14/03/2012 | Yazar: Rahmi Öğdül

Kadın cinayetlerini konu alan ‘Katilsen Erkeksin’ sergisinde Sanatçı Saadet Sorgunlu erkekleri tarafından öldürülen kadınların kanını herkese bulaştırarak sorumluluğu erkek egemen topluma yayıyor.

Kadın cinayetlerini konu alan “Katilsen Erkeksin” sergisinde Sanatçı Saadet Sorgunlu erkekleri tarafından öldürülen kadınların kanını herkese bulaştırarak sorumluluğu erkek egemen topluma yayıyor. Sergide estetik kaygıları arka plana iterek sanatın toplumsal-politik mücadeleden ayrılamayacağını görüyoruz
 
Beyaz kadife kaplı, üzerinde seni seviyorum yazan, mezar taşını andıran bir panodan sızan kan zeminde bir kan gölüne dönüşmüş. Galeride dolaşanların ayaklarına bulaşıyor bu kan. Az önce bir erkek tarafından öldürülmüş bir kadının ölü bedeninden sızıyor. Ayaklarımıza bulaşan bu kanı her yere taşıyoruz. Yürüdükçe kanlı ayak izlerimiz karmaşık bir örüntü oluşturuyor zeminde. Sanatçı Saadet Sorgunlu erkekleri tarafından öldürülen kadınların kanını herkese bulaştırarak sorumluluğu erkek egemen topluma yayıyor;  kimsenin masum olmadığını, nefret cinayetlerinden herkesin sorumlu olduğunu vurguluyor. En çok da sırtından bıçaklanmış ve şiddet görmüş kadın fotoğrafını tüm çıplaklığıyla yayınlayan Habertürk nezdinde basına bulaştırıyor bu kanı. Basında çıkan bu kadın fotoğrafının yer aldığı mezar taşını andıran panonun altına Fatih Altaylı’nın fotoğrafını bir dip not olarak yere sermiş. Diğer on mezar taşını da benzer şekilde düzenlemiş sanatçı; üzerlerinde yer alan öldürülmüş kadın fotoğraflarının yer aldığı panoların dibinde katilleri erkekler serili yere.  Serginin başlığı “Katilsen Erkeksen”, zaten yeterince açıklıyor her şeyi. Bir çoğunluk olarak normu belirleyen erkek yasasının, patriarkanın ürettiği katilleri sorguluyor sanatçı; Hrant Dink’in cenazesinde konuşan Rakel Dink’in sözleri çınlıyor kulaklarımda: “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiç bir şey yapılmaz kardeşlerim!” Egemen anlayıştan, normdan sapanları doğru yola getirmek üzere bir erkekten katil yaratan yasanın namus infazları gündelik bir olgu haline geliyor; sadece toplumsal cinsiyetin sınırlarını sabitlemekle kalmayan, aynı zamanda toplumsal düzenin kurulu hiyerarşisini de koruyan namus kavramı doğrudan iktidarla ilişkili ve sınıfsal mülkiyet ilişkilerine de eklemlenen bu kadim erkek yasasını sorgulamadan hiçbir şey yapamayız kardeşlerim. Farklı olana yönelik bu şovenist tavrı sorgulamadan, Nietzsche’nin deyişiyle değerleri yeniden değerlendirmeden toplumsal değişim ufukta görülmüyor.

‘FAŞİST OLMAKTAN SAKINMANIN YOLU SİYAH OLMAK’
Güney Amerika’daki ırkçılığa vurgu yaparken William Faulkner ne demişti: “Bir faşist olmaktan sakınmak için siyah olmaktan başka seçenek yoktur.” Fluxus’un isim babası sanatçı George Maciunas’ın, bir piyanonun tüm beyaz tuşlarını çivileyip siyah tuşlarını serbest bıraktığı 1970 tarihli “piano piece” adlı işini Faulkner’in saptamasıyla birlikte okumak gerek. “Eylemlerimiz, sosyo-politik mücadeleden ayrı düşünülürse bütün anlamını yitirir” diyen ve piyanonun beyaz tuşlarını çivileyen Fluxus sanatçısı George Maciunas ile ırkçılık karşısında siyah olmaktan başka çare görmeyen Faulkner; her ikisi de bir oluş yaşayabilmek için minör (azınlık) olmak gerektiğini hatırlatıyorlar bize. Standardı, normu belirleyen beyaz-erkek bir çoğunlukta devrimci bir oluş ancak minör olmaktan geçiyor. Normu belirleyen erkeğin oluş yaşaması ancak bir minör oluşla (kadın-oluşla) mümkün.

Ayakkabımın tabanlarına bulaşan kan izleriyle Karşı Sanat’tan çıkıyorum. Arter’de “Siyaha Özgürlük” başlığını taşıyan bir ses enstalasyonu var. George Maciunas’ın ‘Piano Piece’ adlı yapıtından esinlenen Erdem Helvacıoğlu’nun gerçekleştirdiği kompozisyon bir ses enstalasyonu olarak sunuluyor galeride; bir köşede Mauciunas’ın beyaz tuşları çivilenmiş piyanosu. Helvacıoğlu da sadece bu siyah tuşları ve çok farklı gündelik nesneleri kullanarak gerçekleştirmiş kompozisyonunu. Geçmişte pek çok müzisyene ve sanatçıya esin kaynağı oluşturmuştu Maciunas. New Yorklu avangard müzik topluluğu Sonic Youth, yine George Maciunas’dan esinlenerek bir piyanonun tüm tuşlarını tek tek çivilemişler ve sonunda piyanoyu tahrip etmişlerdi. Bu performanslarının ses kaydını 1999 tarihli SYR4: Goodbye 20th Century albümlerinde ‘Piano Piece #13 (Carpenter’s Piece) (George Maciunas) başlığıyla yayınladılar. Katalogda yer alan yazıda Helvacıoğlu’nun gerçekleştirdiği “Siyaha Özgürlük” performansının “bir başka Fluxus projesi daha” olmadığı vurgulansa da sanatı toplumsal bir olgu, bir değişim dinamiği, bir devinim çabası olarak algılayan Fluxus’un ruhu hala aramızda yaşıyor. Sanattan daha çok hayatı değiştirmeye yönelik Fluxus’un çabası sanatın sınırlarını da genişletmişti.

Saadet Sorgunlu’nun kadın cinayetlerini konu aldığı “Katilsen Erkeksin” sergisinde de Fluxus’un ruhunu hissediyoruz. Estetik kaygıları arka plana iterek sanatın toplumsal-politik mücadeleden ayrılamayacağını gösteriyor bize. Sadece kadınlara değil, eşcinsel olsun, etnik olsun tüm farklı olanlara yönelik nefret söylemini üreten bir norm olarak erkekleri ya da sanatçının değişiyle katilleri yerlere çivileyerek siyaha, minör olana hareket alanı açıyor. Beyazın göz kamaştırıcı eril yasasından sıyrılmak ve oluş yaşamak için tüm olasılıkları, farklılıkları içinde barındıran siyah olmaktan başka seçenek var mı?

Saadet Sorgunlu’nun “Katilsen Erkeksin” sergisi 24 Şubat’a kadar Karşı Sanat’ta, Erdem Helvacıoğlu’nun “Siyaha Özgürlük” ses enstalasyonu ise 26 Şubat’a kadar Arter’deydi. 

Etiketler: