02/01/2014 | Yazar: Rahmi Öğdül

İktidar eli delikteyken suçüstü yakalanmıştır ve bizi de kendi suçuna ortak etmek için durmadan kara delikler açar toplumun içinde.

İktidar eli delikteyken suçüstü yakalanmıştır ve bizi de kendi suçuna ortak etmek için durmadan kara delikler açar toplumun içinde.

1926 yılının sonlarında Moskova’yı ziyaret eder Walter Benjamin yaklaşık iki ay süresince program çerçevesi dâhilinde müzeleri, sanat kurumlarını gezer. 24 Aralık günü rastgele gördüğü ve yanında “Müze” yazan açık bir kapıdan girdiğinde Cezanne’ın bir tablosuyla karşılaşır: “Cezanne’ın olağanüstü güzellikteki bir resminin önünde, “eşduyum” (empati) sözünün dilsel olarak dahi yanlış olduğu fikrine kapıldım. İnsan bir tabloyu kavrarken, asla onun uzamına girmiyor; daha çok bu uzam…, farklı yerlerinden dışarıya taşıyor. Geçmişin çok önemli deneyimlerini yerleştirebileceğimize inandığımız açıları ve köşelerinden bize açıyor kendini” (Moskova Günlüğü, Metis Yayınları). Akademik resmin çizgisel perspektifinin yarattığı ve insanı konik bir uzamın içine çekerek, çerçevenin içine hapsettiği tabloların aksine, Cezanne’ın da dâhil olduğu empresyonistler çizgisel perspektiften vazgeçerlerken, çerçevenin meşruiyetini de geçersiz kılmışlardı ve tam da Benjamin’in saptadığı gibi resimleri “farklı yerlerinden dışarı taşıyordu.”

Program çerçevesinde gezilerini sürdüren Benjamin, çerçeveden çıktığında şans eseri karşılaştığı Cezanne’da da çerçevenin ihlalini görmüştü. Kalın ve kimi kez oymalı, yaldızlı bir çerçeveyle çevrilerek sınırları iyice pekiştirilmiş ve duvardan dışarı açılan bir pencere yanılsaması yaratılmış bir tablonun içine girmek, onun uzamına hapsolmak, tam bir tuzağa düşmektir. Ve Benjamin de bu tuzağın farkında. O daha çok çerçevenin kırılma noktalarının, resmin çerçeveden dışarı taştığı, deneyimimizle ilişkilendirerek resmi dışarı doğru kaydırabileceğimiz açıların ve köşelerin peşinde ve bu özellikleri Cezanne’ın resminde bulmuştu.

İktidar ise kalın çerçeveler içinde bakışımızı, duygularımızı, arzularımızı, düşüncelerimizi, bedenlerimizi soğuracak bir delik yaratma peşinde; çerçevelerin içine hapsetmek istiyor bizi. O yüzden kalın çerçeveli bir tablonun uzamına girmek ve çıkamamak tuzağa düşmektir. Yaratılmış kapalı evrenlerin içinde kısıtlı kalma duygusu yaşatıyor kimi tablolar. İçsel tutarlılığı olan tablolar yaratmak, kendi üzerine kapanmış evrenler, daha doğrusu kara delikler yaratmayı andırıyor. Ve bu kara deliklerin bizi nasıl kıstırdığını, içine soğurduğunu, iktidara koşulsuz teslim ettiğini hayvanlar âleminden de biliyoruz.

‘Tanrılar Çıldırmış Olmalı’ filminin yönetmeni Jamie Uys tarafından, 1974 yılında Güney Afrika’da çekilen “Animals are Beautiful People” filminin bir sahnesinde, yöre insanlarının bir babundan yararlanarak su bulma yöntemleri anlatılır. Su bulmak için önce bir babun yakalamaları gerekiyor. Meraklı bir babunun kendisini izlediğinden emin olan yöre insanı, bir sopa yardımıyla bir termit yuvasında bir babunun elinin girebileceği bir delik açar önce. Ve bu deliğin içine yaban kavunu tohumlarını yerleştirir. Ardından bir çalının arkasına gizlenerek maymunun merakına yenik düşmesini bekler. Çok geçmeden maymun delikte ne olduğunu araştırmak için elini deliğe sokar ve tohumları avuçlar. Tohumları avuçlar ama elini yumruk haline getirdiği için bir türlü delikten kurtaramaz ve elindekileri de bırakmak istemez, enselenir. Ağaca bağladığı maymunun önüne kaya tuzları koyar, bütün gece bu kaya tuzlarını yiyen maymunu sabah olunca serbest bırakır; susamış maymun deli gibi gizli su kaynağına koşar ve su kaynağının yeri tespit edilir böylece.
Kara deliğe yenik düşmüştür maymun ve kara deliğin içindeki ganimetlere. İktidar da eli delikteyken suçüstü yakalanmıştır ve bizi de kendi suçuna ortak etmek için durmadan kara delikler açar toplumun içinde. Delikler tarafından yutuluruz farkına varmadan.  Dolayısıyla yeryüzünün yıkımından, toplumsal adaletsizlikten, eşitsizlikten, yaşanan onca acıdan bizler de sorumluyuz.
Avucumuzun içindekileri, sahip olduklarımızı, mülkiyet ilişkilerini, kapitalizmin bize sunduklarını bırakmamak için daha fazla sıktıkça yumruğumuzu, kapitalizmin deliklerine kollarından bağlı maymunların durumuna düşüyoruz. Foucault olsa bu delikleri dispozitif olarak tanımlardı, yani yaşayan varlıkları yakalama, yönlendirme, belirleme, modelleme, denetleme aygıtı.
 
İktidar kalın çerçevelerin içine hapsolacağımız tablolar, elimizi kurtaramayacağımız delikler yaratarak tuzağa düşürüp esir alıyor bizi. Yapmamız gereken tek şey avuçlarımızın içinde tuttuğumuza inandığımız ve bir türlü bırakamadığımız tuzak nesnelerden vazgeçmek ve Benjamin gibi çerçevenin kırılma noktalarını görüp bu peyzajdan kaçabileceğimiz, kendi deneyimlerimizle ilişkilendirebileceğimiz bir dışarısını birlikte keşfetmek. İktidarın kara deliğinin, maymun tuzaklarının dışarısında, tüm imkânlarıyla başka bir yaşamın da olabileceğini hiç bu kadar kuvvetle hissetmemiştik.

Etiketler: