24/06/2011 | Yazar: Rahmi Öğdül

Toplumsal yaşama dâhil olan, uygarlaşan insan toplumsal düzeni tehdit eden içgüdülerini, bedensel kuvvetlerini bastırmak zorunda bırakılmıştı.

 

Tabu sözcüğünün Batı dillerine girişi 1777 tarihine dayanıyor; Güney Pasifik’teki adalara uğrayan İngiliz kâşif James Cook adalardaki yerlilere ilişkin defterine şunları yazmış: “Bir şeyin yenmesi ya da kullanılması yasak olduğunda, bunun ‘tabu’ olduğunu söylüyorlar.” Tabu, Cook’un yazdığı gibi sadece yenilmesi ve kullanılması yasak olan şeyleri kapsamıyordu; hayvanları, bitkileri, yerleri, nesneleri ve insanları da içeren, oldukça kapsamlı bir sözcüktü. Kendi referanslarıyla bambaşka bir göstergeler ormanına dalan Batılılar tabu sözcüğünü anlamakta güçlük çekiyorlar.  Tayfa olarak girdiği Acushnet adlı balina gemisiyle 1841-1845 yılları arasında tam dört yıl Güney Pasifik’te dolaşan Herman Merville, Polinezya adalarında tabuya dair yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Vadiye girdikten sonra birkaç gün içinde, farkında olmadan kurallarını ciddi şekilde ihlal ettiğimde, yirmi dört saat içinde en az elli kez sihirli ‘tabu’ sözcüğü kulaklarımda çınlamıştı” (Typee, çev. B. Gümüşbaş, YKY).

KUTSAL OLAN VE MURDAR OLAN
Batılılar açısından içine kolayca nüfus edilecek, kavranacak bir sözcük değildi tabu. Yerliler uzak durulması, dokunulmaması, konuşulmaması gereken her şeyi tabu olarak adlandırıyor, tabu olan şeyler dışında herkesin paylaştığı, erişebildiği alana ise noa diyorlardı. Tabu hem kutsal, kutsanmış olanı hem de tehlikeli, tekinsiz, yasak, kirli olanı içinde barındıran kafa karıştırıcı bir sözcüktü. Batıda da tabu sözcüğüyle anlamdaş olan ve daha sonra unutulmuş Latince bir sözcük vardı: ‘sacer.’ Hem kutsal olana hem de rezil ve iğrenç olana işaret eden ‘sacer’ de tıpkı tabuda olduğu gibi anlam belirsizliğinden muzdariptir. Kutsal olan ile murdar olan arasında kesin bir ayrım çizmeyen bu gelenek, toplumsal hayatı düzene sokmaya yarayan yasaklarla donatmıştı tüm toplumları.
Yerlilerin ‘tabu’suyla ilk kez 1777de karşılaşan Batılı birey, kendi tabularıyla yüzleşmek için Freud’un ortaya çıkmasını beklemek zorundaydı. Totem ve Tabu (1913) adlı kitabında Freud, yerlilerin tabularıyla modern toplumdaki bazı nevrotiklerin belli nesneler ya da eylemler için geliştirdikleri saplantılı yasaklamalar arasındaki benzerliğe dikkat çekiyor, genellikle dindeki ritüel etkinlik ile saplantılı nevrotiklerin ritüelci etkinliği arasında yakın bir ilişki kuruyordu.
En göze çarpan özellik her iki yasağın kökeninin de ilk bakışta nedensiz ve anlaşılmaz görünmesiydi. Tabuda olduğu gibi nevrozlu birey de, yasağı ihlal ettiği takdirde ya kendi ya da yakınlarının başına korkunç bir yıkımın geleceğine inanır.

YASAK OLANLA KURULAN ZİHİNSEL İLİŞKİ
Tabulu olan bir nesneye ya da kişiye dokunmak en temel yasaktı yerliler arasında. Modern toplumun  nevrozlu bireylerindeki en köklü yasak da dokunmadır yine; dokunma korkusu çok yaygındır nevrotikler arasında. Bu korku sadece bir cisme doğrudan dokunmayı kapsamaz; biriyle ilişki kurmak gibi ancak dolaylı şekilde dokunma anlamına gelen eylemler de bu yasağa dâhildir. Yasak olan şeyi hatırlatan, dolayısıyla yasak olan şeyle zihinsel bir ilişki kuran her şey, doğrudan doğruya bedensel dokunma denli tabuya dönüşür.
Saplantı nevrozlarında da tıpkı  yerlilerin tabusunda olduğu gibi yasakların yer değiştirme yeteneği vardır. Yasak, bir şeyden başka bir şeye yayılmak için her türlü  nedenden yararlanır. Nevrozlular, yasağın sürekli yer değiştirmesi sonucu hayatlarını tamamen katlanılmaz hale getirirler. Yasak nesneler ve kişiler, dokundukları her şeye kendi yasaklarını bulaştırırlar adeta. Yerliler arasında tabu olan bir şeye dokunan kişinin de tabu haline geldiği ve hiç kimsenin onunla ilişki kurmadığı görülüyordu.

YIKANMA SAPLANTISI
Tabuyu ihlal eden bir kişi çeşitli arınma ritüellerinden geçmek zorundadır; bu genellikle yıkanma yoluyla oluyor. Nevrozlularda ise bu ritüel, yıkanma saplantısı olarak ortaya çıkıyor.

İKTİDARIN BOYUNDURUĞUNDAN KURTULABİLME
Toplumsal yaşama dâhil olan, uygarlaşan insan toplumsal düzeni tehdit eden içgüdülerini, bedensel kuvvetlerini bastırmak zorunda bırakılmıştı. Bu bastırma bir otorite, iktidar tarafından dışarıdan dayatılmıştı bireylere. Bilinçaltına tıkılmış içgüdülerle bilinçte yer alan yasaklar, tabular arasındaki bitimsiz gerilim, farklı toplumlarda farklı biçimlerde zuhur ediyor. Modern, kapitalist toplumlar ise Freud’un çözümlediği gibi nevrotik bireyler üretiyor durmadan. Arzularını bastıran tabulu bedenler dokunmaktan, ilişki kurmaktan korkuyor, içselleştirdikleri tabularla yaşamlarını katlanılmaz hâle getiriyorlar. “Dışarı yürüyüşe çıkmış bir şizofren, analistin koltuğuna uzanmış bir nevrotikten daha iyidir” belki de. Dışarısının dipdiri taze havasını, evin boğucu, kederli havasına yeğleyen şizofren, çok yönlü şizo-akışlarla, kendisine dayatılan tüm kodları parçalayarak, arzuların çokluğunu iktidarın boyunduruğundan kurtarabilir.
 


Etiketler: