05/02/2011 | Yazar: Nihal Albayrak

"Öncelikle bu davanın ağır ceza mahkemesinde açılmış olması, cinsel istismarla ilgili suçlamaların genellikle takipsizlikle sonuçlandığı düşünüldü

"Öncelikle bu davanın ağır ceza mahkemesinde açılmış olması, cinsel istismarla ilgili suçlamaların genellikle takipsizlikle sonuçlandığı düşünüldüğünde oldukça önemli. Davanın sonucunda sonrasında emsal teşkil edecek bir karar çıkabilir."

Nihal Albayrak izledi ve yazdı 
1 Şubat Pazartesi sabahı Bakırköy Adliyesi önünde toplandık, yaklaşık 60 kişi, tecavüz girişimine maruz kalan bir kadına destek olmak ve bu olaya tepkimizi göstermek için. Biraz o günü anlatmak ve bir nebze de yorumlarda bulunmak amacıyla bu yazıyı kaleme alıyorum.
 
Eylül ayında Feminist Kadın Çevresi üyesi ve LGBTT hareketi aktivisti bir kadın arkadaşımız Bahçelievler’de kuaförünün tecavüz girişimine maruz kalmıştı. Sonrasında gerekli yasal şikâyetlerde bulunmuş ve sanıkla ilgili “nitelikli cinsel saldırıya teşebbüs” suçundan Bakırköy 8. Ağır Ceza Mahkemesi'nde dava açılmıştı. 1 Şubat günü de bu davanın ilk duruşması gerçekleşti.
Öncelikle bu davanın ağır ceza mahkemesinde açılmış olması, cinsel istismarla ilgili suçlamaların genellikle takipsizlikle sonuçlandığı düşünüldüğünde oldukça önemli. Davanın sonucunda sonrasında emsal teşkil edecek bir karar çıkabilir. Dava gününe dönecek olursak; dava öncesinde Feminist Kadın Çevresi basına ve kamuoyuna yönelik bir bildiri hazırlayıp, bunu çeşitli kadın ve LGBTT örgütlerinin imzasına sunmuş ve dava sabahı adliye önünde toplanmak için bir çağrıda bulunmuştu. Dava sabahı imzacı olan topluluklar ve bu olaydan haberdar, dayanışmak ve tepki göstermek isteyen insanlar adliye önünde buluştu. Basından da davaya ilgi gösterenler ve basın açıklamasını bekleyenler oldu. Tabi gün sonunda çıkan haberleri gördüğümüzde nasıl bir algıdan bu dava takip ediliyor diye sorgulamamak mümkün değil. Ana akım medyada haberlerin basın açıklamasında değinilen onca önemli noktadan ziyade, mağdurun ifadesinden alıntılarla röntgenci bir hissiyatla olay anında yaşananlara vurgu yapması şaşırtıcı değil ama üzücüydü.
 
Dava yaklaşık 45 dakikalık bir sarkmayla başladı. Koridorda bekleyen kalabalık mı göz korkutmuştu bilemiyorum ama önce hakimin davaya izleyici almak istemediği haberi, sonrasında da sadece 6 kişiyi alabilecekleri haberi geldi ve dava başladı. Sanık duruşmaya gelmeyi de avukat tutmayı da tercih etmemişti ama duruşma sonunda bir dahaki davaya zorla getirilmesi kararı çıktı. Davayı izlemeye giren altı kişiden biri olarak mağdurun ifadesini verdiği, hakimin bunları tutanağa geçirdiği sonrasında diğer hakimler ve savcının sorularının alındığı sıradan bir dava işleyişi olduğunu söyleyebilirim. Dava esnasında cumhuriyet savcısının; her ne kadar kendisi olayın mağdur üzerindeki psikolojik etkisini anlamak için sorduğunu söylese de; “neden yaşadıklarını gülerek anlatıyorsun” şeklinde bir soru sorması erkek egemen bir bakış açısıyla ve olayı yaşayan kadınla çokta empati kurulmadan bir yargılamanın gerçekleştiği imgesini uyandırmadı değil. Keza yıllardır kadına yönelik cinsel istismarla alakalı pek çok davayla ilgilenmiş olan avukat Eren Keskin de, davaya sonradan müdahil avukat olarak eklenen Yasemin Öz de dava esnasında savcının yorumuna karşın benzer bir tespitte ve müdahalede bulundular. Duruşma sonunda; mağdurun psikolojik etkilenmesini belirlemek için Adli Tıp Kurumu’ndan rapor istenip istenmemesinin daha sonra belirlenmesine ve sanığın savunmasının dinleneceği bir sonraki davanın Nisan ayında gerçekleştirilmesine karar verildi.
Duruşma sonrasında Av. Eren Keskin yaptığı açıklamada, cinsel saldırı mağdurunun Adli Tıp Kurumu’na sevki konusunda karar çıkmamasını olumlu değerlendirdi. Genel olarak bu tarz davalarda Adli Tıp Kurumuna sevk yapılıyor; yapılmasa da karar Yargıtay tarafından bozulabiliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararına göre özel bağımsız hekim raporlarının davalarda kabul edilmesi gerektiğinden bu olayda da mağdurun Çapa Tıp Fakültesi’nden aldığı raporun geçerli sayılması gerekiyor. Basit bir mantıkla olaya baktığımda gerçekten de uzman bir hekim tarafından verilen raporu geçerli saymayıp mağduru Adli Tıp Kurumu’na yönlendirmenin yaşadıklarını tekrar tekrar anlatmak zorunda kalan kişiyi yeniden mağdur edeceğini ve davanın sonuçlanmasında vakit kaybetmekten öte bir etkisi olamayacağını düşünüyorum.
 
Eren Keskin’in açıklamasından sonra üzerinde “Bedenim Benimdir”, “2010’da 300 Kadın Öldürüldü, Aliye Kavaf Hangisi Münferit?”, “Tacize, Tecavüze, Şiddete Son”, “Erkek Vuruyor Devlet Koruyor” gibi sloganların olduğu pankartların arkasında toplandık ve basın açıklamamızı[1] okuduk. Basın açıklamasında içinde bulunduğumuz erkek egemen ve heteroseksist sistemde cinsel şiddetin kadınlar ve LGBTT bireyler üzerinde tahakküm kurmada çokça başvurulan bir yöntem olduğu vurgulandı. Zaten 2010 yılı istatistiki verilerine bakıldığında tacize, tecavüze, şiddete maruz kalanlar ya da nefret cinayetlerine kurban gidenlerin sayısı bu iddiayı doğrulamaktadır.
Okunan açıklamada, yaşanan tecavüz girişimi davasının takipçisi olunacağını belirtmenin yanında gündemdeki diğer vakalara da değinmek önemliydi. Muğla'nın Fethiye ilçesinde toplu tecavüze maruz kalan bir kadının 3 yıllık hukuk mücadelesine rağmen savcılık iddianamesinin hazırlanmaması ve ancak AİHM’e başvurulmasıyla iddianame hazırlanmasının, devletin ve yargının tecavüzcüleri nasıl da korumakta olduğunu gösterdiğine vurgu yapıldı. Tabi basın açıklamasında eşcinselliğin tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğunu söyleyen Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın son gafına değinmeden geçmek olmazdı. Kavaf’ın devletten defalarca koruma talep etmesine rağmen bu talebi kabul edilmeyen Ayşe Paşalı'nın kocası tarafından öldürülmesinin münferit bir olay olduğunu söylemesine nasıl bir yorum yapılabilir ki? Basına, medyaya yansıyan kadına yönelik şiddetle alakalı onca haber varken, bir o kadar da yansıyamayan ya da dile getirilemeyen vakaların bilincindeyken böyle bir olaya münferit diyemeyeceğimiz çok aşikârdır.
 
Sonuç olarak, 1 Şubat’taki davada kalabalık bir şekilde bulunmak ve basın açıklaması yapmak davanın gidişatında olumlu bir yerde duracaktır diye düşünüyorum. En azından bu kadar insanın bu olayın takipçisi olduğunu göstermesi bile hakimler ve savcıların olayın ciddiyetini algılamalarına yardımcı oldu. Bir sonraki duruşma 7 Nisan’da görülecek. Kadına yönelik şiddete karşı duyarlı tüm kesimlerin bu davaya sahip çıkması hem şiddete maruz kalanı hem de kadın dayanışmasını güçlendirecektir. 

Etiketler: insan hakları
Nefret