08/04/2015 | Yazar: Ali Ersen Erol

Butler’ın deyimi ile, heteroseksist alanın ve söylemin Barış Sulu gibi vekillerden sürekli talep edeceği şey, bir nevi ‘taklit.’

Ali Ersen Erol | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Ali Ersen Erol
Butler’ın deyimi ile, heteroseksist alanın ve söylemin Barış Sulu gibi vekillerden sürekli talep edeceği şey, bir nevi ‘taklit.’
 
Judith Butler, Taklit ve Cinsiyet Başkaldırısı[1] isimli yazısında bir kimlik ile özdeşleşmenin, aslında, o kimliğe dair olası baskılara davetiye çıkardığını anlatıyor. Butler’ın burada bahsettiği açılma meselesi ve açılmanın yapıldıktan sonra hangi kimliğe açılma olmuşsa, o kimliğin anlamına dair kontrolün nasıl kaybedildiği üzerine. Fakat açılma, muhatabına dair yapılan açık bir eylem. Bu yüzden, kimliğini açıkça beyan etmiş LGBT bireylerin karşılaştıkları baskı ve zulümler, yapılan beyan kadar açık olduğu zaman ancak göze çarpabiliyor.
 
Butler’ın yazısında dikkat çektiği başka bir nokta ise, açıktan olmayan, sessizlik ve anmama ile idame ettirilen şiddet. “Anılan ve toplumda yeri olan öznelerin yaratılması ile beraber, ne isimlenmiş ne de hukukun ekonomisinde izin verilmiş” özne-olmayanlar da yaratılmış oluyor. “Burada baskı, düşünülemezlik ve isimlenemezlik alanlarının üretilmesi ile çalışıyor.” Mesela, özellikle en son yerel seçimlerden önce, açık LGBT bireylerin siyasi hayattan dışlanması, LGBT kimliklerine dair bu tür bir düşünülemezlik ve isimlenemezlik alanının yaratılmasına bağlıydı. Yani, LGBT bireyleri açıkça dışlamak gerekmiyordu, çünkü LGBT bireyler “düşünülebilir, hayal edilebilir, gerçeği ve isimlendirilebileni kısıtlayan kültürel anlaşılabilirlik ağına bile varmamıştı.”
 
Bu bakımdan, yaklaşan seçimlerde Barış Sulu’nun HDP’den aday gösterilmesi —ve biraz olsun kendimizin umutlu olmasına izin verirsek— meclise girecek olması, kendilerini açıkça LGBT olarak tanımlayan bireylerin Butler’ın bahsettiği “kültürün anlaşılabilirlik ağına” girebilmeleri için önemli bir fırsat.
 
Ancak, Butler’ın bahsettiği gibi, bu alana girmenin de getirdiği tehditler var, alan içinde egemen ideoloji tarafından hedef haline getirilmek gibi. Egemen kimliklerin bu durumda kurduğu baskı ise, anlaşılabilirlik alanı içerisinde marjinal gördüğü kimliklerin kendi meselelerinde sessiz kalmalarını sağlamaya çalışmak. Buna güzel bir örnek, A.B.D.’de LGBT bireylerin orduda var olmaya çalışmaları. A.B.D.’nin şimdiki başkanı Obama durumu 2011’de değiştirmeden önce, eşcinsellerin Birleşik Devletler ordusundaki hali, 1994’de Bill Clinton’un yürürlüğe soktuğu ‘sorma ve söyleme’ siyasasına bağlıydı. Buna göre kimse birbirine eşcinsel olup olmadığını sormuyor, kimse de söylemiyordu—çünkü şayet biri söyleseydi ve açıkça eşcinsel olduğunu beyan etseydi, orduda barındırılamazdı. (bundan sittin sene – 6, 7? – önce izlediğim ve ne yazık ki adını hatırlayamadığım ve araştırmama rağmen izini süremediğim) ‘Sorma ve söyleme’ siyasası yürürlükteyken askerlik yapanların halini gösteren bir belgeselde, bir asker ile görevden (Irak işgali idi sanırsam) döndüğü zaman röportaj yapılıyordu. Askerin söylediklerini kısaca: ‘ben orada ateş altındayken, görevimi yaparken cinselliğimi düşünmüyordum, sadece yapmam gereken şeyi düşünüyordum, emri yerine getiriyordum’ olarak hatırlıyorum. 2000’lerin sonlarında LGBT konuları A.B.D.’de açıkça ve hararetle konuşuluyordu. Fakat bu tür bir anlaşılabilirlik alanı içinde bile, böyle bir bireyin emir komuta zinciri içinde susturulabilmesi gayet mümkündü. Neticede, o askere sormamız gerekirdi: eşcinselliğini neden unuttun ki? Şayet cinsel kimliğinin toplumun geri kalanı için ne ima ettiğini, nasıl bir tehdit oluşturduğunu, eşcinsel olmakla üreme ve büyüme mantıkları üzerine kurulan bir toplumun ve onun uzantısı olan bir imparatorluğun temel yapıtaşlarını nasıl etkilediğini anlasa idi, zaten ilk başta askere gitmeyi istemeyebilirdi. Fakat ordu, kendi kisvesi altında, o askerin toplumun geri kalanını, ve de en önemlisi Irak’a gitme sebebi altında yatan yapıyı tehdit eden kimliğinin sesini başarılı bir şekilde susturmuş oldu.
 
Buna benzer bir şekilde, Barış Sulu’yu bekleyen en önemli meselelerden biri, görünür olduktan sonra ve o alan içine girdikten sonra susturulmaya çalışılması. Mesela, meclis kürsüsünde kültürün veya egemen yapının cinselliğe ya da cinsiyete dair bir eleştirisini yaptığında, ‘siz nereden çıktınız, biz ciddi şeyler konuşuyoruz burada’ tarzından bir cevap ile, LGBT meselelerinin aslında ‘büyük şeylerin’ yanında hiç sayıldığını hatırlatmaları, veya ‘daha ona gelene kadar’ başka sorunların olduğu gibi bir dizi söylem sıralamaya çalışmaları, ve tabii ki de, ‘bizim gibi abilerle oynamak isterseniz, sizin de o işleri bırakıp bizim gibi konuşmanız lazım’ tarzından tavır takınmaları. Tabii, bu tür söylemlerin en büyük ironisi, aslında tartışılan meselelerin altında yatan en önemli sorunun heteropatriyarki olduğunun farkında olmamaları.
 
Butler’ın deyimi ile, heteroseksist alanın ve söylemin Sulu gibi vekillerden sürekli talep edeceği şey, bir nevi ‘taklit.’ Mecliste aslında ne tür söylemlerin dönmüş ve bundan sonra da dönebilecek olduğuna heteropatriyarkinin karar vermesi, yani diğer bir değişle, meclisin ‘orjinal’ veya ‘öz’ haline dair yapılan bir iddia ile, orada neyin konuşulup neyin konuşulamayacağının sınırlanması. Ancak, Butler’ın da dediği gibi, “o asıllığın aslını geçmişe yönelik olarak teyit edecek ikincil sonuçlar şayet yoksa, nasıl olur da bir şey asıl olarak hareket edebilir?” Diğer bir deyişle, meclisteki egemen söylemin bir asıllık iddia edebilmesi için, o asıldan çıkan bir taklit veya ikincil söylem olması gerekirdi. Fakat, böyle bir şey olmadığı için, meclisteki olası öz veya asıllık iddialarının altında yatan hissin aslında queer söylemin, ne kadar az kişiden çıkarsa çıksın, heteropatriyarkiyi ne kadar tehdit ettiği ve bu tehdit algısının karşısında heteropatriyarkinin kendisini nasıl korumaya aldığıdır.
 
Sözün meclisten dışarı olması halinde, Butler’ın yazdıkları akla Warner’ın Queer Gezegen Korkusu’nda[2] yazdığı şu noktayı getiriyor: sol ve sosyalist toplumsal kuram—ki Warner’ın söylediklerine siyasi hayatı da büyük ölçüde ekleyebiliriz—cinselliği görmezden gelerek sadece LGBT bireylerin yaşadıkları tecrübeleri ihmal etmekle kalmadı, aynı zamanda toplumun genelinde varsayılan ve bu varsayım sayesinde zorunlu hale getirilen heteroseksizme de katkı yapmış oldu.
 
Öyle ya da böyle, gerek meclisin içinde, gerekse dışında, varsayılan ve bu varsayımlar sayesinde egemen söylemleri kontrol eden heteropatriyarkiye karşı yapılabilecek en etkili şey, her türlü varsayımı sorgulamak, hiç bir varsayımı kabul etmemek, ve özellikle cinselliği konuşulan bir konu haline getirmek. Sulu’nun meclisteki varlığı, şayet olabilirse, bu tür anlamların ve varsayımların yaratıldığı yerde onlara karşı söylemler geliştirebilmek bakımından da gayet önemli ve umut verici.
 

[1] Türkçe’ye Taklit ve Toplumsal Cinsiyete Karşı Durma olarak çevrilmiş. Kullandığım referans: Butler, J. (1993). Imitation and Gender Insubordination. In The Lesbian and Gay Studies Reader (H. Abelove & M. A. Barale & D. M. Halperin, eds.). New York, NY: Routledge, pp. 307-320
[2] Warner, M. (1993). Fear of a Queer Planet. Minneapolis, MN: University of Minnesota Press

  


Etiketler:
Nefret