03/08/2012 | Yazar: Rahmi Öğdül

Chirico’nun tekinsiz gölgeleri, Maleviç’in siyah karesi ve Samira Makhmalbaf’ın kara tahtası; hepsi de kuytu köşelerde bizleri bekleyen, gelmesiyle birlikte iktidarın yerleşik düzenini alt üst ederek yaşamı bir olaya, oluşa dönüştürecek kaosun kudretini gösteriyor

Chirico’nun tekinsiz gölgeleri, Maleviç’in siyah karesi ve Samira Makhmalbaf’ın kara tahtası; hepsi de kuytu köşelerde bizleri bekleyen, gelmesiyle birlikte iktidarın yerleşik düzenini alt üst ederek yaşamı bir olaya, oluşa dönüştürecek kaosun kudretini gösteriyor

Sanat tanıdık nesnelerden, bildik dünyadan kurtulmak, yeni olana kapı aralamak için az çaba harcamadı. Bir sanat yapıtı tanıdık olandan uzaklaştıkça düşünmeye zorlar bizi çünkü. Sürrealizmin habercisi, ressam Giorgio de Chirico 1913 yılında yazdığı “Gizem ve Yaratı” başlıklı metninde sanatsal yaratı sürecini açıklarken bu tür arındırmadan söz eder: “Sanatı göze tanıdık gelen bütün nesnelerden, konulardan, geleneksel düşüncelerden, popüler simgelerden arındırmak gerekir.” Bu arındırma edimi, tuvali temizleme eylemi yeni olana, tekinsiz olana bir hazırlıktır Chirico için. “Birden gözlerimizin önüne gelen, ama hiçbir anlamı olmayan, hiçbir konusu olmayan, hiçbir mantığa sığmayan bir görüntüye öyle güçlü bir inançla sarılmalıyız ki” der, “o yaratık biz istemesek de resmini yaptırmalıdır bize.” Chirico gizemli objeler dünyasında bu yabansı, tekinsiz yaratığı hissettirmeye çalıştı hep bize. “Bir Sokağın Melankolisi ve Gizemi” başlığını taşıyan tuvalinde, gölgelerin irkiltici gücünü kullanarak gerçekleşecek dramatik bir olayı, beklenmedik ve ortaya çıkmasıyla tüm yerleşik düşünce sistemimizi allak bullak edecek tekinsiz olanı duyumsatır bize. Kuytu köşelerden beliriverecek o bilinemez olan, biçimsizliğiyle tüm akılsal yetilerimizi dumura uğratacak olan gölgeler uzanır mekânda. Eril aklın mevcut şeyler düzenine özgü gün ışığından, olanaklar alanının dişil karanlığına kapı aralanır tuvallerinde.

İKTİDARIN ETKİNLİK ALANI
Süprematist ressam Kazimir Maleviç de Chirico’nun kaygılarını paylaşıyordu, tanıdık olandan, görünen dünyaya benzer olandan kurtulmanın yollarını aradı. Nesnelerden arınmış salt duygunun resmini yapmak istiyordu ve sonunda meşhur beyaz zemin üzerindeki siyah karesine ulaştı. Görünen dünyanın, yani mevcut şeyler düzeninin iktidarın etkinlik alanına girdiğinin fakındaydı. “Sanat artık devletin ve dinin hizmetinde olmak, değişen kültür tarihinin kaydını tutmak istemediği için objeden kopmak istiyor” diye yazıyordu, 1927 tarihli Süprematizm manifestosunda. Tek başına görünen dünyanın nesnel temsili bir anlam taşımıyordu Maleviç için. Eril aklın kısıtlayıcı etkisinden kurtularak duyguların alanına girmek istediği için nesnelerden tamamen arınmış siyah karesini salt duygu olarak tanımlamıştı. Siyah karede görünen dünyanın konturları, sevdiğimiz ve bildiğimiz her şey, yani alışkanlıklarımız, basmakalıp düşüncelerimiz, klişelerimiz gözden kaybolmuş, karanlığın içinde erimişti. “Artık görünene benzemek yoktur, idealize edilmiş imgeler yoktur – çölden başka bir şey yoktur!” diye yazmıştı manifestosunda. Chirico’nun metnini yayımladığı yıl olan 1913’de Maleviç siyah karesini sergiler. Yerleşik nesneleri görmeye alışık olan, sağduyu dünyasında yaşayan eleştirmenler birden göçebeleştiklerini fark ederler: “Sevdiğimiz her şeyi yitirdik. Bir çöldeyiz sanki… karşımızda beyaz bir zemin üzerinde siyah bir kareden başka bir şey yok!”

YERLEŞİK DÜZENİ ALT ÜST EDEN GÖLGELER
Chirico alışkanlıklar dünyasından, yerleri ve işlevleri belli nesneler dünyasından kurtulmak için gölgelerin gücünden yararlanmıştı; henüz ortaya çıkmamış ve çıkmasıyla birlikte bir olaya dönüşerek tüm yerleşik düzeni alt üst edecek gölgeler kuytularda varlıklarını hissettiriyorlardı tablolarında. Tüm olanak alanını bir gizil güç olarak bağrında taşıyan bu gölgeler kuytulardan çıkarak tüm tuvali kapladığında Maleviç’in siyah karesine ulaşmış olduk. Chirico’nun sezdirdiği, mevcut düzeni tehdit edici bu karanlık olanaklar dünyasını tuvalinin tamamına taşıyarak yerleşiklerin mekânını, göçebelerin uzamına, yani çöle dönüştürmüştü Maleviç.
Saf duyguyu temsil eden siyah karenin her türlü pratik işlevden arınmış olarak mekâna taşınabileceğini söylemişti Maleviç. Oysa İranlı yönetmen Samira Makhmalbaf Kara Tahta filminde, bir çöl gibi duran siyah kareyi ait olduğu yere, göçebelerin uzamına taşıyarak tüm pratik içerimleriyle birlikte geçirdiği oluşları gösterir bize.

BİR KARA TAHTADAN NELER YAPILABİLİR?
Kapalı bir mekânda, bir sınıfın duvarına çivilenmiş, yerleşik kara tahta birden göçebelerle birlikte devinmeye başlarsa başına neler gelir? Film, Halepçe katliamının hemen ardından İran-Irak sınırında dağlarda dolaşan gezgin Kürt öğretmenlerle bu öğretmenlerin karşılaştığı savaştan kaçıp dağlarda dolaşan Kürtler arasındaki ilişkileri kara tahta üzerinden anlatıyor. Kara tahta göçebeleştiğinde artık yeri ve işlevi belirlenmiş bir nesne olmayı bırakıp sürekli oluşlar yaşamaya başlar. Bölgeyi kontrol eden uçaklardan saklanmak için kamuflaj nesnesi haline gelir; bir kaçakçı çocuğun kırılan bacağına destek olur; hasta bir ihtiyarı taşımak için sedyeye dönüşür; evlilik ritüelinde paravan, yeni evlenen çiftin derme çatma evinin kapısı olur; göçebeleşen kara tahta oluşlarına hiç ara vermez.

İHTİYAÇIMIZ BİR SANAT ÇÖLÜ
Çöl oluşların yaşandığı göçebelerin uzamıdır, yerleşik alışkanlıkların terk edildiği, tanıdık nesnelerin tanınmaz hale geldiği, kaosun karanlığından yeni oluşların zuhur ettiği bir ortam. Chirico’nun tekinsiz gölgeleri, Maleviç’in siyah karesi ve Samira Makhmalbaf’ın kara tahtası; hepsi de kuytu köşelerde bizleri bekleyen, gelmesiyle birlikte iktidarın yerleşik düzenini alt üst ederek yaşamı bir olaya, oluşa dönüştürecek kaosun kudretini gösteriyor. İktidarın alıklaştırıcı özneleştirme sürecinden kaçmak ve politik oluşlar yaşamak için sanatın çölüne ihtiyacımız var. 


Etiketler: