03/05/2013 | Yazar: Rahmi Öğdül

İktidarın, zamanın çizgisel okuyla parçalamaya çalıştığı devrimci belleğimize sahip çıkmanın, saatlere ateş etmenin tam zamanı.

Etrafında düşünce ve eylem anaforları yarattığımız her türlü simgenin parçalanıp anlam kırıntısına dönüştürüldüğü günümüzde belleğin de yıkıldığını, çökertildiğini görüyoruz. Saat zamanının durmadan ileriye akan ve aktıkça kentteki bellek yapılarını yerle bir eden içi boş tik-taklarına karşı direnişe geçenler silahlarını saatlere doğrultmalı önce. Benjamin Franklin “vakit nakittir” sözüyle, liberal toplumun çizgisel zamanına özgü tik-takların kurşun gibi üzerimize yağdığını vurguluyordu adeta. Paraya endekslenmiş zamanın, belleğimizi depoladığımız mekânları parçalaması karşısında, devrimcilerin direnmeleri gerekiyor; bir diğer (Walter) Benjamin’in, Tarih Kavramı Üzerine Tezler’de 1830 Temmuz devrimi sırasında meydanlardaki saatlere ateş eden devrimcilerden söz etmesi boşuna değil: “Akşamları, muharebelerin ardından, Paris’in birçok yerinde insanlar eşzamanlı olarak meydanlardaki saatlere ateş ediyorlar, sanki günü durdurmak istiyorlardı.” Michael Löwy de Benjamin üzerine kitabında çok daha yakın bir tarihe ait benzer bir görüntü aktarıyor. Nisan 2000 tarihli fotoğrafta Brezilya’nın keşfinin 500. Yılı resmi anma törenlerinde saatlere ateş eden yerliler görülmektedir. Tarihin çizgisel akışına ezilenlerin bir tepkisidir bu. Mekânların, meydanların, nesnelerin içine gömülü olan belleğin, çizgisel zamanın okuyla parçalanmasına bir tepki. Devrimcilerin zamanı çizgisel zamandan farklı olmalı.

Simgelerin yıkıldığına tanıklık ediyoruz; geçmişe dair tüm anılarıyla birlikte bellek yapılar birer birer çökertiliyor. Bellek yapıların kaybolmasıyla birlikte kişisel belleklerimizin de çökertileceğini ima ediyor Marcel Proust. Geçmişin asla kaybolmadığını, nesnelerin içinde gömülü olarak yeniden keşfedilmeyi beklediğini vurguluyor: “Aklın, bize geçmiş diye sunduğu şey aslında geçmiş değildir. Hayatımızın her saati, tıpkı kimi halk efsanelerindeki ölülerin ruhları gibi, ölür ölmez somut bir nesnenin içine gizlenerek onda vücut bulur. Oraya hapsolur ve biz o nesneye rastlamazsak, temelli olarak orada hapis kalır. Biz nesne aracılığıyla onu tanır, çağırırız, o zaman kurtulur.” Geçmişin gömülü olduğu nesneler yok edildiğinde, çizgisel aklın yarattığı belleksiz mekânlar her yeri kapladığında, artık belleksiz nesnelerle ilişkimiz başlıyor demektir; şimdiye hapsolmuş bir halde vitrinlerdeki tasarım ürünleri arasında sonsuza kadar dolanıp duracağız.

Düşüncenin ve eylemin anaforik meydanı Taksim, alışverişin çizgisel alegorik mekânına dönüştürülüyor. Sinemaseverlerin belleklerinde yer eden, anılarını, geçmişlerini hapsoldukları yerden çekip çıkardıkları Emek Sineması da belleksizleştiriliyor ve her hangi bir avm’nin her hangi bir sinema salonuna çevrildiğinde, bir filmin bilincimizde tetiklediği düşüncelerle anaforlar yaratamadan, salonun hemen dışındaki vitrinlerdeki metaların alegorisine kaptıracağız kendimizi.

Düşünce anaforları yaratan mekânlar liberal anlayışları rahatsız ediyor, düşünceden, düşüncenin sınır tanımayan ilerleyişinden korkuyorlar. Hem muhafazakâr hem de liberal olan iktidar en çok korkuyor düşüncenin yıkıcı etkisinden; tüm mekânları alegorinin parçalı ve çizgisel anlayışına göre örgütlerken aralara serpiştirdiği camilerle, metaların değişen anlamlarıyla allak bullak olmuş bireyleri kutsalın değişmez ve sorgulanmaz anlamıyla avlamaya çalışıyor. Tüm çeşitliliğiyle çoklu bellekleri bağrında taşıyan nesneleri yok ederken, tek bir geçmiş dayatan kendince kutsal mekânlar inşa ediyor durmadan. 
1 Mayıs’ın, emek ve işçi bayramının içeriğinin de boşaltıldığını görüyoruz. 1 Mayıs’ı Çanakkale’de kutlayacağını açıklayan bir sendika alegorinin gücünden yararlanıp, işçi bayramını milliyetçi ve muhafazakâr duygularla sulandırabiliyor. İktidarın, zamanın çizgisel okuyla parçalamaya çalıştığı devrimci belleğimize sahip çıkmanın, saatlere ateş etmenin tam zamanı.

Etiketler: