08/07/2009 | Yazar: Nevin Öztop

‘Beyaz+Atlı+Prens+Haber’ diye dalış yapıyorsunuz internete.

“Beyaz+Atlı+Prens+Haber” diye dalış yapıyorsunuz internete. “Kriz Günlerinin Beyaz Atlı Prensi”, “Beyaz Atlı Pres Olmayı İstemedim” , “Tam Hayalinizdeki Prens Olmasa da…” gibi haber başlıklarının arasından kafasını uzatan parazit bir başlık: “!f İstanbul’da Eşcinsel Haykırış”. “Ana-akım medyanın da mı huzurunu kaçıracaktık!?” diye hazır heyecana kapılmış ve biraz da gaza gelmişken, Lambdaistanbullu kadınların yüreklerinden ve İzlem Aybastı, Zeliha Deniz ve Aykut Atasay’ın ellerinden çıkan Beyaz Atlı Prens Boşuna Gelme (B.A.P.B.G.) belgeselinin dibine vuralım ve yapımına eli değmişleri sobeleyelim dedik. Perdesinin arkasında binlerce kahramanın olduğu sahnenin önüne bu üç yönetmeni taşıdık. Söyleşimizi de sizlere…
Nevin Öztop'un söyleşisi
Belgesel fikri kimden ve nasıl çıktı, nasıl sürüklendi? Biraz oluştuğu zemin, arka plan ve yapım aşamasından bahseder misiniz?
 
İzlem: Yaklaşık 2 yıllık bir süreçten bahsedebiliriz filme hazırlık için. Zaman zaman konuşuyorduk, böyle bir film yapsak ne güzel olur diye. İnsanların motivasyon ve zaman sıkıntılarının olmadığı zamanlarda, özellikle de yaz sonunda hareketlendik.      
Zeliha: İlk senaryo, Türkiye’de lezbiyen/biseksüel kimlik politikaları yapan kadınlara dairdi. Fakat içeriği tartışırken, bizleri aktivizme iten temsil ve görünmezlik üzerinde söz söylüyorduk. Belgesel, bu süreçten sonra, bir grup lezbiyenin varlığını anlatan bir tespit belgeseli olmaktan çıkıp, lezbiyen kadınların temsil ve varoluş sorunlarına, önyargılara ve görünmezliğe söz söyleyen bir içerikle, gerçek yaşam hikâyeleri ve kurgular kullanan bir biçim aldı. Yapımcı ve senaryo Lambdaistanbullu Kadınlar. Teknik ekipman ve video arşiv olarak Filmmor yanımızdaydı. Kaos GL ve Amargi de bizlere basın arşivlerini açarak yardımcı oldular.
  
!f İstanbul, !f Ankara, Pembe-Mor Haftasonu ve 8 Mart Ankara programında seyircisine kavuşan bir belgesel… Bu çalışma, politik heyecanınızın neresinde duruyor tam olarak?
 
İzlem: Evet, hissettiğimiz şey kesinlikle heyecan. Filmin, eşcinsel kadın görünürlüğüne/ görünmezliğine dair söz üretmesi, kadınları seven kadınların varoluşsal anlamda kendilerini güçlü hissetmelerini sağlaması, gerçekten de insanı heyecanlandıran bir durum.
Zeliha: Bir film festivalinde, “Beyaz Atlı Prens Boşuna Gelme!” sloganıyla var olmak çok keyifliydi. Bu sloganın öğretilmişliklere farklı göndermeler yapabildiğini de düşünüyorum. Kadınlar prenslerini, erkeklerini beklemek zorundaymış gibi… Bekleyeceklerse de eğer, kadınların da bekleyebilme durumlarına bir gönderme. Dayatılan heteroseksizm, masallardan başlıyorsa, biz de masallarda bozalım. Pamuk Prensesi, Kırmızı Başlıklı Kız öpsün; derin uykusundan kaldırsın ve sonsuza kadar mutlu yaşasınlar…
Aykut: Sapkın, ahlaksız varoluşlara ve edimlere dair işler üretmek oldukça haz verici. Bu yasak/bastırılmış hazzı paylaşmaktan daha keyifli politik bir eylem olamaz sanırım.
  
Belgeseli oluştururken, “Tamam, görünür olalım da nasıl/ne şekilde görünür olmalı” gibi bir kaygı uçuştu mu aklınızda? Bu konuya dair paylaşmak istedikleriniz var mı?
 
İzlem: Görünürlüğümüzü net bir biçimde ortaya koymak istedik. Bunu yaparken de, mağdur bir dil kullanmamaya, bu yönde bir mesaj vermemeye özellikle dikkat ettik. Sonuçta kadınları seven kadınlar olarak, ihtiyacımız olan şey, “neden bunlar oluyor?”, “niye bana oluyor?” gibi bir sorgulamalardan çok, “olan bitenler için neler yapabilirim?”, “bu durumu nasıl değiştirebilirim?” gibi bir yerden olayı ele almak.
Zeliha: Belgeseldeki lezbiyenlerin ve biseksüel kadın temsillerinin bazıları, aslında tam da bu noktada yapı bozumuna uygun ve algıyı alt üst etme çabasında. “Eşcinsellik moda mı oldu?” gibi önyargıları ifade eden soruya cevabımız gayet ironi barındıran bir görünüm ve dilde. Sevgilisiyle olan yaşamını ve yatak odasını dikizlediğiniz kadın, bir sonraki bölümde Hande Öğüt’e mikrofon uzatıyor. Görünürlük şeklimiz, temelinde önyargılar ve yanlış algıları kırmak üzerine.
 
Filmin sonunda “oyuncular” diye geçiyor isimler; ancak insanları yanıltmasın, sanırım gerçek yaşam hikâyeleri ve anlatımlardan oluşuyor belgesel, öyle değil mi? Yani, belki de ilk sahnedeki dikizlenen lezbiyen çift dışında “oynayan” yok… Belgeselde yer alan insanlarla iletişime geçerken neleri ölçüt aldınız?
 
İzlem: Eşcinsel kadınların yaşamsal pratiklerine ve üretilen politikaya dair sözü olan, söz söylemek isteyen ya da “söz söylese ne güzel olur” dediğimiz kişilerle geçtik iletişime. Neticede filmimizin bir kurgusu; vermek istediğimiz bir mesajı vardı. Bu çerçevede bağlantıya geçmeye çalıştık.
Aykut: Belgesel formatında çekilmiş bir filmde, jenerikte “Oyuncular” tanımlamasının yer alması insanların algısını bozuyor sanırım. Filmde sesi ve/veya görüntüsüyle yer alan her kişinin, bir şekilde doğal ortamından yalıtılıp, manipüle edilip, yeri geldiğinde istenilen cümleleri söylemesi beklendi filme uygun düşecek şekilde. Böyle bir performans da, deyim yerindeyse “oyunculuk” istiyor. O yüzden Zeliş (Zeliha Deniz) ve Cansu’nun (Laçiner), bir lezbiyen çiftin ev halini canlandırmasıyla; Yasemin’in (Öz), Tuna’nın (Erdem), Seda’nın (Ergül) sözel ve bedensel performansları, ya da Burcu’nun (Ersoy) “Hareket” bölümündeki üst ses performansı arasında eylem olarak bir farklılık göremiyorum. Şu da var, Türkiye Sineması’ndan örnek verilen beş filmdeki oyuncuların isimleri de jenerikte yer almalı ki bu kafa karışıklığı daha da artmalı.
 
Lezbiyen görünürlüğü, lezbiyen kimlik, lezbiyen politika… “Biseksüellik”e, “ayıp olmasın” diye değinildiğine yönelik eleştiriler gözüme çarpıyor. Ne diyeceksiniz?
 
İzlem: Filme başlarken, eşcinsel ve biseksüel kadın olma durumunu, hep paralel ve eşit ağırlıkta ele almaya çalıştık. Bir yerden sonra, yaşanan sorunların birbirlerinden farklılaşması ve farklı görünürlük motiflerinin söz konusu olabilmesi nedenleriyle bir ayrışmanın oluşmaya başladığını gördük. Ama önümüzdeki günlerde planımız, salt “biseksüel kadın olma”ya dair bir belgesel çekmek.
Zeliha: Böyle bir ikiyüzlülüğe sahip olarak “biseksüellikten” bahsetmedik. Belgesel kadınları/kadınları da seven kadınlar deneyimi üzerinden kurgulandığı için biseksüel kimliğin algılanamayışı normal. Aslında belgesel grubunun çoğu biseksüel kadınlar. Fakat erkek deneyimi üzerinde bir biseksüellik ifade etmediğimiz için bence de biraz havada kaldı. Ama samimiyetsiz değiliz.
 
 
Lambdaistanbul’lu kadınların yapımcılığını üstlendiği kadınları seven kadınlarla ilgili bu belgeselin künyesinde yer alan bir de erkek olduğunu görüyoruz: Aykut Atasay. Nasıl oldu da, Aykut Atasay bu sürece dâhil oldu? Daha önce çektiği ve başarılarıyla ödül alan belgeselleri nedeniyle bilinçli olarak mı seçildi? Aykut’un ön plana çıkması gibi bir kaygınız oldu mu ya da bu yönde tepkiler aldınız mı?
 
İzlem: ‘Böyle bir filmi çekme fikri Aykut’tan çıktı’ demek yanlış olmaz sanırım. Ancak biz, Aykut’un varlığının değil, daha çok filme emek vermiş olan kadınların varlıklarının öne çıkarılması gerektiğini düşünüyoruz. Sonuçta bu film kadınları seven kadınlar hakkında.
Zeliha: Aykut’un daha öncesinde başka belgeseller yapmış olması bizim kriterimiz hiç olmadı. Kadın hareketi ve lezbiyenler/biseksüel kadınlardan çok uzak biri değil. Tabi ki lezbiyen/biseksüel kadın deneyimi bize ait. Bu nokta da Aykut içeriği belirlemekte çok daha geride kaldı. Hiç birimizin daha önce bir belgesel ya da sinema deneyimi olmadığı için biçim konusunda yönlendirici oldu. Zaten bu topraklarda eşcinsel bir birey olmanın ortak deneyimleri de var, kadın-erkek fark etmeksizin.
Aykut: “Uzaylı” olsam daha az ilgi çekerdi sanırım. “Uzaylı” kimliğim bu projede. Bir heteroseksüel erkek, eşcinsel kadın performansı sergilediği bir fake-documentary (sahte-belgesel) de çekebilir ve gayet de başarılı olabilir bu iş. Zihin açıcı da olur muhtemelen. Sanırım iş üreten bir insanın ele aldığı olguya dair hissiyatı, eleştirel ve duygusal zekâsı ve tanıklığı çok daha mühim; asıl üstünde durulması gereken noktalar bunlar. Sonuçta, ben de bu proje sayesinde lezbiyen-oluş yaşıyorum.
 
Eşcinselliğin/biseksüelliğin, “moda” olması üzerine bölümleriniz var belgeselde. LGBT aktivist belgeseller moda olur mu dersiniz? Ya da belki de moda olmaya başlıyor mu? Hem buradan bakarak hem de genel anlamda belgeseli kimin yaptığı, yönettiğinin “ne önemi var” mı ya da “ne” önemi var sizce?
 
İzlem: Umarım, LGBT belgeseller moda olur diyeyim. Ama elbette içeriğinin nasıl olduğuna bağlı… Kimin çektiği ise, bu oranda sorun değil bana göre.  
Zeliha: Bence burada önemi olan tek şey, eşcinsellerle ilgili yapılan işlerde doğru temsiliyet. Önyargılardan uzak, eşcinsel kimliği politik bir kimlik olarak ele alabilmek. Kimin ürettiği, üretime iten etkinin ne olduğu hiç önemli değil.
Aykut: Her alanda moda ikon(a)larına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum, klişelerin oturması açısından. Aslında yeteri kadar yazılı doküman üretiliyor. Her formatta performans sergileyecek gönüllü insanlar da mevcut. Kısacası; un var, süt var...
Belgeseli yapan kişinin “kim” olduğu sorusu ise, genellikle, kimlik ya da statü hiyerarşisinin baş gösterebilme olasılığının bulunduğu durumlarda tartışılır olur. İş ile olan duygusal ve entelektüel bağ kurulduktan sonra, işin neden, nasıl ve kim(ler) tarafından yapıldığı ile ilgili araştırma, eleştiri ve sorgulama süreci; işin kendisini ve aktörlerini bir bağlama oturtma çabası da, her bireyin kendi başına çıkmak isteyeceği ya da istemeyeceği bir keşif alanıdır.
 

Etiketler: insan hakları, aile
Nefret