19/10/2013 | Yazar: Rahmi Öğdül

Kamusal mekânların halkın elinden alınması olağanlaşırken, bu mekânları geri almak, akışı kesintiye uğrattığı ölçüde olağandışılaşıyor.

Kırmızı ışık yanar ve kaldırımda bekleyen jonglörler yaya geçidinde alevli sopalarıyla gösteriye başlarlar. Sonra yeniden otomobiller için yeşil yanar ve trafik kaldığı yerden akışına devam eder. Korunaklı zırhlarının ya da taşınabilir ev-makinelerinin içinde sürücüler, ön camlarına yansıyan görüntüleri bir ekrandan izler gibi izlemişlerdir. Ateşle oynayan gençler kaldırımda bir sonraki trafik kesilmesini beklemeye koyulurlar. Gösteri ve hız toplumunun sıradan dünyasından görüntüler. Akışın ne zaman kesileceğini ve gösterinin ne zaman başlayacağını bize söyleyen bir metin var. Burada kesinti kurala bağlı, ancak gösterinin ne olacağını bilemeyebiliriz. Trafik akışı kesildiğinde sürücüler jonglörlerin gösterisini beklemiyor ve şaşırmış olabilirler. Ama kesinti tamamen kurallara uygun olarak gerçekleşmiştir. Kesinti anını eylem mekânına dönüştürerek, yaya geçidinde olabileceklerin ötesine geçmiş ve kendi gösterilerini sahnelemişlerdir. Brezilyalı sanatçı Cinthia Marcelle 13. İstanbul Bienali kapsamında Arter’de yer alan “Yüzleş” adlı videosunda gündelik hayatın tekrarlarına müdahale ederek kendilerini araya sokuşturan jonglörleri gösteriyor bize. Ve gösterilerinin de bir tekrara dönüşmesiyle, hayat olağan akışını sürdürür yine de. 

Bizim kırmızı ışıklarımızda da kesintiyi fırsat bilen yoksul çocukların mendil sattıklarını ya da ellerindeki süngerlerle camları silmeye çalıştıklarını görürüz. Kesintiyi bir fırsata dönüştürüp, kendilerini akışın arasına sokmuşlardır. Otomobil sürücülerin genel tepkisi camlarını sıkıca kapatıp koltuklarına büzüşmek olur. Yoksulların, ilişkisizliğin steril otoyolunda birden karşılarına çıkmaları yadırgatıcıdır. Çünkü hayat yoksullarla karşılaşmayacak şekilde ayrıştırılmıştır ve ilişkisizliğin mekânı otoyolda birden yoksulların yüzleri ön camda beliriverince canları sıkılır.  

Kesintinin kural dışı olduğu anlar da vardır. Dünyanın pek çok ülkesinde birden elektrik kesilir ve yoksullaştırılmış kitleler, vitrinlerdeki kışkırtıcı metaları yağmalarlar. Burada da kent yoksulları kendi gösterilerini sahneye koymuşlardır. Ya da bir despotun ülkeyi kendi imgelemine göre yeniden tasarlamaya koyulduğu bir anda ortaya çıkan çokluk, akışı kesintiye uğratarak kendi mekânını yaratabilir ve Gezi Direnişi örneğinde gördüğümüz gibi kendi etkinliğini sahneleyebilir. İktidarın tanımladığı gibi bu çokluk yağmacı ya da çapulcu değil, aksine iktidarın yağmaladığı, sömürgeleştirdiği kamusal mekânları, sokakları ve meydanları geri alandır. Kamusal mekânların halkın elinden alınması olağanlaşırken, bu mekânları geri almak, akışı kesintiye uğrattığı ölçüde olağandışılaşıyor.  Onur Erem’in BirGün Pazar ekindeki haberinde, Madrid’deki Sol Meydanı işgaline katılanlardan Sara’nın taşıdığı kâğıtta şunlar yazıyordu: “Devrim, gündelik hayatın olağandışılaşmasıyla başlayacak”, yani akışın kesintiye uğratılmasıyla.
Sokaklar halka aittir. En azından on dokuzuncu yüzyıla kadar böyleydi. “1789’dan başlayarak 19. yüzyıl boyunca ve Birinci Dünya Savaşı’nın büyük devrimci ayaklanmalarında kent insanlarının ortaya koyduğu tez: Sokaklar halka aittir” diye yazıyor, Marshall Berman ‘Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’ kitabında (İletişim Yayınları). Bu tezin karşısında ise “sokağı öldürmeliyiz” diyen Le Corbusier’in tezi yer almaktadır; dolayısıyla sokaklar öldürüldüğünde, halk dediğimiz sokakları, meydanları dolduran ilişkisel kitleyi de ortadan kaldırmaya yeltenmiştir iktidar. Berman, Baudelaire’in bulvarlarda gerçekleşen kent deneyimiyle Le Corbusier’nin otoyollardaki kent deneyimini karşılaştırır. Aralarında sadece yarım yüzyıl olmasına rağmen kent radikal bir şekilde dönüşürken, her an patlamaya açık maddi ve insani güçleri bir araya getiren ilişkisel bulvar yerini, ayrıştırmanın ve hızın mekânı olan otoyola bırakmıştır. “Arabadaki adamın perspektifi yirminci yüzyılın modernist kent planlama ve tasarımının paradigmalarını doğuracaktır” diye ekliyor Berman. Yeni bir insan modeli çıkartılmıştır ortaya. Kalın zırhının içinden kenti deneyimleyen, sistemin mega-makinesinin bir parçası olan makine-insan. Ön camdan akan görüntüler bedenine dokunmaz bile ve görüntüleri kanıksamış bedeninde hiçbir uyarım yaratmaz. Tüm duyguları körelmiştir.
 
Baudelaire’nin deyişiyle “ani, zamansız, beklenmedik dönüşler ve sıçramalarda”, sadece bacakları ve bedeniyle değil, zihni ve duyarlılığıyla da ustalaşmış 19. yüzyıl bulvar insanı, 20. yüzyıla geldiğinde tüm sinirleri alınarak kapalı bir kutunun içine kapatılmıştır. Kutunun ön camına yansıdığı ölçüde deneyimler dünyayı. Cinthia Marcelle’nin “Yüzleş” adlı videosunda yaya geçidinde gençlerin gösterisinde ateşin sıcaklığı tenlerine dokunmamıştır. Soğuk camın arkasında rahat koltuklarına gömülü, bacakları ve bedenleri debriyaj ve gaz pedalına kilitli, trafiğin açılmasını beklerler. 

Etiketler: