10/08/2014 | Yazar: Tuğrul Erbaydar

Meseleyi bir zombi film senaryosu gibi algılamaktan kurtulmak için daha fazla bilgilenmeye ve ne olduğuna bakmaya çok ihtiyacımız var

Tuğrul Erbaydar | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Tuğrul Erbaydar
Bu meseleyi bir zombi film senaryosu gibi algılamaktan kurtulmak için daha fazla bilgilenmeye ve ne olduğuna bakmaya çok ihtiyacımız var
 
Başbakan Erdoğan’ın yeni-Osmanlıcılık illüzyonu çoktan çöktü. Onun kendisini büyük Ortadoğu lideri gibi sunmasını ülke dışında kimse çok da ciddiye almamıştı zaten. Ne Esad tehdit tonundaki haykırmaları dinledi, ne İsrail trajik biçimde sonuçlanan Mavi Marmara piyesi için Türkiye’den özür diledi. Mısır’da demokratik halk hareketi Erdoğan’ın Müslüman Kardeşleri ile cunta arasında ezildi; sonuçta Kardeşlerin kendisi de ezildi. Libya’da Türkiye, bir öyle - bir şöyle derken kimseye yaranamadı. Şimdi Suriye’de “Esad’la kankalık işe yaramadı, bari muhalefeti besleyelim de yeni bir iktidarı kendimize tabi kılalım” taktiği fiyaskoya yol açtı, Musul Konsolosluğumuz Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütünün karargahı haline geldi, baş-konsolos dahil 49 konsolosluk görevlisi IŞİD’in elinde haftalardır rehin konumunda.
 
Bu son gelişmeyle birlikte, “biz buralarda söz sahibi ülkeyiz” böbürlenmesiyle açılışını yaptığı Musul Konsolosluğu’ndaki diplomatları kurtarabilmek için araya tanıdıklar koyarak ricacı konumuna düşen hükümetin yeni-Osmanlıcılık politikasının tabutuna son çiviyi IŞİD çakmış oldu. Hükümetin Sünni mezhepçilik politikası ile Suriye’de Şii ve Alevileri etkisizleştirmeye yönelik bütün askeri ve siyasi girişimlerinin meyvelerini şimdi IŞİD topluyor. Şii camilerinin bombalanması, Şii Türkmenlerin hedef alınması karşısında hükümetin sessiz kalması, mağdurların sesi olma edebiyatının kofluğunu ortaya koyuyor. İç tribünlere yönelik alabildiğine sert Gazze açıklamaları ve kınamalar ise hâlâ devam ediyor.
 
Türkiye’nin artık kendisini İslam Devleti olarak adlandıran yeni bir komşusu var. Ama IŞİD’in nasıl olup da bu kadar kısa sürede bu konuma geldiğini anlamak ülkemiz basınına bakarak imkânsız gibi. Haberler ve yorumlara bakarsanız olayları zombi filmlerinden ayırt etmek zor. Hani insanlıktan çıkmış, beyinsiz, öldürmeye koşullanmış korkunç yaratıklar var ya, kalabalık sürüler halinde gelip kasabaları ele geçiriyorlar, iyi insanları yiyorlar. İşte o kadar bir haber ve yorum derinliği… 
 
IŞİD artık halifelik ilan etti. Türkiye sınırlarında şiddetli bir iç savaş sürüyor ve Türkiye’de destekçi kitlesi artıyor. Konsolosluk işgali ve rehineler sorunu sürüyor. Türkiye’de destekçi grupları, geniş katılımlı destek toplantıları, destekleyen web siteleri var. Türkiye’den ve Türkiye üzerinden bölgeye savaşmaya gidenlerin sayısı artıyor. Bu meseleyi bir zombi film senaryosu gibi algılamaktan kurtulmak için daha fazla bilgilenmeye ve ne olduğuna bakmaya çok ihtiyacımız var. Bu amaçla, derleyebildiğim bilgileri ve düşüncelerimi özetlemeye çalıştım.
IŞİD’in ortaya çıkışı
 
El Kaide, başlangıç olarak ABD tarafından Afganistan’daki Sovyet işgaline karşı desteklenmiş, Sovyetlerin yenilgisinden sonra ABD’ye karşı savaşmaya yönelen bir örgüt. Ancak, bugün Suriye’de El-Kaide bağlantılı iki ana grup olan El Nusra Cephesi ve IŞİD Afganistan kökenli değiller; Irak’taki Amerikan işgaline karşı savaş sürecinde Irak’ta ortaya çıkmış örgütler. 
 
2006 yılının Ocak ayında El-Kaide bağlantılı çeşitli küçük örgütlenmelerin bir araya gelmesiyle Mücahidin Şura Konseyi (Mujahedeen Shura Council) adlı bir şemsiye örgüt kurulur. Bu örgütün içinde, Irak El-Kaide’si (El-Kaide in Iraq)  dışında başka Selefi ideolojiye bağlı örgütler ve Selefi olmayan gruplar da yer alıyor. Bu örgütlerin kökleri ise Irak’taki Amerikan işgaline kadar geriye doğru uzanıyor.
 
Ebu Musab El Zarkawi 2000 – 2006 döneminde bu örgütlerin bazılarının kuruluşunda liderlik yapmış, ABD  işgaline karşı savaşmış, yaralanmış bir Selefi. Mücahidin Shura Konseyi’nin kurulmasında etkili bir isim. Irak El-Kaidesi, bu Konsey içinde merkezi bir konumda yer aldı ve eylemlerini Konsey adına gerçekleştirdi. Zarkawi, aynı yılın Haziran ayında ABD ordusunca düzenlenen bir saldırıda, sığınağında öldürüldü.
 
2006 yılı Ekim ayında, Irak El-Kaidesi’nin lideri Ebu Eyüp El-Masri, Mücahidin Şura Konseyi’ni de içine alan IİD (Irak İslam Devleti) adında yeni bir yapılanmanın kurulduğunu ilan eder. IİD bütünüyle Selefi ideolojiye bağlı olarak kurulan bir örgütlenme; içinde Irak El-Kaide’si ve 6 diğer Selefi örgüt bir araya gelirler.
 
IİD Irak’ın Bakuba şehrinde üslenir ve liderliğine (Emir) Ebu Ömer El-Bağdadi (asıl adı Hamit Davud Muhammed Halil el-Zawi) getirilir. Ebu Ömer El Bağdadi’nin, 1959 doğumlu olduğu, Irak güvenlik kuvvetlerinde yer aldığı, 1985’te Selefiliği benimsediği, 2000 yılından sonra Jaish al Taefa isimli örgütün liderliği yaptığı ve El-Kaide’ye bağlılığını ilan ettiği belirtiliyor. Hakkındaki bazı ABD raporları ise böyle bir kişinin hiç var olmadığı, Ebu Eyüp El-Masri’nin yarattığı hayali bir figür olduğu yönünde.
 
IİD, 2010 yılında, Ebu Ömer El Bağdadi’nin öldüğünü ilan eder. Bunun ardından, örgütün bugünkü lideri Ebu Bekir El Bağdadi (asıl adı İbrahim Avvad İbrahim Ali El Bedri) onun yerine geçer. Ebu Bekir El Bağdadi’nin 1971 Irak Samarra doğumlu olduğu ve ABD işgali sırasında cami imamlığı yaptığı, Saddam’ın safında Felluce’de ABD’ye karşı savaştığı, ABD tarafından 4 yıl esir tutulduğu, esirlik döneminde El-Kaide’ye katıldığı ve daha sonra Zarkawi liderliğindeki hareket içinde yükseldiği söyleniyor.
 
Suriye’de El Kaide bağlantılı iki örgütten biri olan El Nusra örgütünün kurulmasında da Ebu Bekir El Bağdadi’nin önemli katkısı var. Suriye’de iç savaşın başlamasından sonra Bağdadi, El Nusra’nın lideri olan Ebu Muhammed El Culani’yi kendine bağlı olarak kabul edip ondan biat etmesini isteyince Culani bunu kabul etmez. Bunun üzerine aralarında çatışmalar olur ve El Nusra’nın bazı liderleri hain ilan edilerek suikastle öldürülür. El Nusra örgütü bunun üzerine Bağdadi’yi El Kaide lideri Dr.Zevahiri’ye şikayet eder ve o da iki lideri 2013 Haziranında mahkemeye çağırır. Bağdadi mahkemeye gitmeyeceğini, lider olarak sadece Usame Bin Ladin’i tanıdığını ilan eder. Bin Ladin zaten 2011 yılında ABD saldırısıyla öldürülmüş olduğu için bu artık IİD’nin resmen El Kaide’den kopması anlamına gelir. Bunun ardından Bağdadi, Suriye’deki El Nusra’nın dağıtıldığını ilan eder ve militanlarını kendisine katılmaya çağırır; örgütün ismini de Suriye’yi de içine alacak şekilde IŞİD olarak değiştirir. Yabancı ülkelerden gelmiş olanlar başta olmak üzere, tüm El Nusra militanlarının üçte ikisi kısa sürede IŞİD’e katılırlar. Süreç içinde, diğer küçük cihatçı örgütlerden de gruplar halinde militanlar IŞİD’e bağlılıklarını açıklarlar. Böylece IŞİD Suriye’deki bugünkü güçlü konumuna ulaşır.    
 
İdeolojik temeli
 
IŞİD – El Kaide ideolojisi, Selefilik / Vahabik temelli, Kuran’ı koyduğu kuralların yorumlanmadan katı bir biçimde uygulanması gerektiğini savunan bir ideoloji. Sözcük olarak, halef olanlara değil selef olana (peygambere) bağlığı, İslami kuralların orjinal haliyle uygulanması gereğini ifade ediyor. Selefilere göre, İslam’ın İslam düşmanlarına karşı korunması dini görevlerin en başında gelir. Bu ideolojiye göre Şiiler, Aleviler, Hristiyanlar, Yahudiler ve dinsel bir inancı olmayanların hepsi kafirdir. Bazı Selefi gruplar (Takfiriler) kafirleri herhangi bir özel gerekçe olmaksızın öldürmeye hakları olduğuna inanırlar. İslam geleneğine göre kimin kafir olduğuna aslında ulemanın karar vermesi gerekirken; Selefi/Takfiri gruplar bu gelenekten ayrılır ve hem kimin kafir olduğuna kendileri karar verme hem de kafir olduğuna karar verdikleri kişileri öldürme hakkını kendilerinde  görürler. Aslında Selefilerin hepsi şiddeti savunmuyorlar ve Selefi ideolojiye bağlı cihatçı örgütlenmelerin şiddet ve öldürme konusundaki tutumları geniş bir spektrum üzerinde dağılıyor. El-Kaide bağlantılı örgütler bu spektrumun en fazla şiddet yanlısı ucunda yoğunlaşıyor. El-Kaide enternasyonalist perspektifli, yeryüzü Halifeliğini ilan etmeyi hedefleyen, network yapılanmasına sahip bir örgüt.  IŞİD ise El-Kaide bağlantılı örgütler arasında en fazla şiddet yanlısı uçta yer alıyor.
 
Suriye’de karşı karşıya gelen iki Selefi örgütün liderleri, Bağdadi ve Culani arasında esasen derin bir ideolojik farklılık yok. Ancak izlenecek yöntemler konusunda farklı düşünceleri var. Culani mücadelesinin odağını Esad’a karşı savaşmak ve onu devirmek olarak görürken, Bağdadi’nin önceliği kontrol sağlanan alanlarda devlet ilan etmek, buralarda bir düzen kurmak ve halifelik ilan etmeye odaklanmış. Bağdadi’nin bu yaklaşımı genel olarak El-Kaide ve ona bağlı bölgesel yapılarda kabul görmüyor. El-Kaide, El Nusra’yı Suriye’de kendisini temsil eden örgüt olarak tanıyor ve IŞİD’in IİD olarak Irak’ta lokalize olarak kalmasını istiyor. 
 
Ebu Bekir El Bağdadi hakkında senaryolar çeşitli. Onun aslında Beşar Esad’ın adamı olduğunu düşünenler olduğu gibi aslında ABD’nin adamı olduğu ve İsrail’i korumaya almak için ortaya çıkan bir hareket olduğunu ileri sürenler de var. Görünen o ki Türkiye’deki her stratejik analiz merkezi Bağdadi’yi kendi “düşman” tanımı içinde bir komplo senaryosuna yerleştiriyor. Hassam Derneği’nin web sitesinde yer verdiği bir “analiz”e göre de IŞİD’in asıl hedefi, Kuzey Irak’taki Türkiye’nin olası nüfuzunu engellemek üzere bölgenin Araplaştırılması. Komplo senaryoları bazen içinde doğruluk payı taşıyan, olayların perde arkasına işaret eden yaklaşımlar içerebiliyor. Ancak olayların gerçek sosyal ve siyasi dinamiklerini bu tip komplo senaryolarıyla açıklamak pek akılcı değil.
 
IŞİD, El-Kaide’nin Selefi ideolojisini olduğu kadar, enternasyonalist çizgisini de benimsemiş durumda. Bugün, dünyada çok geniş bir alandan militan toplayan bir örgüt söz konusu ve hedefleri bu devrimi diğer ülkeleri de alarak yaymak. Hedefte İstanbul’dan Roma’ya uzanan bir fetih süreci var. Örgütün adını İslam Devleti (İD) olarak değiştirmesi bu perspektifin ifadesi. Başka ülkelerden gelip IŞİD’e katılan cihatçı militanların ve bölgeden yeni katılanların bir kısmı bunu para için yapsa da katılanların önemli bir kısmının bunu ideolojik amaçlarla yaptığını da görmek ve bu katılımları hafife almamak gerek.
 
Devlet kurma süreci ve halifeliğin ilanı
 
2011’de Suriye’de başlayan, hükümete yönelik protestoların Esad tarafından şiddet kullanılarak bastırılmasından sonra giderek artan huzursuzluklar bugün bir iç savaşa dönüşmüş durumda. Muhalefetin başlangıçtaki görece kendiliğinden ve parçalı yapısı giderek Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve El-Kaide bağlantılı örgütler olarak kümeleşti. ÖSO görece çoğulcu yapıya sahip, içinde laik veya Müslüman Kardeşler çizgisindeki yapıları ve sol grupları barındıran bir koalisyon. Bu grubun eylemleri arasında da savaş suçu niteliğinde eylemler bulunmakla birlikte bunların genel yöntem olmadığı, az sayıda olduğu ve El-Kaide yapılarının uyguladığı sivillere yönelik sınırsız ve kör şiddet eylemlerinden farklı olduğu belirtilmekte. 
 
El-Kaideye bağlı gruplar ise ÖSO’nun liderliğini kabul etmediler ve mücadelelerini bağımsız olarak yürütmeyi seçtiler. Zamanla, bu iki cephe arasında yerel hakimiyet çatışmalarının artmasıyla, Erdoğan’ın bayraktarlığını yaptığı ve Batı ülkelerinin de başlangıçta prim verdikleri “Esad’ı bir an önce devirelim de...” stratejisi(zliği) yerini daha temkinli bir yaklaşıma bıraktı. Türkiye dışında hiçbir ülke artık Esad giderse sorun çözülür basitliğinde yaklaşmıyor konuya. Silahlı muhalefete yönelik sağlanan desteklerin önemli oranda El-Kaide bağlantılı (El Nusra gibi) örgütlerin eline geçtiği ve onların güçlenmesine yol açtığı anlaşıldı. Bu süreçte Suriye’deki El-Kaide yapılanması ciddi olarak güçlendi. Zaman içinde ÖSO ile El-Kaide’ye bağlı gruplar arasındaki çatışmalarda ÖSO kontrolündeki alanlar, silahlar ve insan gücü de El-Kaide’nin kontrolüne geçmeye başladı.
 
2013 yılının ortalarında, IİD’in El-Kaide’yle bağını koparıp Suriye’deki El Nusra’yı kendisine katması ve adını  IŞİD olarak revize edip, hakimiyet iddia ettiği alanı Irak ve Suriye olarak genişletmesi bölgede önemli bir dönüm noktası oldu. Bu hamlesinin ardından IŞİD, Suriye ordusu ile doğrudan çatışmaya girmekten uzun süre kaçındı. Daha çok devlet gücünün zaten kırılmış olduğu alanlardaki parçalı yapıyı birleştirerek, ÖSO  ve diğer muhaliflerle çatışarak ve onların kontrolü altındaki alanları, onların militanlarını ve silahlarını ele geçirmeye yöneldi.
 
Elde ettiği yeni güçle, IŞİD, en önemli ve büyük hamlesini Irak’ta yaptı. ABD tarafından önceki devlet yapılanmasının ve onun güvenlik güçlerinin dağıtılıp yerine kukla bir devlet yapılanması ve ülkesine her hangi bir bağlılığı olmayan bir ordu gücü bırakılmıştı. Bu tablo ilk bakışta ABD’nin istediğini yapmış olduğu görünümünü verse de bir fiskede dağılmaya da müsait bir yapıydı. Bu tespiti çok iyi yapan Bağdadi, 2013 sonlarında başlayan askeri atağını 2014 ortalarına doğru şiddetlendirdi ve bugün itibariyle Irak’ın çok sayıda kentini ele geçirmeyi başardı. Bu ele geçirme harekatı ile IŞİD aynı zamanda bu kentlerdeki askeri malzemeyi, bankalardaki milyarlarca dolar tutarındaki sıcak nakit parayı ve yeni militan katılımları için çok uygun potansiyel sağlayan büyük bir sivil nüfusun kontrolünü de ele geçirdi.
 
Şimdi, egemenlik kurduğu alanda, örgüt her anlamda bir devlet gibi hareket ediyor. Kamu düzenini sağlıyor, vergi topluyor, eğitim kurumlarını düzenliyor, işletmelerin olağan faaliyetlerine dönmeleri için uğraşıyor, petrol ihracatı yapıyor, kentsel dönüşüm uyguluyor ve bazı binaların (örneğin Şii türbe ve camilerin) yıkımına karar veriyor, fetvalar yayınlıyor, mahkemeler kuruyor, infazlar yapıyor. Şu ana kadar binlerce kişinin bu infazlarda öldürüldüğü biliniyor. Bu uygulamaların birçoğunun insanlık suçu olduğu çok açık; ancak bu durum örgüt için sorun teşkil etmiyor. Kurşuna dizme, cami dinamitleme gibi uygulamaların videolarını kendileri yayınlıyor ve bunu bir propaganda yöntemi olarak kullanıyorlar. Profesyonelce yürütülen bir iletişim stratejileri var ve varlıklarını görsel imajlarla ifade etmek ve isimlerini bir “marka” olarak yükseltmek üzere sistemli bir PR çalışması yürütüyorlar.
 
Devletleşme ile birlikte önemli bir adım 29 Haziran 2014’te Bağdadi’nin “Halife İbrahim” adıyla Halifelik ilan etmesiyle atılmış oldu. Aslında, El-Kaide örgütünün halifelik ilanı için öngördüğü süreç geniş katılımlı bir “Şura”dan geçiyordu. Dini liderliğin bu şekilde bir oldu bitti ile Bağdadi’ye kaptırılması El-Kaide tarafında kabul edilebilecek bir durum değildi ve karşılıklı yapılan açıklamalar bu konuda bir uzlaşının imkânsız olduğunu ortaya koydu. Bağdadi, Halifelik ilanından geri adım atmadı ve Halife sıfatıyla yeryüzünün tüm Müslümanlarını gelip İslam Devleti’nde yerleşmeye çağırdığını duyurdu. Yakın zamana kadar yapılan birçok yorumda IŞİD’in bölgede gerçek taban desteğinin aslında çok güçlü olmadığı, bu yüzden görünenin aksine, kalıcılığının fazla olamayacağı belirtiliyordu. Şimdi ise IŞİD bölgede kendi nüfusunu oluşturma sürecini başlatmış durumda. Dünyanın her yerinde, sosyal ve siyasal sorunların, ayrımcılığın, ırkçılığın posttravmatik öfkesiyle ve kinle ruhları dolmuş on binlerce potansiyel cihatçı, şimdi, eli tetiğe basarken en az titreyen, İslam düşmanlarına karşı nasıl savaşılacağını en net ortaya koyan, askerlerine başarıyı ve başarının maddi manevi nimetlerini tattıran liderin etrafında öbekleniyorlar.
Bugünkü durum
 
Bugün gelinen durumda IŞİD, Irak’ta yayılma sürecini devam ettiriyor. Kasabalar şehirler ele geçiriyor. Aktif olarak karşısında direniş gösteren sadece Kürtler var gibi, onlar da geriliyorlar ve son olarak Türkiye’den göç eden nüfusun yaşadığı Mahmur kampını da IŞİD ele geçirdi.
 
Bazı yorumcular, IŞİD’in bu kadar geniş bir alanda hakimiyet kurmasının onun en zayıf yanını oluşturduğunu belirtiyorlar. Askeri güç olarak Irak ve Suriye’de, aralarında Saddam’ın ordusundan subayların da yer aldığı  toplam 20 bin dolayında bir askeri güce sahip; ancak Türkiye, Avrupa ülkeleri, Çeçenistan, Bosna, Doğu Türkistan, Libya, Afganistan, Filistin gibi çeşitli ülkelerden gelen yabancı gönüllüler ve paralı askerlerle bu sayı artmaya devam ediyor. Türkiye’nin doğrudan IŞİD’e askeri destek yolladığına dair kesin kanıtlar olmamakla birlikte, en azından ÖSO üzerinden önemli miktarda askeri malzemenin IŞİD’in eline geçmiş olduğu düşünülüyor. Buna örgütün Irak ordusundan ele geçirdiği silahları da eklemek gerek.
 
Her halükarda IŞİD’in hakimiyet alanının genişliği, toplumsal desteğinin zayıflığı, hilafet ilan etmiş olmasının geniş kabul görmemesi, hatta tepki görmesi, sayısı fazlaca hızlı artan ve çok heterojen bir insan topluluğunu kontrol etmenin zorluğu gibi noktalar IŞİD’in zayıf yönlerini oluşturuyor.
 
Gelinen noktada, ABD ve liderliğindeki Batı ülkeleri için durup ne olduğunu anlamak için yeterli sürenin geçtiğini düşünebiliriz. Bugünlerde bazı askeri müdahaleler başlamak üzere. Lübnan kendi sınırlarında müdahaleye başladı. Türkiye’de de ABD’nin harekete geçmesine paralel bir kıpırdanma var. 
 
Muhtemelen sürece askeri olarak müdahale edilmesinin arifesindeyiz. IŞİD’in sağladığı bölge kontrolü belki askeri bir müdahaleyle kırılabilir. Bunun ne kadar kolay ya da zor olacağını kestirmek çok güç. Ancak, meselenin askeri müdahaleyle bitmeyeceğinin de çok iyi farkında olmak gerek. 
 
Ne yapmalı / Ne yapmamalı
 
IŞİD olayı, bir dizi kendine has özellikleri olan yeni bir fenomen. Bunun gösterdiği birkaç ana husus var:
 
1- Daha önceki askeri müdahalelerin bölgedeki eko-sistemi yıkmış olması IŞİD olayının ortaya çıkışının temelini sağlamıştır. ABD ve Batı ülkelerinin “terör” sorununu askeri müdahalelerle çözme doktrini bu noktada çökmüştür. Bazı ülkeleri “terörü destekleyen ülke”, “teröre ev sahipliği yapan ülke” diye yaftalayıp, oralara saldırıp, hükümetlerini değiştirip sorun çözme vandallığının dünyayı nerelere getirdiği artık görülmelidir. Kaldı ki çoğu kez bu müdahalelerin birincil motivasyonunun petrol vb zenginliklerin kontrolünü sağlamak olduğu bilinmektedir. Dünyanın zengin ülkeleri, dünyayı ateşe verip sonra kendi korunaklı alanlarında yaşamaya devam edemeyeceklerdir. Korunaklı alanlar giderek daralmaktadır.
 
Pentagon tarafından Haziran 2014’te yapılan bir açıklamada, Gazze’de Hamas’ı ortadan kaldırmanın sadece oranın eko-sisteminde IŞİD benzeri bir yapının ortaya çıkmasını sağlayacağı belirtiliyor. Bu açıklamanın söyleminde “eko-sistem” kavramının yer alması çok ilginç. Ümit edelim ki, ABD daha önce Irak’ta ve başka yerlerde uyguladığı aptalca ve eko-sistem yaklaşımından yoksun stratejilerle, beğenmediği yapıları ortadan kaldırarak sorunları askeri yoldan çözme yaklaşımının, sadece herkes için daha büyük sorunlara yol açmış olduğunu görmeye başlamış olsun. Irak’ta petrolün kontrolünü sağlamış ve kendi savaş lobisinin gözünü biraz olsun doyurmuş olmakla temel hedeflerine ulaşmış görünen ABD, aslında yaptığı müdahalelerle sadece Irak halkına ve bölge halklarına büyük zarar vermekle kalmadı; IŞİD’in, yerel bağışıklık mekanizmalarının ve doğal bariyerlerin ortadan kalkmasıyla ortaya çıkıveren bir fırsatçı enfeksiyon gibi ortalığı istila edivermesinin de temellerini atmış oldu. ABD’nin Suriye’deki iç savaş başlangıcında Erdoğan tarafından başı çekilen Esad’ı devirme lobisine prim vermesine karşın, sonradan bundan vazgeçmesi bu yönde iyi bir işaret. 
 
2- Varılan noktada, bu meselenin bölgenin kendi sosyal ve siyasal dinamikleriyle çözülmesini beklemek de artık gerçekçi değildir. “Her türlü dış müdahale yanlıştır” ilkesini şu andaki somut duruma bire bir uygulamak, bu örgütün Şiilere, Alevilere, Ezidilere yönelik soykırım yapmasına seyirci kalmak anlamına gelecektir. IŞİD hareketinin kendisinin zaten bir dış müdahale olduğu unutulmamalıdır. Bölgedeki insanların soykırıma terk edilmeleri kabul edilebilir bir durum değildir.
 
Ancak IŞİD’e yönelik nasıl bir müdahale yapılması gerektiği konusu bu yazının kapasitesini aşan, yanıtı zor bir konu. Askeri müdahale çok olumsuz sonuçlar verebilecek, başka hedeflere kolayca hizmet edebilecek bir yöntem. Sorunun askeri boyutunu yok sayan çabalar ise kısa vadede etkili olamayacaktır. Her hangi bir müdahalenin salt ABD ya da başka bir ülkenin kararı ve inisiyatifi ile yapılması büyük bir risk. Diğer yandan, BM Güvenlik Konseyi mekanizmalarının da çok iyi işlemediği ve insani kaygılar yerine büyük ülke çıkarlarına göre işlediği iyi biliniyor. Sonuç olarak, ne tür bir dış müdahale olursa olsun, bunun bölge halkının ve onun temsilcilerinin talep ettiği nitelikte, nicelikte ve zamanda olması, bununla sınırlı olması önemli.
 
3- İlkesel olarak, çözümün anahtarı çoğulcu demokrasi anlayışıdır. Türkiye’nin sadece yeni-Osmanlıcılık hayalleri değil, Sünni mezhepçilik ve etnik milliyetçilik eksenli politikaları da iflas etmiştir. Bu şablonların hiçbirisi bugünkü gelinen noktayı iyi açıklama ve çözüm geliştirme gücünde değildir. Hatta bu şablonların hepsinin bugün gelinen noktada az ya da çok payı vardır. Kimlik siyasetlerinin her biri toplumları başka bir çıkmaza götürmektedir.
 
Suriye’de ve Irak’ta çoğulcu bir siyasal yapının gelişmesini mümkün olan her yolla desteklemek gerek. Bugün için IŞİD’in soykırımına varan askeri eylemleri zaten bir dış müdahale özelliği taşımaktadır ve buna bir şekilde dur denilmesi zorunluluktur. Ancak, bunun araçları ne olursa olsun, yaklaşım olarak batının güçlü ülkelerinin masa başında etnik ve dini çoğunluklara göre yeni haritalar çizerek, öyle olmadı şunu deneyelim şeklinde projeleriyle bir yere varılmayacağı açıktır. Suriye ve Irak halklarının sadece cemaatlerden ve ulusal kimliklerden ibaret olmadığını görmek gerekir. Bu ülkelerde, çok güçlü olmamakla birlikte, dini ya da etnik temeli olmayan siyasi yapılar, örgütler var; sendikalar, sivil örgütlenmeler var, demokratik bir ülkede yaşamak isteyen, özgürlük isteyen insanlar var. Kimlik temelli çözüm arayışları bunların tümünü görmezden gelmek ve çoğulcu çözümlerin önünü kesmek anlamını taşıyor. Suriye’de ve Irak’ta, belirli bir egemen kimlik temelinde çizilecek her yeni siyasi harita, yeni ve bitmeyecek sorunları da beraberinde getirecektir. 
 
ABD’nin ve Avrupa ülkelerinin “ılımlı İslam” türünden küresel projeleri bir kenara bırakması gerekiyor. “Ilımlı İslam” kavramı şiddet ve terörden uzak ya da ABD liderliğindeki dünya kapitalist sistemi için “zararsız” bir İslam’ı kastediyor. Ancak, Ortadoğu’ya yakıştırılan bu kavram, temel vurgusu din temelli olan bir rejime işret ediyor ve çoğulculuğu ya da demokrasiyi dışlıyor. Oysa çoğulcu değerler temelinde ve insan hakları odaklı bir yaklaşıma gerek var. Hem Orta Doğu ülkeleri ve Türkiye’de hem de ABD ve Avrupa ülkelerinde. ABD ve Avrupa ülkelerinin kendi toplumları içinde islamofobiyi ve her türden ırkçılığı önlemeleri bir zorunluluk. Kendi ülke kimliklerinin derinine sinmiş olan “Hristiyan devleti” olma haliyle yüzleşmeleri, gerçek anlamda çoğulcu bir toplum anlayışı içinde kendi toplumlarını kucaklayabilmeleri gerekli. Bugün IŞİD’e gönüllü olarak katılan birçok kişinin yarın ülkelerine geri dönecekleri ve orada bu deneyimi çoğaltmak için çalışacakları kesin.
 
4- Türkiye’nin bölgeye yönelik yeni-Osmanlıcı ve mezhepçi eksendeki müdahaleleri sadece bölge için değil, Türkiye için de tehditler oluşturuyor. Çeşitli eksenlerde, ulusal, etnik, mezhepsel vb kutuplaşmalar Türkiye’yi zaten gerdikçe geriyor. Hem Türkiye içinde, hem de bölge ülkelerinde çoğulcu demokrasinin gelişmesi birbirini besleyecek süreçler olacaktır. Kimlik temelli her türlü doktrinin çıkmaz yol olduğu görülmelidir.
 
Çoğulcu demokrasi, iktidarın kimde olduğu sorusundan çok iktidar kimde olursa olsun farklı kesimlerin insan haklarının ne durumda olduğu sorusuna odaklıdır. Kimliklerin yok sayılması değil, egemen kimlik ideolojisinin reddedilmesidir. Bugünkü Cumhurbaşkanlığı seçiminde karşı karşıya gelen eğilimleri bu yönden okumak gerekiyor. Sol ve sosyal demokrat kesimlerin islamofobik tutumlarını geride bırakıp, “muhafazakâr demokrat” diye tanımlanabilecek kesimlerle, yani temel referansı demokrasi olan muhafazakârlarla işbirliği yapması önemlidir. Bu, çoğulcu demokrasi yaklaşımına açılan bir kapı olarak umut veren bir olgudur. 
 
Türkiye’nin siyasi tercihleri Ortadoğu sorununa yaklaşımında belirleyici olacaktır. Ortadoğu’da yaşananlar da şu ya da bu şekilde Türkiye’yi derinden etkilemeye devam edecektir.
 
(Bu satırları blogda paylaşmak üzereyken, basın kanalları IŞİD’in mevzilerine yönelik ABD hava müdahalesinin başladığı haberini vermeye başladı.)
 
Kaynaklar:

Etiketler:
Nefret