02/09/2014 | Yazar: Fırat Demir

Daha önce hiçbir erkek, bedeniyle bu kadar mutlu değildi, bedenine bu kadar ait değildi ve bu bedeni sergilemeye bunca hazır değildi.

Fırat Demir | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Fırat Demir
Çatıdan çatıya atladı, gecenin karanlığına daldı, kısacık şortlarla savaştı. Robin, harika çocuk, en çok maskenin altında ağladı. Hep Batman’ini aradı. Oysa artık Batman yok. Maske yok. Savaşmaya gerek yok. O, kendi eliyle sırladığı bir aynayı parçalamak zorunda kaldı.
 
 O: Tarkan.
 
Dünyadan uzak biri Tarkan. Dünyaya ait değil. İnsanların ayak bastığı bir dünyaya ait değil. Ama uzaylı da değil. Dünya kabuğunun altına sığınıyor. Yorganın altına sığınır gibi. Çocuk gibi.
 
Keza Tarkan, bir Michael Jackson Sendromu. Bir Peter Pan vakası. Puer aeternus. Tarkan da, tıpkı MJ gibi naif/müstehcen bir duygululuk arasında ne yaptıysa yaptı ve en sonunda yapayalnız kaldığını anlayınca ilkin kendi heykelini yıktı. Tarkan’ın MHP milletvekilinin bile ağzına düşmüş “çıplaklar kampı” fotoğraflarından sonra özışığını kaybetmesi, büyümek istememesi, bize yalan söylemek istememesi, yalan söylemeyi becerememesi, tam MJ’lık olmadı mı?
 
O fotoğraflar yayınlandığında Tarkan, “evet”, demişti, “fotoğraflardaki benim”. Fakat ardından MHP’li kuzeninden, kız arkadaşına, annesine, Tarkan sapına kadar erkektir açıklamaları aldı yürüdü. Hangisine üzülesin: Bu yalanlamalar kabaresine mi, yoksa Tarkan’ın yıllar yılı elleriyle dizdiği tüm o muğlaklık duvarının, o kalenin, onu çekici ve uzak kılan tüm anlamın içinin boşaltılmasına mı?
 
MJ’da da böyle olurdu. Michael Jackson köşesine çekilir, üzülür, hiç kimselerle konuşmazdı. Fakat onun suskunluğu üzerine konuşmayan kalmazdı. Ağzını her açan da MJ mirasını biraz daha aşındırırdı.
 
Michael Jackson’daki “halin” bir adım ötesi Tarkan. Dionysus’un hep genç kalabilen yüzü Bacchus sanki; Caravaggio’nun sarhoş olmaya davet eden “Bacchus”u. Ya da yine Caravaggio’nun kendi imgesine âşık “Narcissus”u. Çocuk ama aynı zamanda kendi çekiciliğinin, Eros’unun farkında.
 
Bu öyle bir Eros’tu ki, Tarkan, 90’lı yıllarda geldi, Türkiye’nin kucağına oturdu. Sırlı aynasının karşısında çırılçıplaktı. Türkiye için bir eşik oldu. Daha önce hiçbir erkek, bedeniyle bu kadar mutlu değildi, bedenine bu kadar ait değildi ve bu bedeni sergilemeye bunca hazır değildi. O bedenini eğip büktükçe erkeklik heykeli yontuldu. Erkekliğin kast sistemi altüst oldu.
 
Cinsel bir bukalemundu. Ara öğeleri kendi üzerinde denemekten hiç çekinmedi. Ziller, bele bağlanan şıkır şıkır kemerler, ipek gömlekler ile Doğu masallarındaki hermafroditler gibiydi. “Şıkıdım” şarkısının Avrupa için hazırlanmış siyah beyaz klibinde Tarkan arabanın arka koltuğunda uyumaktadır. O sırada bir genç kız isteklice arabanın camına vurur. Uyanan Tarkan’ın güzel yüzü kızı iyice histerikleştirirken öte yanda da genç bir erkek camı “tıklatır”. Tarkan tüm edasıyla bir de erkek tarafına döner. Kararsız ama baştan çıkmaya/çıkarmaya hazır bir bakış ile. Cinsler arası küçük kaçamak bir bakıştır Tarkan’ın olayı. Bize bu hissi yaşatabilmesidir.
 
Onun bu tehditkâr gücünü “şımarıklık” olarak görenlere, sanki kendinden bahsedercesine cevap verdi. Şımarıklığı, cilvesi hayatla olan mesafesini belirliyordu. O da her yıldız gibi hayata karşı bilgisizliğini, hayat karşısındaki şüphesini en güzel cilveyle örttü. Şarkılarında da bu cilveyi tekrarladı. Ya teslim oldu, ya peşine düştü ya da tövbeler etti ama muhakkak kendisini sakındı, süzüldü. Cilvesi bitip hüznü başladığındaysa hep kendi yalnızlığından söz aldı.
 
En büyük meselesiyse, Baba’ydı. Tarkan, hep Baba’yla, Baba imgesiyle hesaplaştı. Tarkan’ın babası içkici, sert, otoriter, eve geldiği yok. Yıllar önce Perihan Mağden’e verdiği söyleşisinde böyle bahsediyor ondan. Beni bir kere öptüğünü bile hatırlamıyorum, diyor. Tarkan’ı annesi büyütüyor. Baba imgesi silindikçe, Tarkan’ın yıldızı parlıyor, özgürleşiyor.
 
Baba’dan kopuşu kimsenin cesaret edemeyeceği bir cüretle yaşadı. Babalığın, erkekliğin o kutsal kurumu askerliği reddetti. Savaşa inanmıyorum, dedi. Kardeşimi vuramam, dedi. Şimdilerde unutulan bu tavrı, kendi mitosunun en gerçekçi anıydı.
 
Bu gerçeklik anı, onu uzaydaki aile bağlarından da ayırdı. Onu Zeki Müren’in oğlu olarak görenler var. Oysa Zeki Müren, travesti evreninin hükümdarıydı ve o evren, Müren’le açıldı, Müren’le kapandı. Travesti evreni: Müren’e gösterilen sonsuz saygı, Müren’deki sonsuz tevazu. Paşa, sanat güneşi. Tarkan ise çok organik. Ve bu organiklik içerisinde de çok daha girift kaldı.
 
Dokunulmaz sanılan şeylere bir bir dokundu: erkek sureti, erkek bedeni, erkek kutsalı. Karıştırdığı bu otlar içerisindeyse riyakârlığa rastladı. Yurtdışı başarıları, Almanya’dan Hollanda’ya kadar liste başı olması hep şüpheyle sınandı. Kendi bütünlüğünü kaybedene kadar ne yapsa beğenilmedi, ne yapsa kötülendi.
 
Sonra Tarkan kendisini cezalandırmak istedi. Kimsenin desteklemediği, kimsenin umursamadığı bir İngilizce albüm vaadiyle kandırıldı. Yıllarını bu albüme ve havaalanlarında çeşitli kız arkadaşlarıyla görünmeye harcadı. Bu arada başından bir de “tedavi” geçti.
 
O tedaviyle teslim ettiği şey, Robin’in maskesiydi. Harika Çocuk olarak savaşma yetisi, içgüdüsü. Savaş boyasını sildiği gibi de Türkiye’ye has hataları bir bir işler oldu.
 
Tarkan’ın yeni şarkısına bakın mesela. Son fotoğraflarına. İnsan üzülüyor. Tarkan kendisine iki beden dar bir leopar yeleğe sığmaya çalışmış, arkasında Viking emsali İskender Paydaş, siyah gözlükler altında yüzüne oturmayan bir gülümseme. Gözlüklerin altındaki iddia da aslında nereye ait olduğunu bilmemesinin dışavurumu. Ben artık çocuk değilim. Ben büyümek ve yüzleşmek de istemiyorum. Ben neyim?
 
Oysa kaderinde/kederinde daha fazlası vardı. Mesela ilk yıllarında çokça etkilendiği Boy George-vari, George Michael-vari “hatalar” işleyebilir, sonra bu hataları bir “yıldız trajedisi hüznü” albümüyle/şarkısıyla (G. M.’dan Older ya da B. G.’dan The Crying Game) günah çıkarırcasına anlatabilir, kutsayabilirdi. Yüzünün karanlık yanını dönebilirdi.
 
Ya da en önemlisi, kendi Neverland’ini inşa edebilirdi.
Bir Neverland’i olsa, kurtulabilirdi.
Neverland’de bir zamanlar giriştiği savaşları bile unutur, içi boşalmış, boşaltılmış imgesine yalnızlık doldururdu.
Bir Neverland’i olsaydı.
Tıpkı Michael Jackson gibi, içerisinde iyice yalnızlaşabileceği .
İçerisinde sonsuza kadar güzel kalabileceği.
İçerisinde sonsuza kadar çocuk kalabileceği.   

Etiketler:
Nefret