26/11/2012 | Yazar: Zeynep Akkuş

Cemil İpekçi bu ülkede on yılları deviren LGBT hak mücadelesini inatla ve ısrarla ‘ruj sürme’ ve ‘erkeklerle yatma hakkı’ olarak sunmak gibi vahim bir yanlışın içinde...

Zeynep Akkuş | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Zeynep Akkuş
“Gay olmam demek LGBT olarak düşünmem demek değil. Benim gaylığım 3. kimliğim. Ben ilk önce hayata bakışta insan olmanın hayatta ne yapmanın insanlığa çocukluğa kadar yaşadığım sürece ders vermemle o benim 3. kimliğim. İnsanların cinsiyeti 3. kimlikleridir. Ülkemizde birinci kimlik olarak alınıyor. Ben haklarımdan hiçbir şey kaybetmedim. Neden onlar kaybediyorlar. Siz kalkıp GAY’lığı sadece belden aşağı olarak düşünürseniz. Kusura bakmayın ben düşünemem. LGBT’ye de katılamayacağım. Aslında orada öldürülen Transseksüel değil orada ölen kadın. Çünkü kadın hüviyetinde nasıl kadınlar öldürülüyorsa nasıl kadınlar tecavüze uğruyorsa kadın hüviyetine karşı bir düşmanlık var.”
 
Yukarıdaki sözler, Hilmi Hacaloğlu’nun hazırlayıp sunduğu “Şimdi Söz Sende” programına katılan ünlü modacı Cemil İpekçi’ye ait. İpekçi’nin, muhafazakârlık, siyaset, 12 Eylül darbesi gibi konularda da fikirlerini açıkladığı programla ilgili haber, 22 Kasım 2012 tarihli Birgün gazetesinde yer aldı1.
 
Cemil İpekçi bu ülkede on yılları deviren LGBT hak mücadelesini inatla ve ısrarla “ruj sürme” ve “erkeklerle yatma hakkı” olarak sunmak gibi vahim bir yanlışın içinde (“erkeklerle yatma hakkı” diyerek yalnızca erkek eşcinselliğini ya da biseksüelliğini ön plana çıkarması, bu yanılgının sadece küçük bir parçası). Şubat 2010’da, İpekçi’nin herkesi eleştirme hakkı var. Ama keşke bu hakkını biraz da Türkiye’de ciddi sıkıntılar yaşayan ve ne yazık ki, "muhafazakârların" görmezden gelmeyi tercih ettiği eşcinsel haklarını korumak için kullansa"2 diyen Fatih Altaylı’ya verdiği Türkiye’de eşcinseller, eşcinsel haklarını sadece ’Seks yapma hakkı’ olarak algılıyorlar. Eşcinsel özgürlüğü deyince akıllarına gelen, ruj sürüp erkeklerle yatma hakkı. Bu mudur eşcinsel hakkı dediğiniz? Bence değildir şeklindeki cevap hafızalardaki yerini hâlâ koruyor. Eşcinsel haklarından kendisinin ne anladığını da yine Fatih Altaylı’ya şöyle açıklamıştı: “Eşcinsellerin toplumda eşit haklara sahip olmalarıdır. İstedikleri işi yapabilme hakkıdır. Cinsel tercihlerinden ötürü kısıtlanmama hakkıdır. Yarın birisi çıkıp desin ki, ’Ben eşcinsel olduğum için milletvekili olamıyorum’, ben hemen onun arkasına geçerim. Onun haklarını savunurum. Onun seçilme hakkı için savaşırım. Ama bunu diyen yok. Anladıkları sadece cinsellik." 3
 
Hacaloğlu’nun programında “Ben haklarımdan hiçbir şey kaybetmedim. Neden onlar kaybediyorlar” diye soran İpekçi, İngilizce’deki deyimle ağzında gümüş kaşıkla doğanlardan biri olabilir. Ailesi cinsel yönelimi yüzünden baskı uygulamamış olabilir. Sahip olduğu maddi imkânlar belli bir özgürlük getirmiş, belli ölçülerde kalkan görevi görmüş olabilir. Medyada sıkça görünmesi, toplumun ona “alışmasına” belli ölçülerde yardımcı olmuş olabilir. Ama bu, kendisinin de “G” kanadına dahil olduğu LGBT’lerden “onlar” diye söz etmesinin; toplumda LGBT’ler ve LGBT hareketi konusunda yanlış fikirler oluşmasına veya halihazırda var olan yanılgıların daha da pekişmesine katkıda bulunmasının mazereti olamaz. İpekçi’yi “kabullenen” bu toplum, başka LGBT bireylere hiç de anlayışlı davranmamıştır ve İpekçi’nin bu durumdan haberdar olmaması da hiç inandırıcı değildir. Bugün bu ülkede gözümüzün önünde koskoca bir Ahmet Yıldız gerçeği dururken; 17 yaşındaki Diyarbakırlı bir genç, eşcinsel olduğu için babası ve amcasının 14 kurşunuyla can vermişken, orada burada seks işçisi trans bireylerin parçalanmış ya da bilmem kaç yerinden bıçaklanmış cesetleri bulunurken, insanlar işlerini kaybetme korkusuyla cinsel yönelimlerini gizlemek zorunda kalırken (İpekçi’ye hatırlatmak zorunda kalmamız çok acı ama bu ülkede LGBT’ler sadece moda ve sanat dünyasında, butiklerde, kuaförlerde, güzellikle ilgili işlerde çalışmıyor), aileler çocuklarını evlatlıktan reddedip sokağa atarken ya da nispeten vicdanlı(!) olanlar çocuklarını o psikolog senin, bu psikiyatr benim dolaştırıp olmadık cenderelere sokarken, ülkenin başlıca hakaret ve alay malzemesi insanların cinsel yönelimiyken, “Ben haklarımdan bir şey kaybetmedim, neden onlar kaybediyor” diye sormak tam anlamıyla bir vurdumduymazlık, bir pervasızlıktır. Kaldı ki, İpekçi her ne kadar LGBT’leri “onlar” diyerek ötekileştirse, topluma ve muktedirlere “Bakın ben ‘onlar’dan değilim” sinyalleri gönderse de; toplumun, kendisini de “onlar”dan ayrı görmediğinin acı örneklerini bizzat yaşamıştır. Bodrum’da tatil yaptığı sırada sevgilisiyle birlikte gittiği gece kulübünde, "Siz nasıl insanlarsınız, dağıtırız masanızı" diye tehdit edilmiş; bir başka olayda bir markette sözlü ve fiziksel saldırıya maruz kalmış, şikâyetine rağmen saldırgan aynı gün içerisinde serbest bırakıldığında bu olayı "Devlet beni korumazsa, sokakta çırılçıplak dolaşırım" diyerek protesto etmiştir.4 İpekçi’nin ucuz atlattığı bu saldırılar, pembe mayosuyla ilgili basında yer alan haber ve fotoğraflar, mizah dergilerinde konu ne olursa cinsel yöneliminin altının mutlaka çizildiği espri ve karikatürler düpedüz birer hak ihlali, hak kaybıdır ve “ruj sürmek” ya da “önünle gelenle yatmak için” verildiğini iddia ettiği mücadele, tam da, toplumdaki bu anlayışın ve algının değişmesi uğrunadır.
 
LGBT’lerin uğradığı hak ihlallerine örnek bulmak için ayrıntılı arşiv taramaları yapmaya, uzak geçmişlere gitmeye de gerek yok aslında. Birgün gazetesindeki haberin son paragrafında İpekçi’nin kendi kendisiyle çeliştiğini görmek mümkün: Siyasete girmeyi düşünürdüm daha geç doğsaydım. Türkiye daha türbanlıyı alacak kadar demokratik değil. Türbandan bile korkan başını örten bir kadından bile korkup baş örtüsünü bile demokrasi ile özdeşleştiren bir milletin küpeli ve sürmeli bir gayım Millet Meclis’ine girmesinin ne kadar hazırlar daha. (Cümle düşüklüğü yazının orijinalinden kaynaklanmaktadır.) Evet, İpekçi’nin de itiraf ettiği gibi toplum, “henüz hazır olunmadığı” bahanesiyle LGBT’lerden birtakım hak ve özgürlükleri ısrarla esirgiyor. Mesela Burhan Kuzu 2008 yılında TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı sıfatıyla yaptığı açıklamada “Anayasa değişikliği çalışmaları sırasında talepleri oldu. Halen de geliyor. İstiyorlar diye verecek miyiz? Şu anki koşullarda mümkün değil. Kamuoyu buna hazır değil.” derken LGBT’lerden söz ediyordu. İpekçi’nin bu noktada durup kendisine sorması gerekiyor: Yaptığı açıklamalar, “hazır olunacak o zaman”ın toplum nezdinde sürekli ertelenmesine yol açıyor mu, açmıyor mu?
 
İpekçi’nin aslında sadece eşcinsel evliliklere değil, evlilik kurumuna tümden karşı olduğu biliniyor. Habertürk’te 19 Mayıs 2012’de yayınlanan “Kime Göre Neye Göre” adlı programda da, 2003 yılında Ayşe Arman’a verdiği röportajda da evlilik kurumunun artık miadını doldurduğunu, bu yüzden sadece eşcinsel evliliklere değil, kadın-erkek arasındaki evliliklere de karşı olduğunu açıklamıştı. Ancak, Habertürk’teki programda “Türkiye’de eşcinseller mızmızlanmamalı, çoğu hayatını istediği gibi yaşıyor. İnsan hakları yok ki, eşcinsel hakları olsun! İki erkek neden evleniyor onu da anlamıyorum. Kimse benden eşcinsel evlilikleri savunmamı beklemesin" diyen İpekçi’ye belli noktaların hatırlatılmasında yarar var. Her ne kadar kendisi karşı olsa da, içinde yaşadığımız bu toplumda, aile kavramının altı hâlâ kalın çizgilerle çizilmekte. Fikir ve sanat eserlerine uygulanan sansürün en sağlam gerekçelerinden biri “Türk aile yapısının korunması”. Yeni anayasanın yazım sürecinde bütün dikkatini ve mesaisini “Nasıl yaparız da LGBT’lerin hak elde etmesinin önünü tıkarız” üzerinde yoğunlaştırmış gibi bir görüntü arz eden ve bu yüzden bir türlü uzlaşamayan uzlaşma komisyonunun eşcinsel evlilikleri doğmadan öldürmek için attığı türlü takla herkesin malumu. Sosyal güvenceler de dahil olmak üzere her türlü hak, öncelikle evli çiftlere tanınmakta. Hal böyleyken, iş bulma konusunda zaten sıkıntı yaşayan LGBT’lerin, sigortaları olmadığı için devletin sağlık konusunda tanıdığı fırsatlardan yararlanamadığı, tedavilerini yaptıramadığı, birlikte oldukları kişinin sahip olduğu sosyal güvenlik imkânlarından da yararlanamadığı bilinen başka bir gerçek. Çocuk sahibi olma ya da evlat edinme hakları daha en başından kısıtlanmış. Giderek muhafazakârlaşan bir toplumda birileri tümden terk etmek yerine, evlilik kurumuna giderek artan ölçülerde önem atfettiği sürece, heteroseksüel bireyler gibi LGBT’lerin de bu haklardan yararlanmak istemesi son derece doğal. 
 
Ortada, İpekçi de dahil olmak üzere hiç kimsenin, “İnsan hakları yok ki, eşcinsel hakları olsun” diyerek sıyrılamayacağı kadar büyük bir sorun var. İnsan hakları; çalışma haklarının, mülteci haklarının, kadın haklarının, çocuk haklarının ve benzerlerinin toplamından oluşan çok katmanlı bir kavram ve LGBT hakları da bu katmanlardan biri. LGBT’ler de dahil olmak üzere alt grupların elde edeceği her türlü kazanım, toplamda insan haklarının iyileştirilmesi adına kazanılmış bir zafer olacaktır. Kaldı ki, “İnsan hakları yok ki…”yle başlayan cümleTürkiye’deher dönem hak mücadelelerinin önüne örülen duvarın çimentosu olmuştur.LGBT hareketinden önce, kadın hakları için mücadele edenler de karşılarında “Kadın hakları değil, insan hakları olmalı; kadın-erkek eşitliği değil, insan eşitliği olmalı” söylemini bulmuştur.
 
Sonuçta, İpekçi gibi, İpekçi kadar göz önünde yaşayan, açıklamalarıyla toplumda belli anlayışları etkileme imkânına ve gücüne sahip birinin, LGBT’ler ve LGBT hareketi konusunda “Canım gayet rahat yaşıyorlar işte, neleri eksik ki” şeklindeki yanılgıyı pekiştirecek açıklamalar yapması manidar. Bu, bir tür Stockholm Sendromu mudur, medyada göz önünde bulunan diğer kişilere yapıldığı gibi, özel hayatına ve yaptıkları açıklamalara dikkat etmesi yönünde onun da mı “kulağı çekilmiştir”, yoksa rol modellerinin tartışıldığı şu dönemde kendisine “muhafazakar eşcinsel”liğin üstüne bir de “iyi eşcinsel” rolü mü biçilmiştir bilinmez ama İpekçi, sınırları çizili alanın biraz dışına çıktığında, makbul sayılmayacak ilk aykırı hareketinde, bu toplumda “onlar” diye andığı LGBT’lerle aynı gemide olduğunu acı bir biçimde anlayacaktır.
 
 

Etiketler:
Nefret