05/03/2015 | Yazar: Murat Köylü

‘Kimlik siyasetinin ötesine geçmeliyiz; anayasal kurumların askıya alındığı bir dönemden söz ediyoruz.’

CHP Milletvekili Kart: ‘Kimlik siyasetinin ötesine geçmeliyiz’ Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi, CHP Konya Milletvekili Atilla Kart: “Kimlik siyasetinin ötesine geçmeliyiz; anayasal kurumların askıya alındığı bir dönemden söz ediyoruz.”
 
Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) üyesi Konya Milletvekili Atilla Kart ile Türkiye’nin siyaset gündemini, eşit yurttaşlık meselesini ve otoriterleşmeyi konuştuk. Bundan 9 sene önce, bugünlerde pek çoklarının dile getirdiği “AKP’nin devlet partisine dönüştüğü” yorumunu getiren hukukçu Atilla Kart’ın pek yakında “AKP’nin 12 senelik yolculuğunun resmini çektiği” kitabı da yayımlanacak.
 
“Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği eşit yurttaşlık kapsamında değerlendirilmeli”
 
Genel seçimler sonrasında yeniden gündeme gelecek Yeni Anayasa tartışmalarında cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konusu sizce hangi temelde ele alınmalı?  
 
Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği meselesinin esas itibariyle eşit yurttaşlık kavramı içinde değerlendirilmesi gerekir. Eşit yurttaşlığı şöyle tanımlayabiliriz: insanların kimliklerini, örneğin etnik aidiyetlerini eşit şekilde ifade etmeleri. Kimliklerini yaşamaları. Örneğin, inanmama özgürlüğü de dahil olmak üzere, inançlarını diledikleri gibi yaşamaları. Anadilleri ile öğrenim ve eğitim haklarının tanınması. Tabii “anadil eğitimi” ile “anadilde eğitim” farklı kavramlardır; “resmi dil” ise işin bir başka boyutudur ama bunlar kamuoyunda genellikle birbirine karıştırılıyor, bir uzlaşmayı sağlamamız zor oluyor. Tüm bunların yanında eşit yurttaşlık insanca eğitim hakkıdır, barınma hakkıdır, yoksulluğun giderilmesidir, kadın-erkek eşitliğidir, yasakların her anlamda önlenmesidir. Eşit yurttaşlık bir ifadesini de Birleşmiş Milletler İnsani Gelişme Endeksi’nde bulur. “İleri demokrasi” denilen dönemde, son 10-12 yılda Türkiye, o evrensel, Birleşmiş Milletler kriterlerine göre geriye gitmiştir. Bakmayın siz yaratılan hamasete, koparılan gürültüye. Yaratılan bilgi kirliliğine ve karartmalara rağmen bütün o endekslerde giderek dip yapan bir ülke konumundayız.    
 
Sizin pek çoklarından önce, daha 2006’da dile getirdiğiniz “AKP’nin devlet partisine dönüşmesi” tahlilinin nedenleri, dayanakları nelerdir?
 
AKP devlet partisine dönüşüyor. Bakın kitabımızda bunları bulguları ile belgeleri ile anlatıyoruz. Devlet partisine dönüşen siyasi iktidar, paralel yapı ile mücadele bahanesi ile Türkiye’nin bütün gündemini, sorunlarını bu yapı ile mücadeleye hasrediyor; kendi sorumluluklarını bertaraf ediyor. E bakıyorsunuz işin aslı nedir? Her ne hukuksuzluk, yolsuzluk yapıldıysa AKP ve paralel yapı beraber yaptı. Benim paralel yapının idari soruşturma ve adli süreçle araştırılmasına dair Mayıs 2013’te Başbakanlık’a verdiğim başvurum var. Daha geçtiğimiz günlerde ne yaptı HDP grubu? Paralel yapının araştırılması için Meclis araştırması verdi. Ne güzel. Buyurun gelin işte Meclis olarak hep birlikte araştıralım o paralel yapıyı.
 
“Paralel yapının araştırılması iktidarın suçlarının açığa çıkması demektir”
 
Araştırılmıyor mu peki?
 
Yok, bunu araştıramayız. Bunu araştırmamızı istemez siyasi iktidar. Çünkü paralel yapının araştırılması demek siyasi iktidarın suçüstü halinin ortaya çıkması demektir. Araştırılırsa, bütün müdahalelere, bütün baskılara rağmen bu işbirliği, bu kirli ilişki, bu illegal ilişki, bunun okyanus ötesindeki gerek resmi, gerek gayri resmi dinamikleri, uluslararası devletler düzeyindeki ilişkileri, yönlendirmeleri, bunların hepsi ortaya çıkacaktır. AKP’nin aslında cumhurbaşkanı, başbakan düzeyinde anayasa ihlallerinin ortasında olduğu, baş aktörü olduğu ortaya çıkacaktır.
 
Siyasi iktidar engelliyorsa gerçekler nasıl açığa çıkacak? Toplum eninde sonunda öğrenemeyecek mi?
 
Gerçekçi olmak adına söylüyorum, bu dönemde bu araştırmayı yapmak mümkün değildir. Çünkü siyasi iktidar o suçüstü ilişkilerin odağındadır. Toplum ancak Türkiye’nin bütün bunlarla yüzleşmesine yol verecek bir iktidar değişikliği ile aydınlanabilir. Ama nasıl bir iktidar? Hukuku uygulayan, Cumhuriyet’in kazanımlarına da sahip çıkan bir iktidar. Bir taraftan da, artık geldiğimiz noktada Türkiye Cumhuriyeti’nin idari ve adli personel yapılanmasının yeni baştan inşa edilmesi zorunluluğu var. Bu kadroyu oluşturup, Türkiye’nin geçmişi ve AKP dönemi ile hukuk içinde, demokrasi içinde, şeffaflık içinde yüzleşme zorunluluğu var.
 
Bu şekilde eleştirdiğiniz iktidar partisi hâlâ seçmen çoğunluğuna sahip...
 
Türkiye bunu artık görmeli, bunu kabullenmeli. Türkiye’nin gerçekten karanlık olan, yüzleşmesi gereken belli, ciddi dönemleri var. Türkiye’nin bugün anayasal anlamda, demokratik sistem anlamında, toplumsal barış anlamında temel sorunu şu: Siyaset gündemi, anayasal kurumların işlemesi, görevini yapması, toplumsal barışın tesis edilmesi, bütün bunlar Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel ve siyasi çıkarları doğrultusunda kilitlenmiş durumdadır. Erdoğan, şu anda Türkiye’de demokrasinin, toplumsal barışın önündeki bariyer haline gelmiştir. Bu tabi acı bir tablodur ama maalesef durum budur. Daha öncesi de var ama 15 Ağustos 2014’ten bu yana Türkiye’de anayasaya darbe hali vardır. Gölge kabine kurulmuştur, Erdoğan yürütme organının doğrudan başındadır ve bir taraftan da sorumluluğu yoktur. Böyle bir demokratik yapı olabilir mi?  Böyle bir yapı sürdürülebilir mi? Böyle bir tabloda her şey Erdoğan’ın söylemleri üzerine şekilleniyor, ki onun söyleminin özünde de nefret ve ayrımcılık var, şiddet dili var. Özgecan’ın katledilmesinde bile feminizm üzerinden kadınlar arasında ayrımcılık yapıyor, bölücülük yapıyor. Sorun şu zaten, Erdoğan halen AKP’nin genel başkanı olarak konuşuyor. Oysa kendisi cumhurun başkanı.
 
Bir parti başkanı öyle konuşabilir mi?
 
Bir siyasi parti başkanı da öylesine sorumsuz, ayrımcı bir üslup kullanamaz. Cumhurbaşkanı olarak bu hiç söz konusu olamaz, olmamalıdır. Ama nedir? Nefret ve ayrımcılık söylemi üzerinden Türkiye’yi dinamitleyen bir siyaset anlayışı şu anda Türkiye’nin toplumsal barışını ve anayasal kurumlarını kuşatmış durumda. Buradaki temel sorun Türkiye’nin bu kilitlenmeyi nasıl açacağıdır. Bu kilitlenmeyi nasıl açacağız, kitabımızda da onu anlatmaya çalışıyoruz. Yine demokrasi içinde, siyaset yoluyla, hukuk yoluyla, kurumlarla.
 
Umut görüyor musunuz?
 
Elbette. Çok zor ve kritik bir dönemde olduğumuzun farkında da olsak kesinlikle umutsuzluğa kapılmıyoruz.
 
Ana muhalefet partisi CHP’nin İç ve Doğu Anadolu’da seçmenler nezdinde bir tıkanıklık yaşadığını görüyoruz. Bunu nasıl aşmayı düşünüyorsunuz?
 
Bunun çok nedenleri var. Bizden kaynaklananlar, kaynaklanmayanlar. İşin içine eğitim girer, meslek sahibi olmak girer, sosyal yardımlar girer, bilgi kirliliği, karartma girer. Bütün bunlara rağmen bizim yapmamız gereken nedir? Türkiye’nin yaşadığı siyasi ve ekonomik sıkıntıları, iç ve dış güvenlik zafiyetlerini insanlarımıza olabildiğince, bütün bu kuşatılmışlık içinde, doğrudan anlatmak. Bunu ne kadar becerebilirsek çıkış sürecinde başarılı olmamız o kadar kolaylaşır.
 
“Cumhuriyetin kazanımları ve demokrasiye sahip çıkmak…”
 
Partinin merkez sağa kayması veya açılması eleştirilerine nasıl bakıyorsunuz? 
 
İçinde olduğumuz böylesi bir dönemde siyasetimizi merkez sağ, merkez sol değil, cumhuriyetin kazanımlarına ve demokrasiye sahip çıkmak ekseninden kurmalıyız.  
 
Cumhuriyetin kazanımları derken?
 
Şunu kastediyoruz: ülke bütünlüğü ve laiklik. Ama nasıl bir laiklik? İnanç özgürlüğü temelinde, çağdaş laiklik. Devletin kimsenin kimseye inancını dayatmaması noktasında hakem rolünü üstlendiği bir laiklik. Devletin tamamen tarafsız olduğu bir laiklik; baskıcı laiklik değil. Cumhuriyetin kazanımları derken, kadın-erkek eşitliği, kadın hakları, hukuk devrimi, harf devrimini kastediyoruz. Bunları son derece önemsiyoruz. Emperyalizme başkaldırı ruhu. Köy enstitüleri ruhu. Bunlar Türkiye’nin modernleşmesi ve aydınlanma devriminin en önemli kazanımlarıdır. Bunları demokrasi ile eşit yurttaşlık anlayışı ile yeniden inşa etmeliyiz. Anayasal kurumların askıya alınması değil, o kurumların hukuk ve demokrasi içinde yeniden inşa edilmesi. İdari ve adli anlamda kamu personel yapılanmasının yeni baştan inşa edilmesi. CHP’nin bunları esas alan yeni bir misyonu olduğuna inanıyoruz. AKP bir siyasi projedir. O projenin iç ve dış dinamikleri vardı, ömrünü doldurdu.
 
Yine de genel seçimlerdeki en güçlü aday...
 
Onun ne zaman iktidardan gideceği birazda muhalefetin, ana muhalefetin performansına bağlı. MHP ile HDP’nin Türkiye’ye bakışı daha sınırlı. CHP olarak biz cumhuriyetin kazanımlarını ve demokrasiyi savunabilir ve Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının tümüne hitap edebiliriz. Bizim için tüm vatandaşlar aynı derecede makbul vatandaştır. Hem coğrafi anlamda hem kimlik anlamında, hiçbir farkı yoktur, olamaz. Bugün CHP olarak Türkiye vatandaşlarının tümüne hitap etmeyi hedefleyen bir misyonumuz var. Bu misyonumuzu tekrar hayata geçirme noktasında yeni bir süreç CHP’yi bekliyor. Bu süreci yönetmeyi ne ölçüde başarabilirsek Türkiye’nin toplumsal barışını ve demokrasisini inşa etmede de o kadar mesafe alınacaktır.   
 
“AKP tek tip vatandaş yetiştirmek istiyor”
 
LGBT’lerin insan hakları konusunda CHP ile HDP özellikle yerel yönetimlerinde somut adımlar atıyorlar. Bu adımlara karşı AKP’nin ve AKP medyasının alaycı, hatta doğrudan nefret söylemleri var. Bu durum toplumsal olarak nasıl aşılır?
 
AKP’nin demokrasi konusunda, temel hak ve özgürlükler konusunda samimi ve dürüst olmadığı, böyle bir amacının olmadığı apaçık ortadadır. AKP bir prototiptir. Dindar nesil yaratmak istiyor. Dindar nesilden anladıkları da, inançlar konusunda özgürlüğü temel alan bir kuşak değil. Aksine AKP toplumsal mühendislik yolu ile kendi anlayışına tabi, bir tek tip vatandaş yaratmak istiyor. Belli bir inancı öne çıkaran, Müslüman Kardeşler benzeri bir yapılanma gerçekleştirmek istiyor. Bu çok bariz. Bunun anlamı demokrasinin yok edilmesidir. Kitabımda bunu çok ayrıntılı anlatıyorum konu başlıkları ve kronoloji ile. AKP’nin hiçbir zaman “devleti iyi yönetmek”, “hukuka uygun yönetmek” gibi bir vizyonu olmadı. Devleti ele geçirmek, hedefi bu. Kabul etmek gerekir ki devletin ele geçirme noktasında ciddi mesafe aldılar ama öngöremedikleri şu; günümüzde devletler artık ele geçirilemiyor. Mümkün değil.
 
Neden mümkün değil?
 
İletişim çağı, çoğulculuk arayışlarının güçlenmesi, küreselleşme... Bir dolu nedeni var. Ama ele geçirmeyi amaçlaması toplumsal barışımız, nefret söylemleri, ayrımcı söylemler, ülke güvenliği konularında çok büyük tahribatlar yarattı. Bu tahribatları, sonuçlarını görmemiz gerekir. Bugün Türkiye’nin iç ve dış güvenliği IŞİD’ler tarafından kuşatılmış durumdadır, tehdit altındadır. Sorun sadece güvenlik meselesi de değil. IŞİD benzeri zihniyetler bugün bizim basınımıza da, sivil toplumumuza da egemen oluyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne egemen oluyor IŞİD dediğiniz o anlayışın benzeri yaklaşımlar, kültürler. Sadece kendi yaşam biçimini, daha doğrusu kendi çıkarlarını düşünen ve diğerlerine dayatan bir kültür bugün baskı ve zor yoluyla hayata geçirilmeye çalışılıyor. Bu çerçevede, Türkiye’nin bu genel gündemini, bu makro dinamikleri salt LGBT’ler üzerinden değerlendirmeyi çok da gerçekçi bulmuyorum. Büyük resmi görmeliyiz. Kimlik siyasetinin ötesine geçmeliyiz; anayasal kurumların askıya alındığı bir dönemden söz ediyoruz. Yaşam hakkının, ifade ve basın özgürlüğünden başlayarak temel hak ve özgürlüklerin tamamen yok edildiği bir dönemden bahsediyoruz. Bu büyük fotoğrafı görerek meselelerimizi siyasete taşımalıyız.  

Etiketler: yaşam, siyaset
Nefret