08/09/2010 | Yazar: Evren Evrim

Küçüktüm, küçücüktüm (“oltayı attım denize, bir üşüşüverdi balıklar, denizi gördüm...” o.v.k.*).

Evren Evrim | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Evren Evrim

Küçüktüm, küçücüktüm (“oltayı attım denize, bir üşüşüverdi balıklar, denizi gördüm...” o.v.k.*). Sabahın en erken saatlerinde, evin geri kalan ahalisi uykularına gömülmüşlerken, uyanırdım (“Daha o gün anlamalıydım, benim sana erken, senin bana geç kaldığını...” m.m.**). Pijamalarımı çıkarıp, özenle katlardım ve yatağımı düzeltirdim. Giyinirdim ve hemen ardından mutfağa koşardım. Mutfakta hiç kimselere rastlamazdım ve bu durum beni şaşırtmazdı (“ben ne zaman yalnız kaldım bilmiyorum...” m.m.***). Neden sabahın en erken saatlerinde mutfağa bir kimseye rastlama olasılığım olsundu ki. Balkon kapısı açıktı, sanki her daim açıktı, yaz kış demeden açıktı. Sandalyeyi lavabonun yanına taşırdım. Mutfağın zorlantılarına aldırmadan, sandalyenin üzerine tırmanıp çeşmeyi açardım ve büyük bir özenle başlardım var olan bulaşıkları yıkamaya. Bir yandan da çocukluk şarkılarımı mırıldanıyordum bağıra çağıra. Türk sanat müziğinin zeytin gözlümü ve bitlis’te beş minare küçücük çocukluğumun mutfak, tuvalet ve banyo şarkılarıydı. Ama özellikle mutfak ve eko sistemi oldukça güçlü bir tınıya sahip olan tuvalet. Küçük bir tuvalet (“ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi...” c.y.****). Tuvalete her girdiğimde mutlaka ışığı açmazdım ve başlardım şarkılarımı yarım yamalak eksik bazı ünsüzlerle şenlendirmeye. İşte evin geri kalan ahalisinin uyanma noktası da çoğunlukla bu şenlik anlarım olurdu.

Bulaşıklar bittiğinde, sıra buzdolabını selamlamaya gelirdi hep. Ve buzdolabında benim için bulun durulan elmalarım. Hemen bir elma seçer, tekrar sandalyeye tırmanır elmamı yıkardım ve başlardım hatur hutur yemeye. Bir güzel elma yiyişim vardı, annemi hep mutlu eden (“bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden, dirseğin iskemleye dayalı...” e.c.*****), bir de pembe beyaz bir ten.
 
Ayrıca benden yaşça büyük kızkardeşimin, benden saklamış olduğu çikolatalarını her zaman bulur anında yiyip bitirirdim (tüketim).
Daha sonra en önemli işim olan gözlüklerimi kimsenin bulamayacağı ya da zarar vermeme olasılıklarının olmadığı yerlere saklama sırası gelir çatardı. Günler sonra sebzelikten patates seçerken bulunan bir gözlük, dış kapı girişinin hemen önünde bulunan halının altına yerleştirilmiş ve kapıdan giren kişinin ayakları altında ezilen bir gözlük, salon halısının altına koyulan bir başka gözlük, sokakta oynarken çıkarılan ve bir kenara fırlatılan bir diğer gözlük... Gözlüklerimle olan bu serüvenimiz yüzyıllarca devam etti, yüzbinlerce gözlük alındı, saklandı, kırıldı, atıldı. Hiç vazgeçmiyordum (“vazgeçme, dinle,...” c.a.******).
 
Şimdilerde gözlüklerim kapalı kutular içinde kenarlarda öylece duruyor, serüven bitti.
Buzdolabımda elmaya dair alınan herhangi bir şey bulmak çoğu zaman hiç mümkün değil.
Çikolataya (kakao yeni gine) gelince, her zaman hayatımın en büyük tutkusu ve aşkı olmaya layıkıyla devam ediyor. 
 
*orhan veli kanık
**murathan mungan
***yine murathan mungan
****can yücel
*****edip cansever
******cem adrian
 

Etiketler:
Nefret