20/03/2013 | Yazar: Rahmi Öğdül

Kentsel dönüşümle birlikte kentlerin sürekli dekor değiştirdiğini, otantik bir yer olarak duran doğanınsa, durmadan patlatılarak yeni dekorlara dönüştürüldüğünü görüyoruz ve ‘hangi kültür?’ diye sormadan edemiyoruz.

İki kültür deyince insanın aklına hemen C.P. Snow’un bilimcilerin kültürü ile edebiyatçı-entelektüellerin kültürü arasında yaptığı ayrım geliyor. Bu iki kültürü uzlaştırmaya çalışan C.P. Snow’un aksine, uzlaşmayacak bir başka iki kültür çıkarıyor karşımıza Vladimir Papernyi. Sovyet sonrası dönemin eleştirmenlerinden Papernyi, 1920’lerdeki sanatsal avangardın kültürüne, yani kendisini “yer”leşme karşıtı olarak konumlandıran kültüre Kültür-Bir, “yer”leşmeye aşırı vurgu yapan Stalin dönemi kültürüne ise Kültür-İki adını veriyor (bkz Susan Buck-Morss, Rüya Âlemi ve Felaket, Metis). Kültür-Bir sürekli hareket halinde olmayı, istikrarsızlık, belirsizlik ve düzensizliği, biçim değiştirmeyi, mimari yapılarda ve nesnelerde hareketliliği, belirli bir yerde ikamet etmemeyi vurgularken, Kültür-İki sürekli her şeyi yerli yerine oturtmayı, hareketsizliği, bir yere kök salmayı, merkezileşmeyi dayatıyordu. Kültür-İki köksüzlükten tiksiniyordu, öyle ki kozmopolitlik vatana ihanetle eş anlamlı hale gelmişti. Hiyerarşi ve merkeziyetçilik ilkelerini cisimleştirmek üzere inşa edilen yapı blokları tüm ağırlığıyla zemine baskı yapıyordu. Sadece yapılar değil, insanlar da yere bağlanmışlardı. 1940’larda çalışanlar fabrikalar ve bürolardan kendi istekleriyle ayrılmaları kesinlikle yasaklanmıştı. Yakın zamana kadar ülkemizde de devlet memurları kent dışına çıkacakları zaman amirlerinden izin almak zorundaydılar. Yere bağlı kültürün, “yer”leşmeye aşırı vurgu yapan kültürün yerinde şimdi yerinde yeller esiyor. Avangardların kültürü, yani Kültür-Bir, yerleşiklerin kültürünü, yani Kültür-İki’yi galebe çaldı. Kapitalin küreselleşmesiyle birlikte sürekli hareket eden, bir yere yerleşemeyen sermayenin göçebe uç beyleri kol geziyor her yerde. Sermayenin ak tolgalı beylerbeyi ‘ilerle!’ diye haykırdığında, akıncılar ya da avangardlar geçiyorlar yeryüzünden kafilelerle.

Papernyi, dönemin sanatçılarından alıntılar yaparak Kültür-Bir adamını tanımlıyor: “Bundan böyle kendimi insanın hareketsizliğinden ebediyen kurtardım, sürekli hareket halindeyim” (Dziga Vertov, 1923). “Bir yaratıcı tempo anı, biçimlerdeki hızlı kayma; durgunluk yok, sadece çalkantılı hareket var” (Kasimir Maleviç, 1919). “Gemi kamaraları, uçaklar ve tren vagonları prototip ikametgâhlar haline geliyor” (Moisei Ginzburg, 1927). Avangardların ütopyaları vardı ve bu ütopyalarını gerçekleştirebilmek için yer-çekimine olanca güçleriyle direndiler. Yer gelenekle, ahlakla, aidiyetle, sabit kimlik ve biçimle, normla yüklüydü ve yerin çekiminden uzaklaştıkça, yerin kısıtlamalarından kaçtıkça kendi ütopyalarını gerçekleştireceklerini biliyorlardı. Yerden kaçtıkça kendilerini uzamın uçsuz bucaksız ortamında buldular. Ütopyaları küreselleşmeyle birlikte tersten gerçek oldu şimdi. Yerler tüm kısıtlamalarıyla birlikte yok edilirken, her yer sürekli harekete, belirsizliğe imkân sağlayan uzama dönüşüyor. Bin bir gece masallarındaki gibi halıları uçuramazsak da uçan paranın üzerinde seyahat edebiliyoruz ve bir türlü “yer”leşemiyoruz.

Sovyet avangardlarının nesnelerle kurdukları tuhaf ilişkilerin de gerçekleştiğini söyleyebiliriz artık. Kapitalist biçime bürünmüş tüketim nesnelerine karşıydılar. Sürekli biçim değiştiren göçebe nesneler tasarlamışlardı. Konstrüktivist kuramlar “sosyalist” metalardan bahsediyordu: “Konstrüktivist evrende, nesneler sadece insan faaliyetlerinin organları olarak vardırlar. İnsanların eylemlerine uyum sağlar, onlarla birlikte yaşayıp ölür ve bu arada biçim ve işlevlerini sürekli yenilerler. Konstrüktivist nesneler öznenin muadilleridir. Ütopyacı potansiyelleri de buradan gelir” (bkz Buck-Morss).

Rodçenko yoldaş nesneler diyordu bunlara ve başlıca erdemleri çok-işlevsellik, hareketlilik ve dönüşebilirlikti. Tatlin, küçük burjuva nesneleri olan şifonyerler ve büfelere savaş açmıştı. Kapitalizm hazları metalara dönüştürürken, yoldaş nesneler öznelerle etkileşimselliğin zirvesindeydiler. Kullanım değerleri meta değerlerinden üstündü. Yataklar masaya dönüşüyor, koltuk olabiliyor, sandalyeler katlanabiliyordu. Sürekli hareket halinde olan bireylere denk düşen nesnelerdi bunlar. Artık evlerimizin vazgeçilmez bir nesnesi olan çekyatlar, Rodçenko’nun tiyatro dekoru olarak hazırladığı bir tasarımdı. Rodçenko, karmaşık bir mobilya sistemini tasarlamak için bahane olarak kullanıyordu tiyatro dekorlarını.

Otantik bir yer olmaktan çıkan kentler bir tiyatro dekorunu andırıyor günümüzde. Kentsel dönüşümle birlikte kentlerin sürekli dekor değiştirdiğini, otantik bir yer olarak duran doğanınsa, durmadan patlatılarak yeni dekorlara dönüştürüldüğünü görüyoruz ve ‘hangi kültür?’ diye sormadan edemiyoruz.


Etiketler: