26/03/2015 | Yazar: Ali Ersen Erol

Kesin olarak bildiğimiz şey, meclisin her fırsatta queer sesleri kısmaya ve şiddeti desteklemek uğruna normalliği sürdürmeye çalışacağı.

Ali Ersen Erol | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Ali Ersen Erol
Adayları veya izleyecekleri yolu bilmesek de, kesin olarak bildiğimiz şey, meclisin her fırsatta queer sesleri kısmaya ve şiddeti desteklemek uğruna normalliği sürdürmeye çalışacağı.
 
İtalyan ressam Paolo Veronese, Simon Evinde Son Akşam Yemeği isimli eseri yüzünden 1573 yılında kendini Venedik Engizisyon Mahkemesi önünde buldu. Aslında Veronese’nin yaptığı, İsa ve havarilerinin son akşam yemeği resmiydi, ve kendisi daha önce bu tür resimler yapmıştı. Hatta ‘son akşam yemeği’ resimleri yapmak, tıpkı Meryem ve İsa veya İsa’nın çarmıha gerilmesi veya çarmıhtan indirilmesi gibi resimleri yapmak kadar alışılagelmiş ve neredeyse o sıralar her Rönesans ressamının ürettiği eserlerdi. Veronese’nin bu tür bir resim yüzünden Engizisyon mahkemesi ile yüzleşiyor olması olağanüstü bir durumdu.
 
İşin aslı, Veronese de neden orada olduğunu bilmiyordu. Neticede o tarihte 45 yaşındaydı ve o zamana kadar yaptığı resimlerden dolayı bir sıkıntı çekmemişti. Fakat mahkeme Veronese’ye resimde “palyaçoların, sarhoş Almanların, cücelerin, ve diğer benzer saçmalıkların” neden yer aldığını soruyordu, bunların Katolik kilisesini rencide ettiğini, ve İsa’nın yanında yerleri olmadığını söylüyordu. Veronese kendisini farklı şekillerde savunmayı denedi. Önce Simon’un ne kadar cömert bir ev sahibi olduğuna dikkat çekmeye çalıştı ve bütün o insanların aslında evin dışında olması gerektiğini ama Simon’un yüceliği sayesinde evin içine alındıklarını söyledi. O tutmayınca ressamların şairler ve deliler gibi yaratıcılıklarını kullandıkları için bu tür şeyler çizebileceklerini anlattı. O da olmayınca son çareyi üstatlarını takip ettiğini söylemekte ve Michelangelo’nun herkesi çıplak çizdiğini anlatmakta buldu. Fakat mahkeme Veronese’nin hiçbir söylediğini kaile almadan kararına vardı ve resimde kiliseyi rencide eden unsurlardan kurtulması için ona 3 ay verdi. Veronese ise mahkemenin bu kararına karşılık resmi değiştirmedi, ama resmin adını değiştirdi—Levi Evinde Ziyafet.
 
Resmin başlığını Levi Evinde Ziyafet olarak değiştirmek, Veronese’yi Engizisyon mahkemesinin şiddetinden iki sebepten dolayı kurtardı. Öncelikle, İncil’de İsa’nın Levi’nin evinde yemek yediğini anlatan kısım, İsa’yı günahkarlarla ve hastalarla beraber tasvir ediyor. İsa orada yemek yiyor ki, günahkarlara ve hastalara yardım edebilsin. Kilise, tabii ki, Almanları, cüceleri, siyahları, ve saçmalık olarak gördüğü diğer insanları hasta ve günahkar olarak sınıflandırmış olmanın verdiği keyif ile Veronese’nin peşini bırakıyor. Fakat yeni başlığın Katolik kilisesinin işine gelmesinin ikinci bir sebebi ise, Levi’nin aslında bir Yahudi evi olması ve o sıralar özellikle yaygın olan antisemitizm içinde bir Yahudi evinin bu şekilde anlatılmasının zamanın ruhuna pek uygun düşmüş olmasıydı.
 
Başka bir değişle, Veronese resmin içeriğini mahkemenin istediği gibi değiştirmek yerine, basit bir çerçeve değişikliği ile resimdeki nesneleri toplumsal ve siyasi olarak belirlenmiş kalıpların içine dahil etti.
 
Toplumun genel kuralları olarak kabul edilen ve ‘normal’ adı altında konuşulan kalıplara uymayan, dışarı taşan davranış, düşünce, veya eserleri derhal o çizgi dahiline çekmek için uğraşan—hatta bunu kendine görev edinmiş—insanların yaptıkları, genelde, toplumun bu çizgilerini değiştirmeye çalışanların yaptıklarından daha çok övgü alır. Her ne kadar baskıyı, eşitsizliği, ve şiddeti körüklese de, normallik adı altında yapılanlar, anormal olarak görülen insanların kanıksanan sınırları zorlamasına tercih edilir. Normallik, homojenleşme üzerine kuruludur. Bu anlamda normalleşme, belli bir görüşün belli bir bağlamda dayatılması olduğu kadar, Foucault’nun da yazdığı gibi, hayali bir ortalamanın yayılması ve yaygınlaşması olarak da algılanabilir. Bu tür bir averajın yeterince yayıldıktan sonra genel kanı haline gelmesi de bir normalleşme, yani homojenleşme sürecidir. Ahlak anlayışı da bu süreçten bağımsız değildir ve çağın ruhunda normal olan her şey gibi heteronormatiftir—normal ahlak, yığınları referans alarak sapkınlık olarak görülen davranış ve düşünceleri bir hiyerarşiye koyar ve karşı-hareket veya cezalandırma belirler. Bu yüzden normalin ahlakı dışlayıcıdır. Normal ahlakın geçerli olması gerektiğine inanılan kamusal alanda kimin nasıl var olabileceğini belirler. Normal ahlaka uymayan birisi kamusal alanda yer kaplıyorsa haddi bildirilir—tehdit edilir, dövülür, öldürülür. Toplumsal alanda yer kaplayacak olan bir sanat eseri, mesela, o alanın normaline uymak zorundadır.
 
Veronese örneğinde görüldüğü gibi, İsa’nın ve havarilerin her türlü insan ile beraber olması, sofra paylaşması, ve eğlenmesi kilise tarafından çirkin olarak görülmüş, fakat o sıralar mesela Yahudilerin Prag’dan sürülmesi gibi sonuçlara yol açan antisemitizm, normal olduğu için doğal karşılanmıştır. Kilise, İsa ve havarilerinin bağlamını olabildiği kadar homojen tutmaya çalışmış ve bu homojenliği polislemek konusunda kendini sorumlu görmüştür. Normalliğin homojenliğini savunan kilise, Yahudilerin yaşadığı yapısal şiddete büyük oranda katkıda bulunmuştur.
 
Kilise gibi elinde güç bulunduran kurumların, toplumdaki normalin ne olması gerektiğine ve böylece ahlakın o normal çevresinde nasıl tanımlandığına büyük oranda yön verdiği yeni bir bilgi değil. Fakat düşünmemiz gereken, bu yön vermenin, o alanlar içine katılmak isteyen insanları nasıl etkilediği ve seslerini nasıl sınırladığıdır.
 
Mesela, A.B.D.’de, LGBTQ hareketinin başlangıç noktası ile şimdi içinde bulunduğu nokta çok farklıdır. 50lerde ve 60larda kenarda köşede birleşme, kendi içinde bir topluluk yaratmaya, ve normallikten uzak durmaya çalışan LGBTQ hareketi, tutucuların özellikle AIDS korkusu üzerinden yarattığı paranoya ile, bugün daha çok heteronormatif homojenliğe entegre olmak üzerine kuruludur. LGBTQ bireylerin evlenebilmesi veya orduya katılabilmesi veya başka tür neoliberal ve heteronormatif alan, kurum, ve kuruluşlarda yer alabilmesini başarı olarak tanımlamak, aslında bu hareketin zayıf anlarından biridir.
 
LGBTQ bireylerin yaklaşan seçimler için partilerden adaylıklarını açıklamaya başlamaları, dayatılan normal ahlakın neresinde olacaklarını sorusunu beraberinde getiriyor. Çünkü adayları veya izleyecekleri yolu bilmesek de, kesin olarak bildiğimiz şey, meclisin her fırsatta queer sesleri kısmaya ve şiddeti desteklemek uğruna normalliği sürdürmeye çalışacağı. Normalliğin homojenliğini sürdürme çabasını, Altan Tan’ın fotoğrafının LGBT’siz olmasından, bir mahkemenin eşcinselliğe gönderme yapan bir işareti hakaret olarak yorumlamasına, trans bireylerin sokaklarda ve evlerinde öldürülmesine kadar her alanda, yapısaldan fiziksel şiddete kadar farklı derecelerde görebiliyoruz.
 
Seçimlerin yaklaşmasıyla beraber adaylıklarını açıklayan LGBTQ bireylerin izleyecekleri yol o yüzden çok önemli. Çünkü bir tarafta, Veronese gibi, kabul edilmek uğruna homojenliğe katılmaya çalışmak ve güç odağının isteklerini karşılayarak söylemin içeriğini yapısal şiddetle eşitlemek var. Bu yolun nereye gittiğini A.B.D. örneğinden biliyoruz. Fakat diğer tarafta, henüz nereye gittiğini pek bilmediğimiz bir yol var. Bulunduğumuz bağlam içerisinde normalliğin ve homojenliğin ne kadar fetişleştirildiği göz önüne alınırsa, LGBTQ adayların nefeslerini evlilik gibi heteroseksist ve sınıfsal konulara harcamadan, dayatılan normalliğin altındaki varsayımları alaşağı etmeleri, belki de yapabilecekleri en önemli siyasi katkı olur. 

Etiketler:
Nefret