30/11/2006 | Yazar: Kaos GL

‘AIDS, büyük ölçüde bir "eşcinsel hastalığı"dır. Daha öncede belirttiğim gibi, AIDS hem tıbbi bir durum hem de simgesel bir olgudur; eşcinsel toplum bu her iki düzlemde de genel olarak Batı toplumları nüfusunda sahip olduğu orandan daha fazla temsil edilmektedir.’

‘AIDS, büyük ölçüde bir "eşcinsel hastalığı"dır. Daha öncede belirttiğim gibi, AIDS hem tıbbi bir durum hem de simgesel bir olgudur; eşcinsel toplum bu her iki düzlemde de genel olarak Batı toplumları nüfusunda sahip olduğu orandan daha fazla temsil edilmektedir.’

KAOS GL

Tim Edwards - Dr., Sosyolog

AIDS, batı ülkelerinde ilk görüldüğü zaman önce önemsenmedi, ardından uzun bir süre sadece "eşcinsellerin hastalığı" olarak damgalanıp bir kenara itildi. Ne zaman ki bu hastalığın eşcinsellere özgü olmayan, heteroseksüel kadın, erkek, çocuk herkesi kapsadığı görülünce bir paniktir aldı herkesi.

Öncelikle yoksanan AIDS birdenbire varlık kazandı. Bu nedenle AIDS sahtekar bir söylemdir. AIDS, ölümcül bir hastalık ve benzeri olmayan yaygınlıkta yaşanan bir salgın olarak tanımlanmıştı. AIDS, gerçekte bunların ikisi de değildir: AIDS, öncelikle bir hastalık değil, bir sendromdur; ölümcül olmak zorunda değildir ve geçmişte yaşanan kolera ve frengi benzeri salgınlarla karşılaştırıldığında genel nüfus içindeki yayılması o kadar da bulaşıcı ve hızlı değildir. Diğer Batı ülkelerinde olduğu gibi, İngiltere'de de kalp krizi, kanser ya da kazalar gibi diğer ölüm nedenleriyle karşılaştırıldığında AIDS vakalarının sayısı göreli olarak düşüktür.

Öyleyse, bütün bu yaygaranın nedeni nedir? Öncelikle, sağlıkla ilgili hatırı sayılı harcamalar ve henüz bilinen bir tedavinin bulunmaması pratik sorunlardan. Bununla birlikte, ikinci ve aslında çok daha önemli olanı, AIDS'e yüklenen simgesel (ideolojik) anlamlar: AIDS, cinsellikle ölümü, eşcinsellik ile rast gele cinsel ilişki kurmayı (promiscuity), damardan uyuşturucu kullanmayla ırksal-etnik farklılaşmayı akraba kılıyor. Dolayısıyla, tıbbi bir durum olarak AIDS ile ideolojik anlamın yüklendiği AIDS'i ayırmak oldukça önemlidir.

Bu anlamlar ve simgeler sayesinde, AIDS özellikle toplumun bazı kesimlerinde büyük bir iş ve sanayi kolu haline geldi: reklam kampanyaları, prezervatif üretimi, tıbbi araştırmalar, AIDS'in yayılımı ve gelişimiyle ilgili olarak yapılan epimolojik araştırmalar.

Bu araştırmalarda genel olarak ortaya atılan soru, AIDS ve HIV'nin doğrudan ya da dolaylı olarak kişisel ve toplumsal yaşantılar üzerindeki etkilerinin neler olduğu... Ne var ki, özellikle cinsel davranışların dışında AIDS'in tutumlar ve kimlikler, davranışlar ve yaşam biçimleri, duygular ve düşünceler üzerindeki etkilerine ilişkin araştırmalar yok denecek kadar az. Bu durum damardan uyuşturucu kullananlar, hemofiller, eşcinsel erkekler ve sayıları gittikçe artan kadınlar gibi "risk grubu" olarak tanımlanan gruplara ilişkin sinsi bir ilgisizliğin yanı sıra, ürkütücü bir sınıflamayı ortaya çıkarıyor. Çok az bir kesim, AIDS'e yakalanan insanların bu hastalığın hayatlarını nasıl etkilediğini soruyor. Bunun yerine, söz konusu gruplar kabaca iki ayrı kampa ayrılıyor: "masum kurbanlar" (hemofiller ve çocuklar) karşısında "ölümcül salgının suçlu yayıcıları" (rast gele ilişki kuran eşcinseller, orospular, pezevenkler ve uyuşturucu satanlar).

Bu sınıflandırma özellikle aşırı dinciler tarafından günahlarının bedelini ödediği öne sürülen rast gele cinsel ilişkide bulunan eşcinsel erkeklere karşı kullanılıyor.

AIDS, büyük ölçüde bir "eşcinsel hastalığı"dır. Daha öncede belirttiğim gibi, AIDS hem tıbbi bir durum hem de simgesel bir olgudur; eşcinsel toplum bu her iki düzlemde de genel olarak Batı toplumları nüfusunda sahip olduğu orandan daha fazla temsil edilmektedir. Özellikle, eşcinsellerin varlığının kabul edildiği Batı'nın ileri sanayi toplumlarında AIDS'li nüfusun oranı istatistiki olarak yüzde otuz ile yüzde doksan arasında değişiyor. Eşcinsel toplumun varlığının kabul edilmediği diğer ülkelerde ise AIDS'in inkarı eşcinsel cinselliğinin inkarıyla el ele gidiyor. İkinci ve daha da önemli olarak, eşcinsel toplum, kişisel paranoyadan ulusal politikaya kadar uzanan geniş bir alanda medya sterotiplerinden, baskıdan ve bilfiil yaşanmış kötü davranışlardan oluşan bir damgalanma sürecinin tüm ağırlığını üzerinde hissediyor.

Kuşkusuz, AIDS'in insan yaşamı üzerinde yadsınamayacak etkileri var. Öncelikle, İngiltere'de iki binin üzerinde insan AIDS'le bağlantılı hastalıklar sonucunda öldü; bu rakam yeryüzünde yüz binlere ulaşıyor; ikincisi kaç kişinin virüsü taşıdığına ilişkin tahminler, yalnızca İngiltere'de on binlerle ifade ediliyor; üçüncü olarak da tüm bunların ötesinde, herhangi bir düzeyde AIDS'li ya da HIV'li insanları tanıyan, onlarla birlikte çalışan ya da onlara bakan insanlar var. Bununla birlikte eşcinsellerin de AIDS'le birlikte hayatın çeşitli alanlarını kapsayan bir dizi sorgulama ve bir çeşit bilinç değişikliği diyebileceğimiz yansımaları yaşanıyor.

Bilinç Diyalektiği

Cinsel ilişki yoluyla bulaşan ve genel olarak anlamla yüklü tıbbi bir durum olarak AIDS'in sonuçlarına ilişkin en yaygın ve yalın düşünce, bu sonuçların karşı konulmaz olduğudur. Oysa, hemen istisnasız bir şekilde konuştuğum tüm insanlar ilk bakışta AIDS'i önemsiz bir şey olarak algıladıklarını söylediler. "AIDS'i yalnızca sansasyonel gazetecilik olayının bir parçası olarak düşündüm" diyor konuştuğum bir kişi...

Ancak arkadaşların ölmesi AIDS'e ilişkin bir bilincin oluşumundaki en önemli faktör oluyor. Ülke dışında AIDS'li bir kişinin tanınması durumunda AIDS "orada"dır; AIDS'le ilgili vakalar ülke içinde duyulduğunda AIDS "burada"dır; herhangi bir tanıdığın bu hastalığa yakalanması ya da ölmesi durumunda AIDS "yol üzerinde"dir; bir arkadaşın ölmesi ya da hastalanması durumunda AIDS "ön kapıda"dır ve bir sevgilinin ya da önemli bir başka kişinin ölmesi durumunda ise AIDS artık "eve" girmiştir.

"AİDS bildiğim diğer insanları daha çok merak etmeme neden oluyor, çok da az olsa tanıdığım ölmüş insanları daha iyi anlıyorum"

Genellikle AIDS ve HIV'in yayılımının önlenmesinde bilginin önemli bir rol oynadığı düşünülür. Ancak, "cinsellik eşittir ölüm", "AIDS virüsü" ve "rast gele sürdürülen cinsel yaşam AIDS'e yol açar" gibi yayın araçlarının tekrarladığı basma kalıp yargılarla "bazı eylemler daha fazla risk taşır" ya da "prezervatif kullanımı ile riski azaltmak mümkündür" örneklerinde görülen daha yapıcı bilgiler arasında açık seçik bir farklılık vardır. Bunlardan birincileri uygulamada eninde sonunda koruyucu olmayan korku, terör ve kadercilik türü tepkileri kışkırtırken, ikincileri uygulamada koruyucu olmaya daha müsait bir tarzda, serinkanlı düşünmeyi ya da artıların ve eksilerin değerlendirilmesini teşvik eder.

Bütün bunların ötesinde en önemli nokta, bilginin ya da yanlış bilgilendirmenin öncelikle bireysel yorumlama süreci sonunda değerlendirilmesidir. Örneğin "rast gele ilişki kurma" durumdan duruma farklı anlamlar kazanabilen bir kavramdır; kişinin kendisini "rast gele ilişkiler kurmayan biri" olarak tanımlaması sahte bir güvenlik duygusu edinmesine yol açabilir:

"Bir açıdan kendimi o kadar risk altında hissetmiyordum, çünkü tek eşli bir ilişkim olduğunu biliyordum" diyor bir genç.

Kimlik Diyalektiği

"Tek eşcinsel kişinin ben olduğunu düşünmek gerçekten de bir kabuk içinde yaşamak gibiydi. Eşcinsel olan başka bir kişiyle karşılaşıncaya kadar ne bir terminoloji, ne de başka bir şey... Cinsel yönelimimi ifade etmeme olanak sağlayan sürecin en önemli yönü buydu, bir başkasıyla karşılaşmak."

Kimlik, değişmez bir öz değildir; toplumsal, ekonomik ve politik alanlarla karşılıklı etkileşim içinde olan karmaşık, etkileşimsel ve gelişime dayalı bir kendi kendini tanımlama sürecidir. Bu bağlamda anahtar kavram, "cinsel yönelimin ortaya konması", yani kişinin cinselliğini kamu alanında ifade etmesidir. Bu bir kaç düzeyde birden yaşanan gelişimsel bir süreçtir: birincisi, kişinin kendine eşcinsel olduğunu söylemesi; ikincisi, güven duyulan ve eşcinsellerden oluşan sınırlı bir kesime eşcinselliğin söylenmesi ve üçüncü olarak da kişinin aileden, arkadaşlardan ve işyerindeki kişilerden oluşan "eşcinsel olmayan" topluma eşcinsel olduğunu söylemesi.

AIDS'in bu süreç üzerindeki etkileri karmaşık, çelişkili ve gelişimsel olmuştur. Bunun en önemli nedeni de cinselliğin damgalandığı ve sürgün edildiği bir ortamda AIDS'in cinsel tercihin ifade edilmesinin karşısına çıkartılan sorunlara ve zorluklara yeni cephane temin etmesidir. Ancak başka bir kesim için de AIDS özellikle politik kimliğin pekişmesine hizmet etti:

"Bu cinsel yönelimin dereceli olarak ifade edilmesi gibi değildi. Diyebilirim ki, gerçekten de AIDS sonuç olarak benim cinsel yönelimimi ortaya koymamı sağladı. Bu öyle bir noktaya ulaştı ki, artık bir daha saklamam imkansız" diyor bir eşcinsel.

AIDS salgınının bazı örnek olaylarda cinsel yönelimi ortaya koyma sürecine ket vurduğuna dair az da olsa kuşkular vardır. Örneğin:

"Düşünüyorum da AIDS beni ilişkilere girme konusunda ve o kadar da meraklısı olmadığım seks olayında daha da çekingen kıldı, hatta içime kapanmama yol açtı. Her şeyden vazgeçtim ve sanırım nerdeyse beni yalnızca varolduğum, artık daha fazla yaşamayı düşünmediğim yirmi bir yaşımdaki konumuma geri götürdü."

Ölüm Diyalektiği

"Eğer AIDS insanları öldüren bir hastalık olmasaydı, bir çok şeyi değiştiremezdi sanırım" diyor bir eşcinsel haklı olarak.

AIDS'le ilgili sosyolojik literatürün en çok dikkati çeken yanlarından biri bu literatürde AIDS'in asli olarak yadsınmasıdır. Yazarlar, araştırmacılar, tartışmacılar ve akademisyenler genellikle örtük bir şekilde AIDS'in bir "eşcinsel vebası" ile "yüzyılın öldürücü hastalığı" ve hatta mutlak suretle öldürücü olmadığını, HIV enfeksiyonunun kesin olarak AIDS'le ilintisinin bulunmadığını, test olmanın muhafazakar denetimin bir parçası olduğunu, medyanın yanlış bilgilendirdiğini ve bilgiyi saptırdığını göstermek için çabalayıp duruyorlar. Yine de bireysel eylemler ve yaşantılandırmalar düzeyinde AIDS'in hâlâ ölme, yitim ve cinsellikle ilgili gerçek korkular doğurduğu görülüyor. Bir yandan bir ölüm nedeni gibi algılanan AIDS, kimi zaman ölümün inkar edildiğini düşündüren savunmacı tepkilerle de karşılanabiliyor. Tepkiler kişinin bir kamikaze benzeri riskler aldığı savunmacı kadercilikten, kişinin kendisinden ziyade arkadaşlarına ilgi gösterdiği, giderek kendini daha çok başkalarının yerine koyabildiği durumlara dek uzanmaktadır:

"Sanırım AIDS beni daha çok kamikaze kıldı. AIDS öncesi dönemde kendimi çok daha sorumlu hissediyordum."

"AIDS bildiğim diğer insanları daha çok merak etmeme neden oluyor, çok da az olsa tanıdığım ölmüş insanları daha iyi anlıyorum. Tanıdığım insanlarla ilgilenince, onları daha çok anlıyor, kavrıyorum."

Öte yandan, savunmacılık da kendini başkalarının yerine koyma da, AIDS'in acı çektiren, insanın damgalanmasına yol açan ıstıraplı bir hastalık olarak algılanması üzerine kuruludur. "AIDS'in enerjini ya ad her şeyini kurutan, tüm itibarını zedeleyen çürütücü ve kuvvetten düşürücü o korkunç etkileri..." diye tanımlıyor birisi.

"Artık AIDS'i kan kanseri ya da diğer kanser türlerinden daha fazla ciddiye alacağımı sanmıyorum."

Üzerinde önemle durulması gereken bir diğer nokta da bireysel kişilik ile AIDS salgınının gelişimi arasındaki karşılıklı etkileşime ilişkindir. Çünkü, AIDS'li ya da AIDS bağlantılı hastalığı olan kişilerle yaptığım görüşmelerde insanların benzer tıbbi durumlara oldukça farklı tepkiler gösterdiklerini gözlemledim. Bu tepkiler, "daha önce hiç tanımadığım bir güç buldum kendimde" ile "Evet, AIDS'in mahvedici bir gücü var, gerçekten de hiç hoş olmayan bir durum. Filedelfiya' da olmayı tercih ederdim." arasında değişiyor.

Benzer şekilde AIDS'in toplum ve insanlar üzerindeki etkilerinin algılanması da "kıyamet günü" yakıştırması ile "sıradanlık" arasında gidip geliyor.

"Hiçbir neden yokken arkadaşlarımın ya da kendimin ölebileceği bu ürkünç, bu korkunç dünyaya yakalanmak... Hiç, ama hiç aklım almıyor."

Ve:
"Artık, AİDS'i kan kanseri ya da diğer kanser türlerinden daha fazla ciddiye alacağımı sanmıyorum" gibi...

Cinsel Politika Diyalektiği

AIDS salgınının politik etkilerinin algılanması, geçmişin, şu anın ve geleceğin çelişkili algılanmalarında odaklaştığı için diyalektik bir özellik taşır. Örneğin, bazı kişiler AIDS salgınını özellikle politik ve cinsel alanlarda bir usandırma aracı olarak görürken, "AIDS'in eşcinsel toplum üzerinde sürüp giden etkisi, anladığım kadarıyla, eşcinsel dünyanın kabul edilebilir ve normal eylemlerine taciz edilmesi ve her şeyin korkunç bir şekilde sınırlandırılmasıdır" diye yorumlanabiliyor.

Diğer bazıları ise AIDS'in bir cemaat ve birlik duygusunu sağlayan olumlu etkileri olduğunu düşünüyorlar:

"AIDS'in bir çok insanı yakınlaştırdığını düşünüyorum; eşcinseller birbirine çok daha hoşgörülü oldu. Bir tür birliktelik duygusu getirdi AIDS".

Sonuç olarak değerlendirmeler, "bir eşcinsel toplumun doğmasına katkısı"nı vurgulayan iyimser yorumlarla, "daha çok AIDS, daha çok ölüm, daha fazla arkadaş" sözüyle özetlenebilecek karamsar yorumlar arasında dağılmaktadır.

Bir havuza ya da herhangi bir su birikintisine bir çakıl taşı atacak olursanız, su dalgacıklarının dışarıya doğru yayılışını gözlemleyebilirsiniz. Ancak, bu olayı yeterince uzun bir süre izlediğinizde aynı dalgaların dağılmaya başladığını ve yeniden merkeze doğru geldiklerini görürsünüz. AIDS'in diyalektiği de böyledir. AIDS'in eşcinsel toplum üzerindeki etkilerini incelemeye niyetlenirken sonunda eşcinsel toplumun AIDS üzerindeki etkileri hakkında bu kadar söz edeceğimi beklemiyordum.

AIDS hızla hepimizin yaşamının bir parçası haline geliyor; salgın ve salgına yüklenen (yanlış) anlamlar sürdükçe bu durum da sürecektir.

‘AIDS VE EŞCİNSELLER’ ERO dergisinin 10. fasikülünden alınmıştır.



Kaynak: Kaos GL, Kasım 1994, Sayı 3


Etiketler: insan hakları, sağlık
Dijital