20/09/2012 | Yazar: Rahmi Öğdül

‘Dans eden yıldız doğurmak için içinizde kaos taşımalısınız.’

Odun ateşi gibi için için yanarak iktidarın kalıplarına kendimizi uydurmamızı istiyor bizden, oysa yıldız gibi yanarak, bağlantılar kurarak kudretimizin gittiği yere kadar örgütleyebiliriz kendi yaşam alanlarımızı

“Sen yanmasan/Biz yanmasak/Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.” Nazım Hikmet 
Beden ile mekân arasındaki ilişkiyi düşünmeye başladığımızda sınır kavramı geliyor hemen akla. Heidegger de kariyerin son döneminde heykeltıraşlar Ernst Barlach, Bernard Heiliger ve Eduardo Chillida’nın yapıtları üzerinden heykeli düşünmeyi başladığında, sınır kavramını yeniden gözden geçirmek zorunda kalmıştı. Bize dünyada olmanın ne anlama geldiğini öğretiyordu heykel. Bu dünyada olmak daima bir ışıma mekânının içine girmek demekti Heidegger’e göre. O halde sınır bir şeyin sonunu değil, aksine başlangıcını oluşturuyor. Bedenler ışıyarak şeyler arasındaki mesafeleri kapatıyor, bağlantılar kuruyor ve etkin şekilde kendi mekânlarını yaratıyorlar. Kendi sınırları içine kapanmış kederli varlıklar olmak yerine, sürekli dışarıya doğru taşarak kendi mekânını kuran neşeli oluşlara dönüştürüyor bu sınır kavramı bizi.

Varlığın yanması gerekiyor ışıması için. Herakleitos her şeyin ateşten yaratıldığını söylediğinde şeylerin sürekli yanarak bir oluş hali yaşadığını vurguluyordu. Ateşten varlıklar olarak sürekli yanıyoruz aslında. O halde yanmak önemli değil, asıl nasıl yandığımıza bakmalı. İki türlü yanmaktan söz ediliyor. Yıldızlar başka türlü, ağaçlar başka türlü yanıyor. Odun kendi sınırından başlayarak içeriye doğru yanarken, yıldız ise tam tersi, içeriden dışarıya doğru yanıyor, sürekli dışarı taşıyor. Odunun ateşi dışarıdan küllerle kaplanarak, gerçekleşmemiş arzular olarak için için yanmayı sürdürüyor. Işıyarak, dışarı taşarak kendi mekânını genişletmek yerine, giderek içine kapanıyor, büzüşüyor. Erklenmek yerine, erksizliğe mahkûm ediyor kendini; hınç, nefret biriktiriyor içinde ve sonunda kederli varlıklara dönüştürüyor bu ateş bize.
 
Hep dışarıya taşarak, iktidarın norm olarak bize dayattığı sınırları ihlal edendir yıldız. Odun ateşi gibi içine kapanarak büzüşmek yerine, sürekli dışarıya taşarak, başka yıldızlarla birlikte kendi mekânını genişletir. Dışarı doğru yandıkça, ışıdıkça mekânlar açılır önünde. Gerçekleşmemiş arzularını içinde küllemiş kor gibi taşımak yerine dokunduğu her şeyi ışıyan bir yıldıza dönüştürür. Arzularını başkalarına bulaştırarak iktidarın çok sevdiği kederli varlıkları bile neşeli oluşlara çevirir. Yıldız sürekli eylem halindedir. Yıldızın sınırı, kendi eyleminin sınırıdır, bu sınır dinamiktir, sürekli hareket halindedir. Yıldızın kudreti veya eyleminin sınırı dışında başka hiçbir sınırı yoktur. Yıldız bir biçim değil, kudrettir.

Işıyarak kendi mekânlarımızı oluşturan kudretli varlıklar olmak, iktidarın işine gelmiyor. Hep norm dayatıyor çünkü. Toplumsal mekânın, kültürel yaşamın örgütlenmesinde hep çitlerle çevrili kalıplar çıkarıyor karşımıza. Odun ateşi gibi için için yanarak iktidarın kalıplarına kendimizi uydurmamızı istiyor bizden, oysa yıldız gibi yanarak, bağlantılar kurarak kudretimizin gittiği yere kadar örgütleyebiliriz kendi yaşam alanlarımızı.

Tek merkezli iktidar kendi imgesine göre kurmak istiyor bedenleri; içindeki tek merkezin etrafında küllerle kaplı bir sınırdan oluşmuş bireyler yaratmaya çabalıyor. İçimizde tek merkez değil, bir çokluk barındığımızı kendi deneyimlerimizden biliyoruz oysa. İktidarın istediği kendi içine kapanmış kederli varlıklar değil de dans eden yıldızlara, kudretli ve neşeli varlıklara dönüşmek için bu çokluğun yüzeye çıkması gerekiyor. Ne diyordu Nietzsche, Böyle buyurdu Zerdüşt’ün önsözünde: “Dans eden yıldız doğurmak için içinizde kaos taşımalısınız.”

Etiketler: