09/11/2015 | Yazar: Fırat Demir

Şair Fırat Demir, ‘Stonewall sonrası politik kimliğini sahiplenmeye başlamış LGBT edebiyatının demirbaşı’ Edmund White ile görüştü

Edmund White’ın bütün zamanları Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Şair Fırat Demir, “Stonewall sonrası politik kimliğini sahiplenmeye başlamış LGBT edebiyatının demirbaşı” Edmund White ile görüştü

Şair Fırat Demir, İstanbul Art News gazetesi için hazırladığı ‘Okyanus Aşırı’ söyleşi serisi için Amerikan edebiyatının en önemli isimlerinden Edmund White ile New York'ta buluştu. Fotoğraf: Rob Tate

Merak ve hafıza, yazarın sahip olabileceği iki muazzam yetidir, diyor Edmund White bir yazısında. Bir öğle vakti, White’ın New York, Chelsea’deki evinde yan yana geldiğimizde, onun parıldayan gözlerinde seçilebilen anlamlar da bizzat bunlar işte. Söyleşimiz sırasında ara sıra yönelttiği sorulardan, sorularındaki o dost sesinden hemen anlaşılıyor; White, dünya kayıtlarına ulaşabilmek için, dünyayı yoklamak için hep merakına yaslanıyor. Bir de bu kayıtları “zamana” karşı korumak gerekiyor. White, 40 yıllık edebiyat macerasından bahsederken, hafıza denen şeyi, sonsuza kadar genişleyen bir kanvas misali, tam önümüze seriyor. Her bir ayrıntının anlamı, sanki ilk kez yaşanmış gibi, White’ın yüzüne düşüyor.

Edmund White, 70’ler sonrası Amerikan edebiyatından çıkan en kendine has ses belki de. Stonewall sonrası politik kimliğini sahiplenmeye başlamış LGBT edebiyatının demirbaşı o, Jean Genet’den Thomas Mann’a kadar uzayan bir edebiyat ailesinin biricik çocuğu, Avrupa edebiyatı ile Amerikan edebiyatının yegane flörtü. Bir romancının da ötesinde, zamanına damgasını vurmuş, zamanını kışkırtmış bir isim. Onun kurmaca dışı eserleri mesela, Amerika’yı eyalet eyalet gezip ülkenin seksüel haritasını çıkardığı “States of Desires” ya da Charles Silverstein ile birlikte hazırladığı, erkek erkeğe cinsellik için bir “kılavuz” olan “The Joy Of Gay Sex” çalışmaları, okurları için yaslanacak birer omuzdular, yaşamsallıkla doluydular.

White’ın ilk romanı, “Forgetting Elena”, 1973 yılında yayınlandı. İlk iki romanında görülen deneysel yazımı geride bırakıp, daha açık bir anlatıya yöneldiği 1982 tarihli “A Boy’s Own Story” romanıysa, White’ı uluslararası üne taşıyan kitaptı. Proustyen bir zaman algısı ile Salinger’ı çağrıştıran bir büyüme hikayesini anlatan, bir üçlemenin ilk parçasını oluşturan “A Boy’s Own Story”, modern eşcinsel edebiyatın başyapıtlarından biri olarak sayıldı. Romanlarının yanı sıra, pek çok anı kitabı yazdı White; Jean Genet, Arthur Rimbaud ve Marcel Proust biyografileri hazırladı; müthiş bir deneme kitabı olan, Paris şehrini flaneurluk çerçevesinden okuduğu “The Flaneur” gibi kült kitaplara imza attı. Tüm bu eserleri birleştiren harç ise cesaretin, büyük bir entelektüel birikimin, okurla birebir iletişim kurmayı dert edinmiş açık bir dilin ve tertemiz bir hatırlayışın karışımından oluşuyordu.

Bu 40 yılı aşkın edebiyatı ne yazık ki Türkçe okumak mümkün değil. Türkçe’nin ıskaladığı yazarlardan White. Fakat o güçlü ses, ta okyanusun öte yanından da duyulabiliyor. Kim olduğunu, ne yazdığını çok merak ettiğim White’ın bir kitabını bulabilmek için ne kadar uğraştığımı hatırlıyorum, kırık dökük İngilizcemle o kitabı anlayabilmek için ne kadar çaba gösterdiğimi. Edmund White’la ilk karşılaşmamda aramızda kocaman bir sözlük bulunuyordu. Şimdi o sözlüğü, herkes için, rafa kaldırma zamanı.

Amerika’nın en liberal yazarlarından birisi, Amerika’nın en tutucu bölgelerinden birinde dünyaya geldi. Nasıldı ailenizle aranız?

Korkunç. Onlarla aram hep çok kötü oldu. Ohio’da doğdum. 7 yaşıma geldiğimde babam ile annem ayrılmışlardı. Ben annemle kaldım. Zaten ondan sonra da her yıl bir başka şehre taşınır olduk. Chicago’nun dışında yer alan Evenston’dan Teksas’a, oradan Rockford’a, her yıl, yeni bir evde buluyordum kendimi.

Yazılarınızda babanızı “tam bir Teksaslı” olarak tanımlıyorsunuz; gelenekçi, zor bir baba. Eşcinsel olduğunuzu öğrenince size karşı tepkisi ne oldu?

Delirdi. 13 ya da 14 yaşlarında anneme eşcinsel olduğumu söyledim ve bunu babama taşımayacağına dair ondan söz aldım. Annem dakikasında babama yetiştirdi fakat babam bana karşı sanki hiç duymamış gibi davrandı, annemin çevirdiklerinden de haberim olmadı yani. Sonrası çok can sıkıcıydı. Babam beni yazlık evine, yanına aldı ve tüm yaz işkence altında geçti. Her gün inanılmaz ağır tarla ve depo işlerinin altında beni sessizce cezalandırıyordu. Benden nefret ettiğini görebiliyordum. Kocaman eve annemin ya da herhangi bir yardımcının gelmesi de yasaktı. Her akşam aynı kötü yemeği yiyorduk ve bana karşı her zaman çok acımasız ve sert davranıyordu. Sanırım böylelikle annemi de cezalandırıyordu. Babama göre annem yüzünden eşcinsel olmuştum.

Annenizin psikolog olması sizin işinize yaradı mı peki? O yıllarda psikoloji için eşcinsellik çok da kabullenilen bir durum değildi keza. Şok “tedavisi” bir cevap olarak görülüyordu.

Hayır, onca psikoloji eğitimi hiç bir işe yaramadı. 60’lara 70’lere kadar Amerika’da eşcinsellik kimse için kabullenilebilecek bir şey değildi. Annem çok endişelenmişti. Babam gibi acımasız değildi ama o da kendi endişesine hapsolmuştu. Yanlış bir şeyler yaptığı korkusuyla kendisini yedi bitirdi. Her şeye rağmen bana kibar davrandı. Ama annem de başka tür deliydi. Benim iki ebeveynim de çatlaktır. Zaten sonunda ikisinden de kurtulmak için New York’a kaçtım.

“Şehre”, New York’a taşınmadan çok önce yazma tutkunuzu keşfetmiştiniz, değil mi?

Evet, evet. Hatta ilk “eşcinsel” romanımı da annemle şehir değiştirip durduğumuz o yıllarda yazdım. 15 yaşındaydım ve eşcinsel olmakla ilgili bir roman yazmıştım. Şimdi şaşırıyorum çünkü daha önce bu konuyla ilgili tek kelime bile okumamıştım. Zaten etrafta böyle kitaplar pek bulunmazdı. “Venedik’te Ölüm” ya da Andre Gide’in günlükleri dışında ne vardı ki? Böylesi bir anlatı imkanı olabileceğini kendi kendime keşfetmiştim. Fakat o romanı daha sonra hiç basmadım.

Hâlâ sizde mi o roman? Ki daha pek çok yayınlanmamış romanınız var o zamandan kalma. Ne oldu onlara? İleride kullanmayı düşünüyor musunuz?

Arşivimde duruyorlar. İçlerinden yalnızca bir tanesi basılmaya değer. Bir de siyahlarla ilgili bir kitap yazmıştım gençliğimde. Annem ve babam hâlâ bir aradalarken, kocaman bir evde yaşardık ve siyah hizmetçilerimiz vardı. Onların bize karşı sinirini, nefretini güzel bir şey olarak algılamıştım ben, onlarla iletişime geçmek istemiştim. Şimdi hatırladım, bir kitabım daha vardı, “Kadın Pascal Okuyor”, bak o da fena değildi. Basılabilir pekala.

LGBT edebiyatıyla nasıl ilgilenmeye başladınız? O zamanlar şimdiki gibi bir kanon etrafında dizilmemişlerdi yazar ve şairler. Hangi yazar sizde bir tür yakınlık duygusu uyandırmıştı?

Thomas Mann’ı çok severdim. 40’lı ve 50’li yıllarda LGBT yazarlar arasında bir iletişim ağı henüz oluşmamıştı, bu yüzden de duymadığımız, tanışamadığımız yazarlar olurdu, benim için Gore Vidal böyle bir yazardı mesela. Fakat nihayetinde 60’lı yıllara geldiğimizde, o zamanlar 20’lerimdeydim, bu ağ yavaş yavaş işlemeye başlamıştı ve ben, Christopher Isherwood’u keşfettim. “Tek Başına Bir Adam”, benim için çok önemli bir kitaptır. Çünkü bu kitap, karakterlerin nasıl eşcinsel olduklarını anlatmayı bırakıp şöyle ya da böyle onları normal hayatı içerisinde ele alan ilk kitaptır.

“Tek Başına Bir Adam”ı geçen günlerde tekrar okudum. Daha dikkatli bakıldığında asıl meselenin sınıf olduğu görülebiliyor, Isherwood’un karakteri, topluma yerleşebilmekle ilgili bir kavga veriyor. Isherwood, öncelikle hayatta bir yer açtı, diyebilir miyiz?

Isherwood’un zamanındaki her isimden çok daha gelişkin ve ilerlemiş olduğunu anlamaya çalışırdım hep. Sanırım 20’li yıllarda Berlin’de gerçekleşen ilk ilerici eşcinsel hareketinin bizzat içerisinde olmasından, gençliğini o grupla birlikte geçirmesinden çok şey kaldı ona. Ayrıca, bir üst orta sınıf aileden gelmesinin verdiği sınıf güvencesi de vardı onda ve bu, bence, iyi bir avantajdı. Tarihçi Allan Berube’nin bir teorisi var, o teoriye göre düşündüğümüzde Isherwood’u daha iyi anlayabiliriz. Berube’ye göre İkinci Dünya Savaşı, modern homoseksüelliğin beşiğiydi, özellikle Kaliforniya gibi sahil kentlerinde. Sahil kentlerine gelen askerler evlerinden çok çok uzakta ve beş parasızdılar, bir gün daha hayatta kalıp kalmayacaklarını belirsizdi, haliyle canları ne isterse onu yaptılar. Ki bazı askerler için “canlarının istedikleri”, eşcinselliklerini açıkça yaşayabilmeleriydi. Savaş bittiğinde bu askerlerin bir kısmı Orta Amerika’ya ya da daha uzaktaki evlerine geri dönmediler, toleranslı bir grup olarak Kaliforniya sahili üzerinde yaşamaya devam ettiler. 1950’lere gelindiğinde ilk gey yayının, “One” dergisinin buradan çıkmasına şaşırmamak lazım. “One”ın arşivi hâlâ Kaliforniya, Los Angeles’da duruyor. Tüm bu özgürlükçü dalganın da tam ortasındaydı Isherwood, Berlin’den sonra, Kaliforniya’ya taşınmıştı.

Fakat Christopher Isherwood’dan önce Gore Vidal, “Kent ve Tuz”u yayınladı ve Amerika’da büyük bir olay olarak algılandı. Bu kitap, size etkiledi mi?

Çok değil. İlerlemeci bir kitap değildi “Kent ve Tuz”. Aslına bakarsan birbirlerine çok kötü şeyler yapıp duran, kendilerinden memnun olmayan insanları anlatır durur.

Bu sözleri Vidal’le aranızda geçen kavga yüzünden söylemediniz değil mi? Epey sert bir kavgaydı. Nedir aslı?

Kavgayı ben çıkarmadım, Vidal çıkardı. Onun Oklahoma bombacısı Timothy Mcvay ile olan arkadaşlığına dair bir oyun yazmıştım ve oyunu tamamlamadan önce Vidal ile New York’ta bir araya gelmiştik, ona oyundan bahsetmiştim. Vidal, iki bastonla zar zor ayakta durabiliyordu. Her neyse, oyunu Vidal’e yolladım ve BBC’nin metni bir radyo oyunu yapmak istediğini söyledim fakat tek şart, Vidal’ın oyunu onaylamasıydı. Vidal, benim için sorun yok, dedi. Sonra Vidal kalçasından ya da dizlerinden bir ameliyat geçirdi ve sanırım ona bir ton ağrı kesici verdiler, birdenbire böyle bir şey hatırlamadığını söylemeye başladı. Tam bu koltukta, bir başka söyleşi için oturuyordum ki telefonum çaldı. Arayan Kanadalı bir gazeteciydi ve gazeteci bana Vidal’e yan yana olduğunu, Vidal’in bana dava açacağını söyledi. Ağzımdan ilk çıkan şey, bu çok saçma, oldu çünkü oyunu onaylayan bizzat kendisiydi… Nasıl desem, Vidal kavga çıkarmayı, kavgaları seviyor. Truman Capote ile de sürekli böyle uğraşırdı.

Kavga demişken, bir zamanlar yakın dost olduğunuz Susan Sontag’la ilgili yazdıklarınız da epey tartışıldı. Sontag’ın sinemaya gittiği her seferde ışıklar sönmeden hemen önce sahne tarafından yürüyüp öyle yerine oturduğunu, böylelikle herkese “Susan Sontag burada” dedirtmek istediğini yazmıştınız mesela.

Ah, Susan! Bir akşam yemeğinde kendisi de önemli bir yazar olan bir arkadaşım Susan’a romanı “Volcano Lover”ı çok sevdiğini söylemişti mümkün olan en kibar dille. Susan, herkesin içinde bağırarak, ikinci kere okuyana kadar bekle diye bir cevap vermişti. İşin aslı ise kimse romanı sevmemişti, ne eleştirmenler ne de arkadaşları, roman fazla uzundu. Bir keresinde de, bir kitabevinde çalışan bir arkadaşım, Susan’a imza günü ayarlamıştı. Arkadaşım Gregory o etkinlikte Susan’dan kitabını imzalamasını istemişti. Susan’ın cevabıysa, “kitabını imzalayacağım ama ismin ve soy isminle, etrafımızdaki insanlar seninle arkadaş olduğumuzu bilmesinler”, demişti. İnanılmaz şeyler söyleyip dururdu. Kaba ve küstah biriydi. Ama bazen çok tatlı olası da tutardı.

Anı kitabınız “City Boy”, New York’taki ilk yıllarınızdan, yazarlık serüveninizin başlangıcından bahsediyor. “City Boy”da ilk kitabınızın yayınlanması için tam 10 yıl beklediğinizi yazmışsınız. 10 yıl, uzun bir süre, insan kolaylıkla vazgeçebilir.

Bence öncelikle yazmaya başladığımda yeterince iyi değildim, sorun bundan ibaretti. İkinci olarak, ben orta sınıf eşcinseller hakkında yazıyordum. O sıralar yayınlanan kitaplar ya transseksüellere ya da hırsızlarla ilgiliydi. Jean Genet, İngilizceye 60’lı yıllarda çevrilmeye başlanmıştı, Hubert Selby, Jr’ın “Brooklyn’den Son Çıkış”ı da yine aynı yıllarda yayınlandı. Tüm bu kitaplar alt sınıflarla, “freak”lerle ilgiliydi. Bir Isherwood’u ayrı tutalım. Isherwood dışında orta sınıfa dair kitap yok gibiydi. Ve ben seninle aynı ofisi paylaşan insan hakkında yazıyordum, eşcinsel olabileceğini tahmin etmediğin, yanı başında duran insanla ilgiliydim. En yakınında duranı yazıyordum. Kimileri benim bu tercihimden hoşlanmadılar.

Tüm bu “yakınlığa” rağmen ilk eserlerinizin metaforik ve deneysel bir dili var. Zor kitaplar “Forgettin Elena” ve “Nocturnes for the King of Naples”. Nasıl karşılandılar ilk yayınlandıklarında?

“Forgettin Elena” ve “Nocturnes for the King of Naples” yayınlandıkları zaman epey güzel eleştiriler aldılar. Fakat New York Times’da çok garip bir eleştiri çıkmıştı ve benim eşcinselliğimi açıklamadan önce çok daha iyi bir yazar olduğumu, verdiğim bu karardan sonra yazımın etkisizleştiğini yazmışlardı. Bu eleştirmen de eşcinsel olduğunu saklayan birisiydi.

Haksız ve acımasız bir eleştiri.

Ve yanlış.

Bana kalırsa ilk iki kitabınız daha çok dille, anlatım olanaklarıyla ilgiliydi ve şiire yakın kitaplardı. İlk dönem eserleriniz şiirden ne kadar beslendi?

“Nocturnes for the King of Naples”, özellikle kapalı bir anlatımı tercih ettiğim bir romandı, şiirin içine gömülmüş bir roman. Kitapta soneler ve İngiliz şiirinde görülen “heroic couplet (destansı beyit)”, düzyazı biçiminde yazılmış bir şekilde karşımıza çıkıyorlar. Şiirden alıp romana yedirdiğim bir diğer unsursa, sestinalardı. Sestina, Dante zamanında kalma, oldukça katı bir şiir formu. Tabii o zamanlar benim bu denemeleri romana yedirdiğimi şair dostum James Merrill dışında kimse görmedi.

Fakat bir sonraki romanınız, size büyük bir ün kazandıran “A Boy’s Own Story”, Salinger’ı anımsatan inanılmaz bir sadelik içeriyordu. Neden birdenbire tarz değiştirdiniz?

Kompozitör bir arkadaşım, Virgil Thomson, bana bir keresinde yazıya realist bir biçimde başlanması gerektiğini, aksi takdirde deneysel yazıyla en iyi işini 30 yaşındayken yazıp, sonrasında boş boş oturacağını söylemişti. Gerçekten de buna inanıyordu. Ona göre, yazar, dünyanın bir benzerini yaratmalıydı. Bir yazar dünyanın portesini çizmeye yanaşmıyorsa, sterilize olmaya mahkumdu. Galiba onun tavsiyesine uydum ve yazımı sadeleştirdim.

Aslında çoğu yazar daha anlaşılır bir dilden adım adım daha deneysel bir dile evrilir. Siz tam tersini gerçekleştirdiniz.

Neden olmasın? Yazar, yazısını değiştirebilir. Sanırım Andre Gide söylemişti, her kitabımda bir önceki kitabımın hayranları kaybetmek istiyorum diye. Her zaman değişmen gerek, değişmeye açık olman gerek. Bir de, ben Amerikan edebiyatında avangart akımın yeniden canlandığı bir dönemde yazmaya başlamıştım. Snopluk yapıyorduk işte; bir roman biraz gelenekçiyse hemen eleştiriyorduk. Şimdi geri dönüp baktığımda ahmakça buluyorum bu tavrı. Zaten zamanla her şey yerine oturdu, 70’lerdeki o akımdan kala kala beş on kitap kaldı.

Yine aynı dönemde bir edebiyat oluşumunun içerisindeydiniz. “Violet Quill”, New York’lu 7 yazarın birbirlerinin işlerini inceleyip eleştirdikleri bir edebiyat kulübüydü ve edebiyatta LGBT ve azınlıklar sorunuyla ilgileniyordu. Nasıl görüyorsunuz “Violet Quill”in mirasını?

Biz bir akım olma fikri taşımadan yan yana gelmiş bir grup yazardık. Arkadaşlık duygusuyla hareket eden, birbirine destek çıkmak isteyen, ortak tutkuları olan yazarlar. Eşcinsel yazarlar da dahil olmak üzere her türlü azınlık hareketi böylesi doğal birlikteliklerin peşine düşmeli. Çünkü heteroseksüel yazarlar ya gidip bir okul açacaklar ya da bir akım başlatacaklar. Violet Quill’in en büyük mirası, genç yazar ve şairlere bir araya gelebileceklerini, birlikte hareket edebileceklerini göstermiş olmasıydı. Grup, AIDS krizinin baş göstermesiyle dağıldı, grubun dört ismi AIDS yüzünden hayatını kaybetti, yalnızca üç kişi hayatta kaldık.

HIV krizi hakkında yazan ilk yazarlardan biri de sizsiniz. Bir öncülük iddiası taşımayan, yaşamsal bir çıkıştı sizin yazdıklarınız.  

Tam sokağın karşısında, kapısında tarihi bir plaket asılı bir ev var ve plaketin üzerinde tam altı isim sıralanmış, Yazar Larry Kramer ve benim ismim de o plaketin üzerinde. O ev, kurucusu olduğumuz, 1981 yılında başlamış Gay Men Health Crisis’in ilk bürosu. Gay Men Health Crisis, ilk AIDS organizasyonu ve hâlâ en büyük AIDS/HIV derneği.

Çağdaş Amerikan edebiyatına baktığımızda AIDS krizinin derin izlerini görmek mümkün. Siz bu süreçte yalnızca bir edebiyatçı olarak değil, bir aktivist olarak da başı çektiniz. Neydi karşınızdaki en büyük sorun?

Amerika’da AIDS aslında oldukça yavaş başladı fakat birdenbire inanılmaz bir hızla yayıldı.

Ve ne zaman zengin insanlar da, üst orta sınıf da bu hastalıktan etkilenmeye başladı, işte o zaman, insanlar zahmet edip bir şeyler yapmaya başladılar. Yapabildiğimiz, elimizden gelense, hayır işleriydi. Amerikan geleneğidir hayır işi… Mesela Fransa’da çok şaşırmıştım, orada işler bambaşkaydı ve olması gerektiği gibiydi. Michel Foucault AIDS yüzünden hayatını kaybettiğinde, Fransa’ya, Foucault’un erkek arkadaşı Daniel Defert’e destek olmaya gitmiştim. Ayrıca orada bir örgütlenme başlatmak istiyorduk, başardık da, ismi AIDES’dir. Fransa’da öyle hayır işi filan uğraşmak zorunda değildin, çok sağlam bir devlet örgütlenmeleri vardı, Fransız aktivistler direkt sağlık Bakanlığı’na gidebilmişlerdi. Bir klinik için destek mi gerekiyor, Amerika’da o parayı toplamak için önce aptal bir disko gecesi düzenlemek gerekir. Fransa’da ise hemen Sağlık Bakanlığı ile muhatap olursun.

Siz nasıl karşıladınız o panik dolu yılları?

Pozitif olacağımı az çok hissediyordum, hamam ve saunalarda çok eşliydim ve St. Marks saunasından bir blok ileride yaşardım, haftaya üç kez oraya gider, her seferinde 20 erkekle birlikte olurdum. O zamanlar çok gençtim tabii. Sonra biraz endişeli bir İsveçli erkek arkadaşım olunca değişti her şey. Matthias gidip test olmamız konusunda ısrarcıydı, biz de test olduk, sonuçları almaya giderken neyle karşılaşacağımızı biliyordum zaten. Matthias’a dedim ki: “Sen negatif çıkacaksın, ben pozitif ve tabii ki bu konuda çok anlayışlı davranacaksın ama bir yıl geçmeden beni terk edeceksin”. Aynı gece Viyana’ya tatile gittik, çok güzel bir otelde kalıyorduk ve odada uzun bir koridor, koridorun sonunda da bir banyo vardı, banyoya gidip gidip ağlıyordum. Sonunda Matthias uyandı ve yanıma gelip ağlamamam için bana sarıldı. Kendim için ağlamıyordum, ilişkimiz içindi ağlayışım. Her neyse. Beklediğim oldu. Ayrıldık.

Yazarlığınız tüm bu süreçte ne rol oynuyordu?

İlk tepkim depresyon olmuştu. Bir yıl boyunca yorganı üstüme çekip uyudum, tek bir kelime bile yazmadım. Sonra, ölümü beklemekten sıkıldığımda, galiba hayatta kalacağım, en azından bir süre daha dedim kendi kendime ve tekrar yazmaya başladım. Fakat bu sefer çok hızlı yazıyordum, çok verimli bir döneme girdim yani. Yazım hızlandı, ömrüm uzadı. Ben hastalığa yakalandığımda ortada ilaç filan yoktu, AZT isimli ilaçlarsa yalnızca öldürüyordu. Neyse ki hastalığın ilerleyişinin olağandışı bir yavaşlıkta seyrettiği çok az insandan biriydim. Zamanın toksin dolu ilaçlarını reddederek direnebileceğim yere kadar gittim. Zaten sonra da başarılı ilaç tedavileri geldi, ben de tedaviye başladım ve çok iyi tepki verdim. Şanslı olduğumu söyleyebilirim.

Bu dönemi takiben Paris’e yerleştiniz ve edebiyatınızda yeni bir “değişim” geçirdi. Paris’te geçirdiğiniz yılları anlattığınız “Inside a Pearl” ve flaneur’lüğü Paris şehri üzerinden anlattığınız “The Flaneur” kitaplarınızda bir nevi bir yaşama ihtimalini arama durumu söz konusu. Neydi flaneurlükte sizi cezbeden?

Baudelaire ile lafa başlayayım. Baudelaire, flaneurluğün ne olduğunun tanımını “The Painter of Modern Life” isimli denemesinde yazmıştır, kalabalığın, kitlenin içine sızan bir sanattan bahseder. Baudelaire not almaz, herhangi bir şey aramaz, o sadece amaçsızca geziniyordur. Tüm bu gezmelerden sonra evine döndüğünde belki yazı masasına oturur, belki oturmaz. Önemli olan izlenimleri biriktirmektir. Amerikalıların,  Amerikalı yazarların anlamadığı nokta da tam da budur. Biz hemen notlar tutmaya başlarız, elimizde not defterleriyle gezeriz, yazının da bir iş olmasını isteriz ama aslında flaneurün yazısı, işin, çalışma fikrinin tam tersidir. Ayrıca Paris’te bir yabancıysan, doğal olarak, bir flaneur’sündür, şehrin yapısı bu. Artık yürümekte zorluk çekiyorum ama Paris’e taşındığımda 42 yaşındaydım, cin gibiydim. Gün boyu yürürdüm, gece olurdu, yürümeye devam ederdim, hadi eve gitme zamanı derdim ama eve uğramazdım bile.

Walter Benjamin, flaneur’ün hep bir ütopyası olduğunu, o ütopyanın peşinde yola düştüğünü söyler. Sizin Paris’teki ütopyanız neydi?

Neydi ütopyam? Her zaman Paris’teki eşcinsel saunaları düşlerdim, kocaman yüzme havuzlarını, etrafa serilmiş güzel çocukları, herkesin çok kibar ve iyicil olduğunu, hepimizin yunuslar gibi olduğunu. Galiba ütopyam erkekti, aşkla doluydu, seksiydi ve çok ama çok kibardı.

Gezi yazısı ve anı kitaplarınızda bir diğer dikkat çeken özellikse, politik sözlerin boyunduruğu altına girmeden, kültürlerin sınıfsal manzarasını çok iyi betimleyebilmeniz bana kalırsa. Bir Amerikalı olarak 15 yıl Paris’te yaşadınız. Fransızların modern kapitalizmle ilişkisini nasıl okudunuz tüm o süre boyunca?

Sınıf hareketi Amerika’da Fransa’dan çok daha kolay ve yaygındır. Fransızlar bana hep İngilizleri şikayet ederlerdi, İngilizlerin şive farkından, bu farkların temsiliyetlerinden ve kişinin nereden geldiğini, zengin ya da fakir olup olmadığını ele vermesinden. Fakat Fransızlar da nereden geldiğini öğrenmek konusunda epey yeteneklilerdir. Belki çok fazla şive farkları yok fakat sınıfa dair bir dolu işaretleri var.

En basitinden, Paris’in merkezinde yaşıyor olmak…

Kesinlikle. Paris’te, Amerika’nın aksine, kimse sana işini sormaz, kaba bir sorudur bu. Fakat senin “adresini”, nerede yaşadığını sorarlar. Ve adresin seninle ilgili pek çok bilgiyi ele verir. Daha sonra da masada nasıl oturup kalktığına, görgüne bakarlar, tüm bunlar senin “kök”lerini anlamak içindir. En önemlisi de, Fransızlarda sınıf atlama pek gözükmez.

Flaneur’ün yolunun İstanbul’a da düştüğünü birkaç kısa öykünüzden dolayı biliyorum. En son ne zaman bulundunuz İstanbul’da?

Yaklaşık 20 yıl kadar önceydi. İstanbul’u az çok İngilizce bilen bir şoförle ve neredeyse 100 sayfalık bir gezi kitabıyla geziyordum. Kitaptan bir sayfa seçtim, şoföre gösterdim o sayfadaki görseli, hadi buraya gidelim dedim. Şoför çok iyi bir insandı, nerede olduğunu, ne olduğunu bilmediği bu yeri aramaya başladı. İngilizce adı, “Our Lady of the Mongols" gibi bir şeydi. Nedir Türkçe ismi?

Kanlı Kilise diyoruz biz o kiliseye.

Yol boyunca onlarca küçük çocuğa sorduk durduk ama aramamıza değdi doğrusu. Öyle güzel ve ilginç bir mimariydi ki. 12. Yüzyıldan kalma bu yapıdan çok etkilenmiştim. Bir de bir sokak çocuğuyla tanışmıştım İstanbul’da. Birdenbire karşıma çıkmış, 20’lerinde, çok güzel bir çocuk. Birbirimizi mimiklerimizle anlamaya çalışırdık. Kaldığım otelde o gün büyük bir düğün düzenleniyordu, bu yüzden odama sıvışabildik. Bir gün sonra bana Türk konuk yasak diyeceklerdi. O çocuk metal toplardı, bazen ailesiyle o metallerin üzerinde uyurlardı. Ona duş aldırdığımda bunu çok komik bulmuştu, çok eğlenmişti. Ona bir şekilde gelecek yaz Büyükada’ya gideceğimi söyledim ve 1 Temmuz akşamı rıhtımda benimle buluşabileceğini anlatmaya çalıştım. Tam zamanında oradaydı! Bütün yazı beraber geçirdik.

Peki, son soru, seneye yazarlığınız 43. yılına gireceksiniz. Yeni kitaplar üzerine çalışıyor musunuz?

Okumanın yaşamsallığına dair bir kitap yazıyorum. En yakın ve en eski arkadaşım, 14 yaşından beri tanıdığım Marilyn, geçen hafta, 82 yaşında vefat etti. Yaşamıma tanıklık etmiş kişiydi, onun vefatıyla birlikte kendimi kitaplara daha da gömeceğim sanırım. Kitabın ismi de “This Unpunished Vice (Şu Cezalandırılmamış Ahlaksızlık)” olacak. Ayrıca yeni romanımı bitirdim. Fransa’dan Amerika’ya taşınan bir erkek modelle ilgili roman. Dorian Gray misali, hiç yaşlanmayan bir çocuk üzerine bir roman. Bu karakter sayesinde Amerikalıları Fransızların gözünden yazabilme fırsatım oldu, çok eğlendim yani. Ve sanırım şu zamana kadarki en romantik romanım olacak. Aslında 19. Yüzyıl Fransız romancısı Alphonse Daudet’in bir romanının ve bir Colette romanının yeniden yazımı yaptığım. Bu yazarları artık kimse okumuyor, orası da ayrı.

Okyanus Aşırı:

Edmund White’ın Bütün Zamanları

Fırat Demir

firatdemir@me.com

Istanbul Art News Edebiyat, Ekim 2015


Etiketler: kültür sanat
Nefret