24/12/2014 | Yazar: Tuğrul Erbaydar

Cumhurbaşkanımız istediği anda istediği şapkasını giyip bir cümleye başlıyor, aniden şapkasını değiştirip cümlenin gerisini oradan getiriyor. Her şeyi birbirine karıştırıyor.

Tuğrul Erbaydar | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Tuğrul Erbaydar

Cumhurbaşkanımız istediği anda istediği şapkasını giyip bir cümleye başlıyor, aniden şapkasını değiştirip cümlenin gerisini oradan getiriyor. Her şeyi birbirine karıştırıyor. 

Bu yazı ilk olarak yazarın blogunda yayınlanmıştır.

Hepimizin olduğu gibi Recep Tayyip Erdoğan’ın da birden fazla kimliği bulunuyor. Ailesi için eş ya da baba, AK Partililer için kurucu başkan, çevresindeki kurmayları için siyasal önder, mesleki açıdan muhasebeci ya da imam, herkes için Cumhurbaşkanı.

Erdoğan, baba sıfatıyla çocuklarına dindar gençler olmaları hususunda nasihatler verebilir, eş sıfatıyla -eşiyle birlikte- kaç çocuk sahibi olacaklarına karar verebilir, imam sıfatıyla camide vaaz verebilir, meslek yüksekokulu mezunu olarak bir şirketin muhasebeciliğini yapabilir, Cumhurbaşkanı sıfatıyla da Anayasayla belirlenen yetkiler ve demokratik gelenekler çerçevesinde yetkilerini kullanabilir.
 
Ama Cumhurbaşkanımız istediği anda istediği şapkasını giyip bir cümleye başlıyor, aniden şapkasını değiştirip cümlenin gerisini oradan getiriyor. Böylece, imam sıfatıyla Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı; Cumhurbaşkanı sıfatıyla imamlık yapıyor. Siyasal önder sıfatıyla davet edildiği nikah törenlerinde Başbakan ya da Cumhurbaşkanı sıfatıyla konuşma yaparken kadınlara kaç çocuk doğuracakları konusunda nasihatte bulunmaya başlıyor; Cumhurbaşkanı olarak değerlendirme yaparken kendi kişisel değerlerine uymayanları ihanetle suçluyor. Her şeyi birbirine karıştırıyor. Giderek, bu yöntem devletin her kademesine yayılıyor; onu taklit eden takipçilerinin her biri birer minyatür Erdoğan’a dönüşüyor. Herkes istediği yerde her şeye karışıyor, ne rol ve yetki sınırı kalıyor ne eşitlik ve insan hakları.
 
‘En az üç çocuk” mesajının en çok nikah törenlerinde verildiğini görüyoruz. Bir kişiyi nikah şahidi olarak düğüne davet etmek onun bir aile büyüğü olarak sözüne, varlığına, nikahı teşrifine değer vermeyi ifade eder. Bu açıdan, Erdoğan’ın düğün sahiplerinin gözünde bir aile büyüğü ya da sözüne saygı duyulan bir kişi olarak bir değeri olabilir ve nikahlanan çifte nasihat türünde birkaç kelam etmesi bu açıdan anlaşılır bir şeydir. Erdoğan, ‘en az üç çocuk’ mesajı meşruiyetini böyle bir zeminden alıyor. Ama sonra bu meşruiyet zemininde verdiği mesajları Cumhurbaşkanı olma sıfatını kullanarak tüm topluma yöneltiyor: “Bir ağabeyiniz, büyüğünüz ve Cumhurbaşkanı olarak …” diye başlıyor nasihat cümlesine. İşte kıvrak yanıltma bu başlangıç cümlesinde yatıyor. Yani, diyor ki büyüğünüz olarak, kişisel saygı sevgi ilişkimiz çerçevesinde bana tanıdığınız bu nasihatte bulunma hakkını kullanıyorum, ama size nasihatte bulunur gibi yaparken Cumhurbaşkanı sıfatımla da bu mesajı tüm topluma yayıyorum. Çatlasanız da patlasanız da bunu hep yapıyorum. 
 
Cumhurbaşkanının topluma özel hayata dair nasihatte bulunma yetkisi yoktur. Toplumun ortak değerlerine dair, örneğin dayanışma, yardımlaşma, saygı gibi herkesi kapsayan mesajların ötesinde, yaşam biçimi farklılıklarına değen, özel hayata müdahale anlamı taşıyan, kadının statüsüne dair atıflar içeren nasihatlerde bulunma yetkisi yoktur. Kendi kişisel yaşam biçimi tercihlerini topluma dayatma yetkisi yoktur. Kişisel kızgınlıklarından ihanet tanımlaması çıkarmaya hakkı yoktur. Bir hakimin hakimlik rolünün sınırlarını bir yana bırakıp, babalık, amcalık yapması nasıl bir sınır aşımı ise, bir doktorun hekimlik yetkilerini aşıp hastalarına politik önerilerde bulunması nasıl sınır aşımı ise, bir belediye başkanının başkanlık yetkilerinin sınırlarını aşıp insanların cinsel yaşamlarına yönelik önerilerde bulunması nasıl sınır aşımı ise, bir cumhurbaşkanının da insanların kaç çocuk doğuracaklarına ilişkin açıklamalar yapması ve nasihatlerde bulunması aynı şekilde sınır aşımıdır.
 
Şimdi Cumhurbaşkanımız olayı bir ileri aşamaya taşıdı ve aile planlamasını ihanet olarak tanımladı. Bunu yaparak sadece özel alana müdahale etme tutumunu bir adım daha ileri götürmekle kalmadı konuyu bilmediğini de apaçık ortaya koydu. Aynı zamanda, bu son açıklamalarıyla alışıldık sınır aşımını bir adım daha ilerleterek, sınır ötesi işgal girişimine döndürmüş oldu.  
 
Derin bir nefes alalım ...
Meseleleri doğru dürüst anlayabilmek ve tartışabilmek için bize dayatılan gündemlerden ve Erdoğan odaklı tartışma tuzağından da kurtulmak zorundayız.
 
Tıpkı saldırgan bir erkeğin, “erkek” olduğunu hissetmek için kadın bedeni üzerinde şiddet uygulaması gibi; Türkiye’de devletin devlet olduğunu hissetmesi için de kadınların bedenleri üzerinden politika yapması gerekiyor.   
 
Devletin doğurganlığa müdahalesi Türkiye’de yeni bir olgu değil. Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra, 1960’lara kadar her ne pahasına olursa olsun doğurganlığın desteklendiği görülür. Nüfusu artırmak için gaza basılan bu dönemde çok çocuk sahibi olan ailelere vergi kolaylıkları sağlanırken düşük yaptırmak ve gebeliği önlemek üzere hiçbir sağlık hizmeti verilmez, tanıtım yapılamaz, evlenme yaşı kızlar için 15 yaş olarak konulur. Bir yandan kadınların eğitim düzeyi artırılır ve statüleri yükselir; ancak, doğurganlık ve çocuk yetiştirme görevi eğitimli kadının en önemli toplumsal  rolü olmaya devam eder.
 
60’lardan başlayarak, 2000’li yıllara kadar bu kez frene basma  politikaları hakim olur. Doğurganlığın sınırlandırılmasında aile planlaması hizmetlerinin yaygınlaştırılması bir nüfus planlaması stratejisi olarak benimsenir. Temel dayanak noktası kadınların sosyal konumunu iyileştirmek değil, kalkınmayla ilişkili kaygılar olsa da, bu politikalar doğum kontrol yöntemlerinin ulaşılabilirliğini önemli ölçüde artırmış ve kadın sağlığı açısından önemli getirileri sağlamıştır. Ancak kalkınma paradigması ile ve modernist bir bakış açısıyla sürdürülen bu politikanın, temel perspektif olarak kadın haklarını ve kadının güçlendirilmesini değil, bir tür kentli, çekirdek aile modelinin topluma empoze edilmesini öncelediği de açıktır.  
 
Bu noktada, sağlık personelinin, doğurganlığı azaltma amacıyla, çok çocuk sahibi olmayı stigma haline getirmesi (“tavşan gibi ürüyorlar”), bunu cahillik, ilkellik vb olarak etiketleyip hizmetleri buna göre yönlendirmeleri aslında kolektif bir malpraktistir. Neo-Malthusçu diyebileceğimiz bu antinatalist politika “aile planlaması” hizmetlerinin sunulma şeklini de etkilemiştir. Gebeliği önleyici yöntemlerin kullanımını yaygınlaştırabilmek için, bazılarının (başta rahim içi araçların) fazlaca promosyonunun yapılması, yeterli danışmanlık verilmeden oldu-bitti rahim içi araç kullandırılması, bugün artık bazı kanserojen etkilerinin olabildiğini bildiğimiz doğum kontrol haplarının olası kanserojen etkilerini bütünüyle göz ardı ederek, böyle bir olasılık hiç yokmuş gibi bazı mesajların topluma verilmiş olması bu ideolojinin uygulamaya yansıyan bazı pratik sonuçlarıdır. Böylece aile planlaması uygulamaları nüfus planlaması ile kirlenmiştir.
 
Önce çuvaldız, sonra iğne ...
 
Şimdi AKP hükümetleri yeniden pro-natalist politikaya dönüyor. Bunu yaparken de anti-natalist politika döneminin eleştirisi üzerinden kendilerine haklılık devşiriyorlar. Son on yılda aile planlaması merkezleri neredeyse tümüyle kapandı ya da işlevsiz hale geldi; kamu hastaneleri artık bu alanda hizmet vermiyor; üniversite hastaneleri zaten bunu kendilerine vazife görmüyorlardı. Şimdi elde kala kala özel sağlık kuruluşlarından hizmet almak, eczaneden cepten ödemeyle prezervatif ya da hap satın almak ve atadan kalma geri-çekme usulü kaldı. Bu durum en çok yoksul ve kırsal kesimde yaşayan kadınları olumsuz etkiliyor. İstenmeyen gebelikler ve buna bağlı düşüklerde artışlar var. İsteğe bağlı düşük yaptırmanın da engellenmesi, zorlaştırılması nedeniyle, sonuçta, sağlıksız koşullarda ve sağlıksız usullerle düşük yapma girişimlerinin artması kaçınılmaz görünüyor.
 
Sonuçta olan hep kadın bedenine oluyor. Filler tepişiyor; arada kadın bedeni eziliyor. Türkiye birkaç onyıllık dönemler halinde pro-natalist ve anti-natalist politikalar arasında savrulurken, bir türlü insan odaklı, sağlık hakkı temelinde bir beden politikası geliştiremiyor.
 
“Aile” kavramıyla sınırlı olmak ve nüfus planlamasıyla kirlenmiş olmak bakımından eleştirilebilir bir kavram olsa da, bugünkü yaklaşımla “aile planlaması”, istenmeyen gebelikleri önleyici hap, prezervatif, rahimiçi araç, diyafram vb yöntemler kadar; istendiğinde gebe kalmayı sağlayacak olan ovulasyon vaktinin belirlenmesi, sterilite tedavisi, tüp bebek vb uygulamaları da içerir. "En az 3 çocuk" isteyen de, bir çocuk isteyen de, bu anlamda, aile planlaması uygulamak durumundadır. Sadece sayıyı tutturmak için değil, aynı zamanda doğum aralıklarını ve zamanlamasını düzenlemek için de bu gereklidir. 
 
Kavramları bilgiye dayalı olarak kullanmak ülke yöneticilerine yakışacak olan tutumdur. Kadınların sokakta, işyerinde, evde ve yatakta ne yapacaklarına, ne yapmayacaklarına, nasıl yapacaklarına karışmaksa en yakışıksız olanı. Bu olsa olsa tarihsel ve sosyolojik olarak geri döndürülemez olan karşısında çaresizliğin ifadesidir.

Etiketler:
Nefret