14/06/2013 | Yazar: Rahmi Öğdül

Merkezi hiçe sayıp kendimizi olumlayacağımız bir alan yaratmak yerine, durmadan merkezin tavırlarına göre konumlandırıyoruz kendimizi.

Merkezi hiçe sayıp kendimizi olumlayacağımız bir alan yaratmak yerine, durmadan merkezin tavırlarına göre konumlandırıyoruz kendimizi.

Her sokak sanatçısının ya da merkezin dışında kalan sanatçının bir gün keşfedilip bir müzayedede yüksek fiyatlardan alıcı bulma düşü var mıdır? Bilemiyorum ama tanınmadan önce sokaklarda grafiti yapan ve Andy Warhol tarafından keşfedilen Jean-Michel Basquiat’nın geçen hafta Christie’s müzayede evinde 48.8 milyon dolara satılan “Dustheads” adlı tablosu böyle bir düşü kışkırtmak için yeterlidir sanırım. Piyasa koşullarına göre belirlenmiş bir beğeniye, sanatın ticari bir meta olarak alınıp satılmasına karşı altmışlarda sanatçılar tarafından gösterilen tepkinin yerini günümüzde, hiç sorgulamadan mevcut ekonomik ilişkilere eklemlenme almıştır. Andy Warhol’un yolunu izliyor sanatçılar: “Sanat yaptıktan sonra pazarlama sanatına girdim. Bir tür sanatçı işadamı ya da pazarlama sanatçısı olmak istiyorum.” Sanatçı bohem giysilerini çıkarmış ve sırtına reprezantların lacivert takım elbiselerini geçirmiş; sanat ticari bir faaliyet alanına, sanatçı da bir satış elemanına dönüşürken piyasanın belirlediği değerler sisteminin dışı görünmez olmuştur. Mevcut ekonomik sistemin içinde hareket ederken büyük meblağların düşünü ister istemez kuracak, bir gün şan ve şöhrete ulaşacağı düşüyle hep merkeze oynayacaktır.

Bireysel muhalif karşı çıkışlarda bile merkez belirleyici bir rol oynamaktadır. Kıyıda yer alan sanatçı sürekli merkezin hamlelerine yanıt vermeye çalışırken, merkezin oyununa katılıp merkezin diliyle yanıtlar verir, merkez olmadan yaratıcı bir alan yaratabilme erkini hep ıskalar. Merkez ve kıyı mantığından çıkıp yaratıcı bir düzleme geçmek, her ne kadar zahmetli olsa da, geleceğe ertelediğimiz değerlerimizi, toplumsal düşlerimizi hemen şimdi gerçekleştireceğimiz bir alan yaratabilir bize. Merkezi hiçe sayıp kendimizi olumlayacağımız bir alan yaratmak yerine, durmadan merkezin tavırlarına göre konumlandırıyoruz kendimizi. Egemen anlayışa eklenenler ve merkezi eleştirir gibi yaparak merkezde olmanın düşünü kuranlar. Başka bir anlayış oluşturabilmek için merkez ve kıyı ikiliği üzerinden düşünmeyi bir kenara bırakıp, etkin bir kuvvet olarak kendi alanlarımızı yaratmalıyız. Şirketleşen bir dünyada şirketlerin kurumları ve kurallarıyla düşüp kalkmadan kendi performanslarımızı gerçekleştirmeliyiz.

Performanslar görünmez hale gelmiş sanat ve piyasa ilişkisini, egemen anlayışı tüm çıplaklığıyla görünür kılmaya yarıyor bazen. Meta toplumunda hepimizin fahişe olduğunu, kendimizi yabancılara sattığımızı söylemişti Benjamin. Şükran Moral’ın tartışmalı ve sevişmeli performansı, sanatçının fahişeliğini, galeri sahibinin muhabbet tellallığını açık etmişti örneğin. Kamusal Direniş grubunun Bienal karşıtı performatif eylemleri ise şirketlerle düşüp kalkan ve şirketleşen bir sanatın demokratik bir ortama tahammül edemediğini gözler önüne serdi. Eylemciler şirketleşen sanat alanından apar topar atılırken, geçen hafta sosyal medyaya düşen bir habere göre bir işçi, sınıfsal konumunu gösteren boyalı giysileri yüzünden avm’ye alınmamıştı. Andy Warhol’un sorusu yanıtını buluyor: “Aslında büyük alışveriş merkezleri de bir anlamda müze gibi değiller mi?” Ya da tersi. Sanat alanları ve avm’lerin bütünleştiği bir dünya kuruluyor. Bir zamanlar avm’leri bize yeni kamusal mekân diye yutturmaya çalışanların ipliğini pazara çıkarıyor sanatçılar ve işçiler. “Bir asansörle evden alışveriş merkezine inebildiği bir ev hayal eden” Ayşe Arman gibiler, işçilerle, eylemcilerle, yoksullarla karşılaşmasın diye, tüm kamusal alanlar avm’leşirken, işçiler, eylemciler, yoksullar kamusal alanın dışına sürgüne gönderiliyor. Şirketlerin ele geçirdiği bir dünyanın nasıl olacağına dair emareler çoktan belirdi.

Parlak metaların etrafında dönüp duran, parlak yüzeylerde sörf yapanların doldurduğu, işçilerin, yoksulların, eylemcilerin kapı dışarı edildiği yapay bir cennet olarak avm’ler, zararsız bir çok-kültürcülük barındırıyor vitrinlerinde, tıpkı Bienallerde olduğu gibi. Sanatta da sınıfsal göstergeler evcilleştirilip çok kültürcülüğün vitrininde çeşitlilik olarak yer buluyor ancak. En radikal, kenarı en keskin düşüncelerin köreltildiği bir alana dönüştü sanat şirketlerin elinde. Zararsız gösteriler toplamı. Parlak yüzeyleri çizmeyecek yumuşak malzemeden yapılmış bıçaklar. Merkez ve kıyı ikiliğine düşmeden, keskin düşüncelerimizle oyarak açmalıyız kendi alanlarımızı.


Etiketler: