik ortamlarda yaşamak zorunda kalıyoruz.
 
Fransız sanatçı Thomas Lamadieu kentin bu klastrofobik ortamında yine de kaçabileceği boşluklar keşfederek düş gücünü harekete geçiren uzamlar yaratıyor kendine. Yapıların çatılarının çerçevelediği gökyüzü boşluklarını balıkgözü lenslerle fotoğraflayıp bu “negatif uzamı” hayalleri için bir kaçış deliğine, ya da “pozitif uzama” dönüştürmeyi bilmiş. Nesnelerle, yapılarla tıka basa doldurulmuş bir ortamda iktidarın algı manipülasyonuna rağmen, farklı bir algıyla keşfedebileceğimiz, düş gücümüzü ve kudretimizi harekete geçirebileceğimiz boşluklar hep mevcut. Ve yasalarla, mekânsal düzenlemelerle boğucu ortamlar yaratan, yaşamı boğmaya çalışan iktidara rağmen, ütopyalarımızı gerçekleştireceğimiz bu boşlukları keşfetmek zorundayız. Bağrında gizil kuvvetler taşıyan sokakların ve Taksim’in boşluğundan “on bin varlığın” nasıl zuhur ettiğini ve bambaşka bir dünyanın nasıl kurulduğunu unutmadık. İktidar da unutmadı.
 
Not: Doğayı ve insanı iliklerine dek sömüren iktidarın, ölüm mekânlarına sıkıştırıp katlettiği Somalı madencileri ve tüm emekçileri de unutmayacağız. 

Etiketler: