09/08/2011 | Yazar: Erdal Partog

Ütopya batı geleneği içinde devlet üzerine düşünülmüş bir zihin pratiğidir. Batıda nasıl bir devlet sorusuna Platon’dan beri çeşitli cevaplar aranmış ancak herkesin ortaklaştığı tek bir ütopya tek bir cevap bulunamamıştır.

Erdal Partog | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Erdal Partog

Ütopya batı geleneği içinde devlet üzerine düşünülmüş bir zihin pratiğidir. Batıda nasıl bir devlet sorusuna Platon’dan beri çeşitli cevaplar aranmış ancak herkesin ortaklaştığı tek bir ütopya tek bir cevap bulunamamıştır. Hiçbir toplum ne adına olursa olsun total bir mutluluğu elde edememiş, elde edilen mutluluklar da süreklilik kazanamamıştır. Bu yüzden farklılıkları bir arada tutan laik demokrasi insanlık deneyiminden çıkarılan en iyi devlet yönetimi olarak kabul edilmiştir. Demokrasi konusunda derinleşen devletler vatandaşlarının taleplerine karşılık verebilmiş halk daha mutlu yaşayabilmiştir. Diğer taraftan demokrasi ile yönetilmeyen devletler ise vatandaşlarının acı çekmesine neden olabilmiştir. Tabii ki buradan herkese uyacak tek bir demokrasi elbisesi biçme derdimizin olmadığını söylemeliyiz.

İnsanların huzur içinde yaşamadığı devlet sistemlerinin de var olduğu günümüzde bazı demokratik devletler kendi halklarının daha mutlu ve huzur dolu bir hayat sürmesi için çaba harcamaya devam ediyor. Ancak dünyada hala bir bütün olarak huzuru ve mutluluğu bulmuş değiliz. Çünkü hala bazı devletler din adına ya da modern ilkeler adına kendi halkları üzerinde baskı kurmaya devam ediyor.

Arap coğrafyası bir grup azınlığın neyi nasıl yapılacağına halk adına karar verme yetkisini tek başına, sonsuza dek elinde bulundurma aşkının bir yansımasıdır. İnsanın değişime ve dönüşüme açık olan varlığının kısıtlanması modern ilkeler ve dini yasalar adına baskı altına alınmasıdır. Bugün Arap Baharı denilen şey de bu ceberut devlet biçimlerine karşı bir isyandır.

İran molla rejimi de dini yasaların uygulandığı totaliter rejimlerden bir diğeridir. Totaliter rejimlerin temel dayanağı halkı adına konuşmak, halkı adına düşünmek ve karar vermektir. Totaliter rejimler halkın gönlünden geçeni değil korku altında yaşamak zorunda kalan halkın dışa vurduğu göstermelik taleplerin sözcülüğüne soyunmuşluğun adıdır. Böyle devletler laik demokrasi ile yönetilmeyen devletlerdir. Bu tip devletlerde ya modern ilkelerin hâkim olduğu bazı batı demokrasilerinde toplumun bir kesimi hep öteki olarak kalmıştır. Çünkü yasalar ötekilerinin de yasası olmamış sadece belli bir tebaanın ya da seçkin azınlığın yasası olmuştur.

Bu nedenlerden dolayı tek başına ütopyaların çizdiği mutlu toplum tasarımları oldukça sorunludur. Çünkü bir halkın nasıl mutlu olacağına karar vermenin kibrini taşır. Bazı İslamcıların ‘herkes İslami kurallara göre yaşarsa her yer cennet olur’ anlayışı ile modern ütopyaların toplum mühendisliği aynı kibrin uzantısıdır. Maddenin değişmez olduğuna, sanıların gerçek olduğuna inanmanın siyasi sonuçlardır. Bu türden devletleri savunalar için toplum değişen ve dönüşen, bir başka anlamda özne-nesne ilişkisi içinde olmayan bir yapıdır yani katı değişmezdir. Her şey sabit, değişmez varlık ötesi yasalara ya da modern aklın yasalarına dayanır.

İyiliği ve mutluluğu halkı adına kullanma yetkisini elinde tutan yönetimler nasıl iyi ve mutlu yaşanacağını halkına sormadan halkı adına karar verip onlar için yol haritasını çizen kibirli siyasetçilerdir. Ancak kibir her zaman iyi ve mutlu karşısında yenilgiye de mahkûmdur. Çünkü insanın varlıksal özü değişimden ve dönüşümden yana bir mutluluk çizgisidir. İnsanların vazgeçmediği şey iyi ve mutlu yaşam potansiyelidir. Bunu tersine halkı adına halkı yönetmek isteyen bir grup tepeden inmeci ya da din adamı demokrasinin değil monarşi ya oligarşinin bir temsilcisi olmaktan kurtulamayacaktır.

Bugün bazı İslamcıların hala ayetlere ve sünnete bağlı kalarak bir İslam demokrasisi düzenleme çabası içinde olduklarını biliyoruz. İslamcı düşünürler için de dini yasalar insani yasaların ötesinde bir yerdedir.  Bundan dolayı bazı İslamcılar insan yasasına tabii olmaktansa ölmeyi yeğlemeyi tercih edilebilmiştir. Allah ya da din adına ölümü göze alabilmiştir. Bazı İslamcılar için bu yasaları insanların değiştirmesi söz konusu değildir. Değiştirilmesi teklif bile edilemeyen yasalardır! Sadece yorumlanabilme şansına sahip olunabilecek yasalardır.

Bundan dolayı bazı İslamcıların laik demokrasi karşısında olmalarının nedeni dinlerinin onlara emir ettiği dünya düzenini yaşamak ve yaşatmak gayesidir. Ancak anlayamadıkları şey bu dünyada herkesin aynı olmadığı gerçeğidir. Müslümanlar bile bu kadar kendi içinde farklıyken İslam dışı yaşamların farklılığı karşısında İslam demokrasini savunanları çok da gerçekçi değildir. Yine de bu çevreler bütün insanlık adına konuşma hakkından vazgeçmiş değillerdir. Çünkü İslam demokrasinin herkese eşit davranacağına inanç tamdır. Kur’an-ı Kerim yasalarının her şeyin; siyasetin, felsefenin ve ekonominin üzerinde olduğuna inanırlar.  

İslam ütopyasının yaşanması için bütün İslamcıların İslam yasalarına uyması şartını ararlar. Yani teolojik yasa mutlu olmak için yeterlidir. Bu akıl yürütme Sovyet sosyalistlerinin akıl yürütmesine benziyor. Sosyalistler bile ütopyalardan çoktan vazgeçti. Bugün ütopyalardan vazgeçmeyen bir tek İslamcılar kaldı. Bazıları hala İslami demokrasiye dayanan bir ütopyanın olabileceğini düşünüyor.

İslamcılar, İslam’ın gereklerini yerine getirdikleri takdirde her şey güllük gülistanlık olacakmış. Buna inan ve bu düşünceyi yayanlar da mürekkep yalamış dini âlimlerden başkası değil. İşte sorun da bir grup dini âlimin halka nasıl yaşayacağını söyleme sevdasının ötesine geçip halkı nasıl yaşayacağına dair zorlamasıdır. Maalesef bugün bile dini âlimler hem yasayı yorumlayan hem de uygulayan hem de ceza veren iktidar aşkından vazgeçmiş değildir. Değişmez yasaları yorumlayanlar halk adına yorumlama yetkisini elinde bulunduran mutlu bir azınlıktan başkası değildir.

İktidarı elinde tutan bu azınlık halkı cahil gören azılıktır. Modern ilklerden yola çıkan gelenek halkı nasıl cahil görüyorsa dini âlimler de Kur’an-ı Kerim yasalarından yola çıkarak halkı cahil görüyor. Her ikisi de halka ayar verme konusunda kendini yetkilendirmiş sanıyor. Molla rejimi su savaşı yapan gençlere ayar verirken modern ilke uygulayıcıları türbana ayar veriyor. Modern ilkelerin İslamcıları ötekileştiren tavırlarını kıyasıya eleştirenler İslamcıların kimleri ne adına ötekileştirdiğinin farkına bile varmak istetmiyor.

Bugün aleviler camiyi ibadet yeri olarak kullanmadığı için bazı İslamcılar Alevileri İslam içinde görmeyebiliyor. Sanki tek doğru İslam anlayışı onunki gibi kibirleniyor. Bu kibir bazı sosyalistlerin kendini tek gerçek sosyalist zannetmesine benziyor.

Bugün geldiğimiz noktada sadece askeri vesayeti ortandan kaldırmak ile derin demokrasinin yerleşeceğini düşünenler eksik düşünüyorlar. Çünkü İslamcıların da kendi inançlarını özgürce yaşayabileceği bir ülke olabilmemiz için bazı İslamcıların düşündükleri gibi İslami demokrasiye değil laik demokrasiye ihtiyacımız var. Bunun da yolu laik demokrasiye herkesin vatandaşlık bağı ile bağlı olmasının koşullarını aramaktan geçiyor.

Yeni anayasa tartışmalarının döndüğü bir süreçte devleti düşünürken tüm toplumsal kesimleri işin içine katmak ve kimseyi dışarıda bırakmamak gerekir. Herkesin yeni anayasayı düşündüğü bir ülkede vatandaşlık ve demokrasi arasında bağı bütün kimliklere eşit mesafede kurmak derin demokrasinin yerleşmesi için elzemdir.

Bunu başarabilmek için herkesin kendi hakkını devletten isterken çoğunluk sendromundan kurtulması gerekiyor. Şöyle ki İslamcılar ne kadar dini evliliklerin resmiyet kazanmasını demokratik bir hak talebi olarak görüyorsa eşcinsellerin de evlilik talepleri o kadar haktır. Bu talepler birbirini yok eden şeyler de değildir. Ancak bazı İslamcı kesimler kendi dini inançlarının yasalarına bakarak eşcinselliği bir sapıklık olarak görüp dinden çıkıp demokrasi ile yönetilen bir devlete ayar vermeye kalkarsa bunun adı demokrasi olmaz. Bu anlayış tek yasanın din yasası olduğunu zannetmelerinin aldatmacasına dayanır. İslam demokrasinin temel çıkmazını bu anlayış oluşturur. Çünkü laik demokrasi ile yönetilen bir ülkede hala demokrasiyi İslam demokrasi şekline büründürmeye çalışmak sanıdan başka bir şey değildir. Siyaseti din ile karıştırmaktır. Yine de toplumun çoğunluğu doğru olanın İslam demokrasi olduğunu düşünüyorsa bu yönde bir anayasa yapmaya azınlıklara rağmen kalkışırsa buradan bu topraklardan barış ve huzur çıkmayacaktır.

Bazı İslamcıların laik demokrasiyi içine sindirmeden kendilerine hak gördükleri şeyi başkasına hak görmemelerini dini inançları gereği tabii ki anlayabilirim ama demokratik bir devlette derin demokrasi olarak anlayamam ve tasvip edemem. İslamcılar eğer eşcinsellerin de evliliğine tamam demeseler de o da onların talebi diyebilecek bir yere gelebiliyorsa o zaman bir demokrasiden bahsedebiliriz. Çünkü söz konusu devlet ve siyaset olunca bu eşitliği gözetmek ve korumak zorundayız. Yok siz sapıksınız biz değiliz onun için bizimkisi hak sizinki değil diyebilecek kadar bazı İslamcılar kibirleniyorlarsa devlet yasaları ile din yaslarını eşit görüyorlarsa bu bir din sorunu değil demokrasi sorunudur.

Bu anlamda demokrasi sadece çoğunluğun taleplerini değil azınlığın da taleplerini laik devlet anlayışı içinde kalarak karşılayabilen sistemin adıdır. Yoksa dini kurallara göre yaşamak istiyorum diyen varsa yeni anayasa ile özerk yönetim talep edip isteyenler şeriat yasalarını kendi özerk yönetiminde uygulayabilir. Diğer taraftan da Komünistler de Dersimde komünist bir özerklik ilan edebilir. Kürtler Diyarbakır’da özerklik ilan edebilir. Bütün bu özgürlüklere evet diyebilen bir demokrasiden bahsediyoruz.

Bütün bunları kabul etmeyenler hayır özerklik yetmez tüm dünyanın kurtuluşu bizim elimizdedir diyorlarsa işimiz var demektir. İslami bir evrensellik anlayışı ile tüm insanlığı selamete çıkaracaklarını iddia etmek siyasetten anlamamaktır. Bu yüzden üst bir laik demokrasi anlayışında herkesin uzlaşması siyaset adına oldukça önemlidir. Bütün özerliklerin ve otonomların üstünde laik demokrasi barışın da bir yoludur.

Halkın demokratik katılımı ile yerelden bir demokrasi tabii ki merkezi demokrasilerden her zaman iyidir. Bu durumdan endişelenmeye gerek yok. Yeni anayasa her kesime özgürlük sağlayacak bir anayasa olmalıdır. Herkese eşit ama bir o kadar yakın mesafede bir devlet olmalıdır. Türkiye böylesine bir demokrasi ile ayakta kalır barış içinde yaşayabilir. Yoksa herkes karşısındakini kendine benzetmeye çalıştığı sürece buradan ne demokrasi çıkar ne de barış çıkar.

Siyasetçini görevi, halk yerelde ne istiyorsa nasıl bir yönetim biçimi istiyorsa onu sağlamaktır. Uluslararası insan haklarına ve sözleşmelere bağlı kalarak hatta bu belgeleri insanların mutluluğu yönünde geliştirerek tüm halkı için eşit ve özgür kullanmaktır.

Ancak şöyle bir gerçek daha var ki sadece kendi iktidarını düşünenler herkesi kendi hâkimiyeti altına alma hevesini ellerinden bırakmak istemezler. Bu yüzden bazı İslamcıların Türkiye’de yaşayan Müslüman yüzdesine bakıp her Müslüman böyle olmadır diye bir devlet yasası çıkarmaya çalışırsa bunun adı ne olursa olsun ister din yasası ister ideoloji yasası mutluluktan ve iyilikten uzak yasalar bütününden başkası olmayacaktır. Sadece İslam içindekiler mutlu olurken ötekiler hep mutsuz kalacaktır.

Bu yüzden AKP’nin düşünmesi gereken şey kendi doğrularını tek doğru olarak görmek yerine herkesin bir doğrusu olduğunu kabullenmesidir. Benim doğrum ve inancım en iyisi diyenler kibirli siyasetçilerden başkası değildir. Kibir insanlığın en büyük düşmandır. Umarım demokrasiyi içselleştiririz de kibirden uzak mutlu bir toplum için iyi bir anayasa yaparız. Umut ediyoruz ki Kürtler, İslamcılar, Aleviler, Türkler, Eşcinseller, Travestiler, Ateistler, Kadınlar, Sakatlar, İşçiler, Öğrenciler ve Yaşlılar derin laik demokrasi içinde devlete hem çok uzak hem de çok yakın bir eşitlik içinde yaşamlarını sürdürebilsin. 


Etiketler:
Nefret