14/07/2012 | Yazar: Ömer Akpınar

Başardıklarımızı da unutmayalım diye ‘Daha İyi Olacak’ hissi veren yazılarınızı bekliyorum demiştim. Maria Puder, yıllarca ait hissetmediği kutulardan sıyrılıp kendini etiketlerden arındırma hikâyesini bir Ankaracı olarak bizlerle paylaştı.

Batıda doğudan parçalar taşıdığım ve ait olduğum dini azınlık sebebiyle ötekileştirme, doğuda da batıda olduğun için şımarık görülme ve özünü unutma gibi ithamlarda bulunulunca ne İzmir’i ne de Varto’yu sevebildim. İkisi de beni sahiplenmek istese de beni karşılayacak karakterde yerler olmadığından onlara ait hissedemedim.
 
Başardıklarımızı da unutmayalım diye “Daha İyi Olacak” hissi veren yazılarınızı bekliyorum demiştim (http://www.kaosgl.org/sayfa.php?id=11783). Maria Puder, yıllarca ait hissetmediği kutulardan sıyrılıp kendini etiketlerden arındırma hikâyesini bir Ankaracı olarak bizlerle paylaştı. İzmir’de Ceyli, Varto’de Ceylo olarak anılmasından ötürü o artık Ceyli-lo, bu da bloğu: http://ceyli-lo.blogspot.com/
 
İşte huzurlarınızda ilk “Daha İyi Olacak” hikâyemiz: 
Yarımım hep; ama tamamlanmak istemiyorum
 
Ailem köydeki bir tanıdığın dolmuşuna eşyaları yüklüyor ve yaklaşık 1660 km’lik en az 24 saat sürecek bir yolculuğa çıkıyor. Eşya dediğim birkaç bavul, bizi hep koruyacağını düşündüğümüz kutsal “teberık taşları” ve bir adet kaset. Yaşım elvermiyor o geçiş sürecini hatırlamaya; ama gözümü açtığımda İzmir’de biriciğim kardeşimle bir bayram günü komşu gezmelerine gidecek kadar büyümüşüm gibi.
 
Bu yolu giderken aslında Ankara’ya yaklaşıyoruz, oysaki o zamanlar köylerde Ankara hep uzak geldiğinden devlet işleri hep son ana bırakılırmış. Hatta kimlikler de bir ara çıkarılır ve doğum tarihleri için de en kolay tarihler olsun diye 1 Mayıs, 1 Ocak, 1 Şubat tarihleri atılırdı. Benim ailem de Ankara’dan biraz korkmuş ki kimliğim doğduğum yerde değil, göç ettiğimiz yerde çıkarılmış. Ama doğum tarihim annemin, elinde tuttuğunda işaret parmağının ikinci boğumuna kadar gelen kurşun kalemle yazılmış o dolmuşta taşıdığımız bavulların birine.
 
İzmir’e gelmemiz babamın Tekel’de iş bulması sebebiyle gerçekleşiyor. Öncelikle aksanımız olmasın diye annemin bize güzel Türkçe öğretmesi ile başlıyoruz. Ortaokula kadar aksanla ilerliyorum ki, nereli olduğum sorusu hep aksanımdan kaynaklanıyor. Lisede sosyalleşmemle beraber aksan gidiyor; ama bu sefer de her ne kadar buğday tenli de olsam siyah saçlı olmamla “İzmirli olamazsın, nerelisin?” sorusu başlıyor.
 
Evin merkezinde bulunan büfede bir kese içinde teberik taşları ve alt rafında da o kaset bulunurdu. Sanki uyuyan çocuğun bir yanında annesi bir yanında babasının olması gibiydi. Annem her sıkıntıda o kadar öptürüp başımıza koydururdu ki o teberik taşlarını, bir gün annem evde yokken o taşların olduğu keseyi açmıştım. İçinden sihirli bir şey çıkacak sanırdım. Açıp baktığımda hayal kırıklığı yaşamıştım. Teberik taşları ile aynı büfede bulunan bu kasette ise benim anlamadığım dilde babaannem – nenem – ölmeden önceki son günlerinde bir şeyler anlatırken çekilmiş. Arada sırada babam açıp dinlerdi, biz de hep sıkılıp çıkardık. Aslında babam Edip Cansever’in bir dizesinin canlı yansıması oluverirdi bazı günler: “Babamı tanıyorum; çorabı, tütünü, acılarıyla o adam.”
 
Batıda doğudan parçalar taşıdığım ve ait olduğum dini azınlık sebebiyle ötekileştirme, doğuda da batıda olduğun için şımarık görülme ve özünü unutma gibi ithamlarda bulunulunca ne İzmir’i ne de Varto’yu sevebildim. İkisi de beni sahiplenmek istese de beni karşılayacak karakterde yerler olmadığından onlara ait hissedemedim.
 
Kişisel ve kültürel travmalar sebebiyle kendimi Ankara’ya bırakıyordum. Sebepsiz yere gibi görünse de Ankara’ya ülkenin merkezi ve disiplinli olması sebebiyle ısınıyorum daha lise yıllarında. Belki beni de bağrına basar diyordum ve orada bir hayat kurma planları yapıyordum. Gerçekten de öyle oldu.
 
Ankara benim gibi doğu ile batı arasında kalmış, kasvetli, soğuk gibi duran ama sahiplenen, samimiyeti ve sıkı bir dost yapısı ile kendisini bana yakın hissettirmişti ilk günden itibaren. Şimdi Ankara bana da aileme de uzak değil.
 
Hiç olmadık bir şekilde iki kültürü kucaklıyorum. Anlamadığım dilde dinlediğim uzun havaların birinde, akrabam “bu da bizim yörenin operası” dediğinde daha iyi kavramıştım olayları. Ben ne doğuluyum, ne de batılıyım; ben Anadolulu ve tam da ülkenin göbeğindenim, Ankaracı bir Ankaralıyım diyorum artık.
 
Şimdi teberik taşlarım yok yanımda ama taşları o kadar seviyorum ki aynı hisleri versin diye gittiğim bazı yerlerden aidiyet hissettiğim taşları o güzel anları hatırlatıyor diye biriktiriyorum. Babamın dinlediği uzun havalar da uzak özlemlerim için hep aklımın bir kenarında.
 
Kendimi düz bir çizgide bulunan çizginin en uzak iki ucunun birleştirilmesi sonucu oluşturulan çemberin* tam merkezine düşüp her birine eşit uzaklıkta olan yarıçap gibi hissediyorum. Yarımım hep; ama tamamlanmak da istemiyorum.
 
*Daire matematiksel olarak daha doğru olabilir aslında. Ama amacım Yeni Türkü’yü hatırlatmaktır.
 
Fotoğraf kaynakları:
 
Kurtuluş Parkı: Ceylan Özdem
Bavul:  http://www.michaeljohansson.com/works/packa_pappas_kappsack.html (Packa Pappas Kappsäck, 2006)

Etiketler: yaşam
Nefret