10/10/2006 | Yazar: Kaos GL

‘Farklı cinsel yönelimlerle bağlantılı erken çocukluk yaşantılarına ilişkin verisel bilgi, gözlem ve kuramlarımız bölük-pörçüktür ve bir çok zaman çelişkiler ve tutarsızlıklarla yüklüdür. Bunun altında yöntemsel güçlükler ve çeşitli gözlemci ve kuramcı yanlılıklarının yanı sıra, olasılıkla bireyi belli bir cinsel yönelime götüren tek bir değil birden çok (konjenital ve yaşantısal öğeler içeren) gelişim çizgisinin oluşu yatar.’ Sinan Düzyürek’in kaleminden.

‘Farklı cinsel yönelimlerle bağlantılı erken çocukluk yaşantılarına ilişkin verisel bilgi, gözlem ve kuramlarımız bölük-pörçüktür ve bir çok zaman çelişkiler ve tutarsızlıklarla yüklüdür. Bunun altında yöntemsel güçlükler ve çeşitli gözlemci ve kuramcı yanlılıklarının yanı sıra, olasılıkla bireyi belli bir cinsel yönelime götüren tek bir değil birden çok (konjenital ve yaşantısal öğeler içeren) gelişim çizgisinin oluşu yatar.’ Sinan Düzyürek’in kaleminden.

KAOS GL

Sinan Düzyürek

Terapi İçin Önemi Olan Gelişimsel Özellikler

Psikoterapide gelişimsel bir perspektife sahip olmak birçok bakımdan önemlidir. 1) Kişinin gelişimsel yaşantılarını, başarılarını ve güçlüklerini iyi anlamak şimdili adaptasyon ve işlevselliğini değerlendirerek sorunların çözümüne yönelik bir tedavi planının kurulmasına yol gösterir; 2) Hasta terapide çocukluk yaşantılarına ilişkin anılarını dile getirdiğinde terapistin bunları nasıl dinleyeceğine, nelere özellikle dikkat edeceğine ve bunları nasıl yorumlayıp işe yarar bir tarzda kullanacağına yardımcı olur. Hastaların (ve yakınlarının) gelişimsel anıları yeniden-kurulmuş, bir çok savunucu çarpıtmaya ve atlamaya (omisyon) uğratılmış öznel anlatılardır ve bu özneleriyle bireyin duygu, düşünce ve davranışlarını etkilemektedirler; 3) Aynıcinsel yönelim çizgisinde gelişmekte olan çocuk ve ergenlere doğru ve duyarlı bir yardım ve rehberlik yapma şansını verecektir. Bu çocukların bir çoğunun yaşadığı çatışma, korku, açık veya örtük baskı, reddediliş ve hatta istismarları duyarlılıkla anlamadan ve bunlara karşı geliştirdikleri adaptif ve maladaptif savunma ve stratejileri kavramadan eşcinsel ergen ve yetişkinler olarak yaşayabilecekleri sorunlara yönelik koruyucu ve önleyici yardım fırsatları da kaçırılmış olur.

Farklı cinsel yönelimlerle bağlantılı erken çocukluk yaşantılarına ilişkin verisel bilgi, gözlem ve kuramlarımız bölük-pörçüktür ve bir çok zaman çelişkiler ve tutarsızlıklarla yüklüdür. Bunun altında yöntemsel güçlükler ve çeşitli gözlemci ve kuramcı yanlılıklarının yanı sıra, olasılıkla bireyi belli bir cinsel yönelime götüren tek bir değil birden çok (konjenital ve yaşantısal öğeler içeren) gelişim çizgisinin oluşu yatar. Bireysel psikoterapi hastanın gelişimsel biricikliği üzerine kurulmalıdır. Burada sadece aynıcinsel yönelimli erkekler arasında belli bir sıklıkla görülen birkaç gelişimsel olguya değinilecektir. Bunların tüm eşcinsel bireylere uygulanabilecek stereotipler olarak görülmesinin büyük bir hata olacağını unutmamak önemlidir. Ayrıca, anımsanmalıdır ki herhangi iki olgu arasında belli bir korelasyonun görülmesinden kalkarak bunlar arasında belli bir yönde nedensel ilişki bulunduğu sonucuna varmak hatalı olabilir. Örneğin, bugün alandaki genel görüşe göre (eski bazı analitik varsayımlardan farklı olarak) ağır bir içselleşmiş homofobiyle terapiye gelen eşcinsel erkeklerde sıkça rastlanan uzak veya reddedici baba tutumları (ve bunu ödünleyici aşırı-bağlayıcı anne tutumları) oğullardaki aynıcinselliğin bir nedeni olmaktan ziyade, bu çocuklarda ilerideki aynıcinsel yönelimin öncülü olan ve öbür cinsel benzer ya da kendi cinsinden beklenen standardı karşılamayan davranışlara karşı bazı (ana-) babalarda görülen savunucu tepkilerdir ve bu tepkiler oğulları duygusal olarak örseleyerek ileride kendini-reddedici tutumlara ve özyıkıcı davranışlara, ayrıca erkeklerle yakın ilişkilerde güçlüklere yolaçabilmektedir.

Bugün alandaki genel görüşe göre (eski bazı analitik varsayımlardan farklı olarak) ağır bir içselleşmiş homofobiyle terapiye gelen eşcinsel erkeklerde sıkça rastlanan uzak veya reddedici baba tutumları (ve bunu ödünleyici aşırı-bağlayıcı anne tutumları) oğullardaki aynıcinselliğin bir nedeni olmaktan ziyade, bu çocuklarda ilerideki aynıcinsel yönelimin öncülü olan ve öbür cinsel benzer ya da kendi cinsinden beklenen standardı karşılamayan davranışlara karşı bazı (ana-) babalarda görülen savunucu tepkilerdir ve bu tepkiler oğulları duygusal olarak örseleyerek ileride kendini-reddedici tutumlara ve özyıkıcı davranışlara, ayrıca erkeklerle yakın ilişkilerde güçlüklere yolaçabilmektedir.

Modern psikanalitik anlayışın vurguladığı üzere cinsel yöneliminin hangi yönde olduğuna bakmaksızın kadın ve erkek tüm bireyler değişik ölçü ve boyutlarda her iki ana-baba figürüyle de (başka deyişle hem eril hem de dişil) özdeşim yapmıştır. Aynıcinsel, ikilicinsel (veya karmacinsel) ve öbürcinsel* olan bireyler arasında, özellikle çocuklukta, bu noktada belirgin istatistiksel grup farklılıkları gözlenir. Örneğin, Bell ve arkadaşları eşcinsel erkeklerin %46'sının, öbürcinsel erkeklerin ise sadece %11'inin çocuklukta stereotipik kız çocuk etkinliklerinden hoşlandığını, futbol oynamak gibi stereotipik erkek çocuk etkinliklerinden hoşlanma oranının ise eşcinsel erkeklerde sadece %11 iken, öbürcinsellerde %70 olduğunu bildirmiştir. Saghir ve Robins eşcinsel erkeklerin %67'sinde çocukluklarında en azından belli bir dönemde "kız gibi" görülmelerine neden olan karşı cinse benzer davranışların varlığını ve/veya stereotipik erkek çocuk özelliklerinin azlığını gözlemiştir. Eşcinsel erkeklerin çoğunda rastlanan bu özellikler, yeterli bir özenle değerlendirilirse, büyük çoğunlukla çocukluk cinsiyet kimliği bozukluğu tanı ölçütlerini karşılamaz ve sadece kısmi bir öbür cinsle özdeşim durumudur; bunun cinsiyet kimliği bozukluğundan en somut farkı aynı zamanda güçlü bir çekirdek eril kimliği ve bu temeldeki eril özdeşimi yansıtan şekilde çocuğun cinsel organlarına değer verişi ve bunlara sahip olarak yaşamayı arzulayışıdır. Eşcinsel erkeklerin çocukluklarında görülebilen farklılık büyük çoğunlukla cinsiyet kimliğinde değil, cinsiyet rolü davranışlarındadır. Eşcinsel erkeklerin bir çoğunda ödipal dinamikleri en kısa şekilde şöyle özetlemek mümkündür: Aynıcinsel yönelim çizgisinde gelişmekte olan erkek çocuk ödipal evrede bilinçdışında hem baba gibi olmak, hem de babayı erotik olarak elde etmek veya kazanmak ister. Ödipal döneme babaya libidinal ilgiyle giren bu birey ikinci (babadan libidinal doyum almaya yönelik) arzuyu doyurmak için, özellikle babadan yeterli ve gerilimsiz bir yakınlık yerine homofob bir rahatsızlık ve uzaklaşma görürse, anneyle de önemli bir özdeşim yapma stratejisini dener (babayı bu yolla kazanabilmek umuduyla). Dolayısıyla bir çok eşcinsel erkekteki feminen özdeşim özellikleri (preödipal dönemde oluşan) cinsiyet kimliğindeki çaprazlaşmışlığın bir sonucu değil, değişik (bu arada biyolojik) etkilerle şekillenmiş birincil ve başat bir aynıcinsel libidinal arzulayışa ve bunun bazı babalarca yeterince doyurulmayışına ikincildir. Yani (homofobinin, heteroseksizmin ve seksizmin belirgin olduğu toplumlar ve toplum kesimlerinde sık rastlandığı üzere) kendisinden libidinal ilgi bekleyen erkek çocuğa uzak veya reddedici davranan babaların bu tutumu aynıcinsel yönelimin ortaya çıkmasında değil, aynıcinsel olarak gelişmekte olan çocuktaki feminen özdeşimin derecesini etkilemede rol oynar. Eşcinsel bireylerde öbür cinsi andırır belirgin özellikler, eğer varsa, latans, özellikle de ergenlik ve genç erişkinlikte (özellikle yukarıda değinilen ödipal travmanın etkileri sosyalleşme ve artan kendini kabul ile zayıfladıkça) giderek azalır ve (Amerikan toplumunda) yetişkinlikte %25 düzeyine iner. Öte yandan, ayrı bir fenomen olarak, çocukluğunda hakiki bir cinsiyet kimliği bozukluğu gösteren bireylerin büyük bir bölümü de yetişkinlikte cinsgeçim (transeksüalite) geliştirmez; bunun yerine belirgin bir kadınsılık ve bazı cinsgeçim davranışları veya kısmi bir cinsiyet disforisi içeren özel bir tür aynıcinsel yönelimle uyum yaparlar. Bu bireyler eşcinsel erkekler arasında çok küçük (ama en kolayca görünür ve tanınır) bir azınlığı oluşturur.

Çoğu eşcinsel birey erken çocukluğunda ana-basından yeterli bir destek görüp temel duygusal besini alarak ve ağır reddediliş, ihmal veya örselenmeye uğramadan büyümüştür. Böyle bir birey (büyük ölçüde daha sonraki ve süregiden sosyal etkilere bağlı olarak) kendine yönelik homofobik tutumlar geliştirmiş olsa dahi terapiye temel bir özgüven, özsaygı ve korunmuş bir sevme ve çalışma kapasitesiyle gelir ve terapi sürecinde kendilik bütünleşmesi yönündeki ilerleyişi erken çocukluğunda daha belirgin bir örseleniş yaşamış olan bireylere göre daha kolay olur. Böyle bir bireyle başarılı bir terapinin ödülleri arasında bireyde bir kimlik kohezyonu ve bütünlüğü duygusunun, eşcinsel oluşuna ve bunu kimliğine bütünleştirme ödevini başarışına ilişkin bir kıvanç duygusunun kazanılması, özyıkıcı davranış örüntülerinin aşılması, sevme kapasitesinin kendi sevisel yönelimi yönündeki özgürleşmesi ve bir çok zaman da eşcinsel altkültüre hem kendini sosyal olarak doyuracak hem de diğer bireylere de destek olacak şekilde katılımı ve giderek bir çok öbürcinsel bireye açılarak toplumsal kimlik bütünleşmesini ilerletme riskini göze alabilişi yer alır. Öte yandan, toplumsal ozmozla içselleşen homofobiye ek olarak birey çocukluğunda daha öte bir reddediliş, ayrımcılık ve daha ağır bir duygusal (hatta fiziksel ya da cinsel) istismar ve örselenişe uğramış ise kendilik ve kişilik gelişimi ciddi bir darbe almış olabilir. Sıklıkla böyle bireylerde bu tür olumsuz erken yaşam örüntülerini ergenlik ve erişkinlikte de (bu arada terapide de) mazokistik bir tarzda yineleyişe tanık oluruz. Bu bireyler olumsuz yansıtmalı özdeşimler yoluyla etkileştikleri kişilerde sıklıkla öfkeli, reddedici, istismar edici ya da incitici tepkiler uyandırırlar. Bu bireyler esasen eşcinsel oluşlarıyla bağlantılı olmayan çatışma ve güçlüklerinin de tümünü cinsel yönelimlerine atfetme ve kronik bir hostil/mazokistik depresyon yaşama eğilimi gösterir ve homofob olmayan bir terapistle terapide sıklıkla şu tutumu sergilerler: "Bana karşı pek anlayışlı ve iyisiniz ve sizin hastanız olduğuma şükranım. Fakat bendeki bu temel eksiklik ve kusur sizin bile yardımcı olamayacağınız bir durum ve ben bu anlayışı hakkeden biri değilim". Nitekim, bir çok zaman böyle bireyler (açık veya gizli) homofob terapistlere karşı özel bir arayış ve eğilim gösterir ve "transferans şifaları" ve terapisti hayal kırıklığına uğratma halleri arasında gidip gelerek bir sadomazokistik örüntü kurarlar. Bazıları ilkel (örneğin sınır) karakter patolojileri de sergileyen bu tür bireylerle terapi sağlam bir eğitim ve deneyim, ayrıca sabır gerektiren zorlayıcı, fakat uzun vadede potansiyel olarak doyurucu bir çabadır.

Yaftalanmışlıkla Başa Çıkma Stratejileri

Sosyal psikoloji, politik antropoloji ve politik psikoloji açısından bir çoğunluk grubu azınlık grupların sapıyor göründüğü normları kurumsallaştırma gücüne sahip olduğunda bu gruplar arasındaki farklılıklar kurumsallaştırılmış demektir. Böyle olduğunda azınlıkta tanımlanan farklılığa olumsuz değer yüklenir ve bu farklılık bir bozukluk veya eksiklik olarak algılanır. Bu farklılığın kurumsallaştırılması düşünsel ve duygusal stereotipler yaratarak azınlıktaki bireyi tüm yönleriyle dolu bir insandan bir veya birkaç sapmış özelliğe indirger. Buna yaftala(n)ma (stigmatizasyon) denilir. Yaftalanan özellik (burada aynıcinsel yönelim) "durumlarüstü bir kimliği" (transsituational identity) belirleyen bir "esas statü" (master status) halini alır; öyle ki yaftalanan özellik veya kimlik konu dışı veya durumla ilintisiz olduğunda bile öne çıkarılır. Örneğin; günlük konuşmalarda ya da gazetelerde öbürcinsel öğretmen, aktör, futbolcu, yazar, polis memuru vb. denilmeyen durumlarda eşcinsel olduğu bilinen bireyler söz konusu olduğunda (konu dışı bile olsa) sıklıkla kişinin bu azınlık özelliği diğer özelliklerinin önüne geçirilerek belirtilir (ya da bunu belirtmekten bir nedenle kaçınılıyorsa dolaylı göndermeler yapılır).

Sosyal yaftalama etkilerini kültürel, politik ve hukuksal araçlarla denetim altına alamamış toplumlarda yaşayan eşcinsel bireyler için bu yaftalanmış hali tüm varoluşlarını çevreleyen veya çerçeveleyen bir sosyal veri olarak bireysel kaynaklardan ve mümkünse yarattıkları veya katıldıkları bir azınlık (eşcinsel) camiasının sağlayabildiği olanaklardan yararlanarak idare etmek ya da başa çıkmak zorunda oldukları bir durumdur. Stereotiplenmiş ve yaftalanmış bir azınlığa dahil bir birey olarak büyümek ve yaşamak çoğu zaman önemli sosyal sınırlanmışlıklara, tehditlere, ruhsal örselenmeye (ve bunları azaltmaya ya da nötralize etmeye yönelik bazıları maladaptif olabilen psişik manevralara), özyıkıcı tepkiler ve davranış örüntülerine, kararlı çift ilişkileri kurabilme gibi değerli bir çok potansiyeli gerçekleştiremeyişe ve önemli bir ruhsal güçsüzleşmeye (ya da bazen de bunu gizleyen ve sınırlayan yüzeysel ve ikincil bir narsizme) yolaçabilmektedir. Diğer azınlıklarla çalışan psikoterapistler gibi eşcinsel bireylerle çalışanların da bu tür fenomenleri ve bunların hem hastaları, hem onların yakınları ve soyal çevreleri ve hem de kendi tutumları üzerindeki etkilerini iyi kavramış olmaları şarttır. Bu nedenle aşağıda eşcinsel bireylerin gelişim süreçleri boyunca yaftalanmışlıkla başa çıkmada ne türden stratejiler tuttuklarına kısaca değinilecektir. Bunlar, Cass, de Monnteflores ve Troiden'in tanım ve görüşlerinden yararlanarak genel anlamda (1) alt düzey (engelleyici stratejiler, (2) ara-düzey (yarıcı) stratejiler ve (3) üst-düzey (kendini kabullenici) stratejiler diye sınıflandırılarak incelenecektir.

(1) Alt düzey stratejiler, çocukluktaki farklı oluşun ve farklı olarak görülüşün duyumsandığı "duyarlılaşma" evresinin ardından ergenlikte (bazen de gecikmiş olarak daha ileri yaşlarda) yaşanan belli bir "cinsel kimlik bocalaması" evresinde başvurulan ve yaftalanan bir kimliğin gelişmesini engellemeye yönelik savunmalardır. Bunlar arasında aynıcinsel arzu ve ilgilerin represyonu ve yadsınması homofobiden payını almış bir çok eşcinsel bireyin gelişim sürecinin başlarında kullandığı intrapsişik savunma mekanizmalarıdır. Aynıcinsel iç yaşantıları bu mekanizmaları aşacak kuvvete, sıklığa ve olgunluğa ulaştığında ise böyle bir birey bunlardan kaçınma ve süpresyon stratejilerine başvurur. Örneğin, kendi cinsinden yaşıtlarından uzak durabilir ve hatta aşırı öbürcinsel ilgi ve davranışlara yönelebilir. Eşcinsellikle ilgili tüm bilgi ve uyaranlara kendini kapatır. Bazen de eşcinsel karşıtlığı yapabilir. Bir çok birey için bütün bunlar aynıcinsel kimliğe doğru otantik (kimliğinin biyopsikososyal kökleriyle uzlaşık) bir gelişimi askıya alındığı ve bu yöndeki deneylemelere geçme gücünü geliştirmeden önce yaftalanmayan ve kendinden beklenilen diğer alternatife ilişkin deneylemeler yaptığı bir moratoryumdur. Bazı bireyler de bu stratejinin klinik olarak daha riskli bir varyantına başvurarak alkol ve madde kullanımıyla eşcinsel arzu ve ilgilerinden kaçınırlar. Bir diğer alt-düzey strateji de bireyin aynıcinsel iç yaşantılarının ve davranışlarının anlamını ve önemini yadsıyarak yaftalanan ve kendisinin de yaftaladığı bir kimliğin ve "kötü" olarak kabul ettiği bir "esas statünün" gelişmesini engellemeye çalışmasıdır. Bu stratejiye yadsıyıcı yeniden tanımlama denilir. Örneğin, kişi şöyle usavurular yapar: "Eşcinsel değilim, sadece girici (=kadın da becerebilen/becerebilecek=hâlâ tam bir= öbürcinsel erkek) olarak kendimi tatmin ettim veya ediyorum (hatta bir erkeği becerdiğim için daha bir "erkek" sayılırım)", "cinsel olarak çok açtım ve sarhoştum, hepsi bu", "bunlar sadece öbürcinsel bir erkeğin yaptığı denemelerdi" veya "bu sadece geçici bir evre, bundan başka bir önemi yok", "her erkek gibi bende de bir miktar biseksüalite var tabii, üstelik çocuk da iyi biri ve onu kırmak istemedim", hatta "okumak için paraya gereksinmem var ve bu işi sırf para için yapıyorum", vb. Bir diğer alt-düzey strateji de tövbe etme diye özetleyebileceğimiz kendinden özür dileme ve kendine (bazen de bir başkasına, örneğin bir terapiste günah çıkartmayı da içeren bir şekilde) "bir daha olmayacağına dair sözler verme"dir.

Açıkça homofob terapistler de bireylere her koşulda veya öncelikli olarak (karşı-aktarımsal kaygılarla) bu tür alt-düzey stratejileri pekiştirici ya da uyandırıcı mesajlar verişleriyle karakterizedirler.

Stereotiplenmiş ve yaftalanmış bir azınlığa dahil bir birey olarak büyümek ve yaşamak çoğu zaman önemli sosyal sınırlanmışlıklara, tehditlere, ruhsal örselenmeye (ve bunları azaltmaya ya da nötralize etmeye yönelik bazıları maladaptif olabilen psişik manevralara), özyıkıcı tepkiler ve davranış örüntülerine, kararlı çift ilişkileri kurabilme gibi değerli bir çok potansiyeli gerçekleştiremeyişe ve önemli bir ruhsal güçsüzleşmeye (ya da bazen de bunu gizleyen ve sınırlayan yüzeysel ve ikincil bir narsizme) yolaçabilmektedir.
(2) Ara-düzey stratejiler, çoğu kez, iç dünyasındaki aynıcinsel yaşantıların anlamını ve önemini kabullenmiş, ancak henüz çözümleyemediği içselleşmiş homofobiye bağlı olarak ciddi bir şekilde intrapsişik çatışma yaşamaya devam eden bireylerde görülür. Ancak, unutulmamalıdır ki bu stratejilerin bazıları homofobiden özgürleşmiş eşcinsel bireylerin bile, yaşadıkları toplumsal çevreye bağlı olarak, kullanmak zorunda oldukları ve yaşamsal değeri olan (adaptif) taktikler olarak işlev görebilirler. Bunları şöyle özetleyebiliriz:
(i) Dönüşmeye çabalama toplumsal homofobinin azaldığı ve ruh sağlığı profesyonellerinin eşcinselliği bozukluk olarak görmeyi terk ettiği toplumlarda bugün az görülse de bazı bireylerce tutulabilen önemli ara-düzey stratejilerindendir. Bu, ırkçı Güney Afrika'da Hintlilerin deri renklerini tıbbi olarak açtırmaları ve Nazi Almanya'sında bazı yahudilerin köklerine ilişkin her tür kanıtı silerek hristiyanlığa geçişlerine benzer. Örneğin, bazı eşcinsel bireyler geçmişte öbürcinsel erkeklerden testis transplantasyonları yaptırmış, acı veren davranışçı terapilere girmiş veya dönüştürme iddialı psikanalistlerle onyıllar boyu işbirliği yapmışlardır. Bu strateji hemen her zaman istenen sonucu vermediğinden bu bireylerin çoğu yafta denetimi ve olumlu bir eşcinsel yönelim kimliği oluşturma ödevine diğer stratejilere başvurarak geri dönmüşlerdir.

(ii) "Görülmez kalma", "saklanma", "maskelenme" ya da metaforik olarak eşcinselliğini dolapta saklama diye niteleyebileceğimiz kişinin yaşamını biri diğerinden yalıtılmış iki kompartmana bölüşü sosyal homofobinin şiddetli olduğu toplumlar ve toplum kesimlerinde yaygın olarak kullanılan bir stratejidir. Bir tür kamuflaj olarak bu, esas olarak bir varkalım stratejisidir. Başka deyişle, kişinin gerçek özüne ve varoluşuna yönelik toplumsal çevresinden gelen düşmanlığa karşı özgürlüğünü ve potansiyellerinin serpilmesi için gereken sosyal besini, desteği ve koşulları korumak için oynadığı bir dramadır. Nadir olmayarak, bu strateji bireyin varlığı ve bütünlüğüne yönelik somut tehlikelere karşı kullanmak zorunda olduğu bir taktik olarak yaşamsal işleve sahiptir. Bu drama bireyin gayet iyi bir aktör olarak aksi halde kendini yaftalayacak ve ağır yitimlere uğramasına yolaçacak önyargılı
çoğunluktan bireylerle bir arada iken sürekli bir şekilde sözlerine, giyimine, duygu ifadelerine, kısaca onların gösterdiği personaya dikkat etmeyi gerektirir. Yani, eşcinselliğini dolapta tutan bir erkek, aynıcinsel sevgilisini içeren bir durumdan bahsederken "bir arkadaş" veya "kızarkadaş" diyecek; eve öbürcinsel konuklar geleceği zaman cinsel yönelimini belli edebilecek her tür şeyi (örneğin, bazı kitapları) saklayacak veya ani baskınları da düşünerek evini gayet steril tutacak; partneriyle görüldüğü taktirde onu "bir arkadaş" veya "ev arkadaşı" olarak tanıtacak ve toplum içinde onunla fazla yakın görünmemeye dikkat edecek; parti ve toplantılara ya tek başına ya da gösterme bir öbürcinsten partnerle gidecek; öbürcinsel arkadaş ve meslektaşlarının kadınlara dair söyleşilerine aynı ateşlilikle katılmaya gayret edecek; akrabaların kız arkadaşlara veya evliliğe ilişkin (bazen kuşkucu olabilen) sondajlarıyla başa çıkmak için etkili (bazen de oldukça yaratıcı) yollar bulacak; (örneğin fiktif öbürcinsel sevgililer yaratacak; ya da ikilicinsel ise öbürcinsel sevgililer doğal olarak bu işlevi görecektir) ya da cinsel yöneliminde yeterli bir öbürcinsel bileşen varsa evlenecektir. Benzer şekilde aynıcinsel bireylerle beraber iken de kişi çoğu zaman sosyal ve profesyonel kimliğine ilişkin kilit bilgileri kompartmanlar arası yalıtılmışlığı korumak için saklı tutmaya ya da değiştirmeye özen gösterecektir ya da diğer eşcinsel bireylerden bu gizliliğin korunacağına dair garantiler bekleyecektir. Böyle bireyler çoğu zaman toplumsal açılmayı tamamlamış eşcinsellerden uzak durarak kendisi gibi dolaptakilerle ilişkileri yeğler. Kişinin gelişimsel çizgisinde daha sonraki aşamalar için gerekli içsel ve sosyal hazırlığı güvenlik içinde yürütmesine fırsat sağlamak (bu arada bazen de terapiye girmek) ve tüm yaşamı boyunca zaman zaman belli durumlar ve sosyal çevrelerde gerekebilecek bir korunma taktiği olmak gibi işlevlerin ötesinde bu stratejinin giderek organize olan uzun süreli bir varoluş tarzına dönüşmesinin bir çok bireysel ve sosyal olumsuz sonucu vardır. Bu strateji hem bireyin kendi ruhsal sağlığı ve bütünlüğünü, kurmayı arzuladığı sevi ilişkilerini, hem de olgun ve destekleyici bir eşcinsel camia bulmasını (ve bu camianın oluşmasını, ayrıca bütün toplum genelinde insani farklılıklara değer veren demokratik gelişimin ilerlemesini) olumsuz etkiler. Maskenin kendine ait ayrı bir yaşam edinmesiyle kişilerarası platformda iki ayrı kompartmana yarılmışlık giderek bireyin kendiliğinde derin bir rahatsızlık ve tamamlanmamışlık yaşatır. Bu durumda kişi sürekli bir sahtelik, açığa çıkma paranoyası, boşluk ve yabancılaşma yaşayarak yarık kendiliğinin onaramayacağı bir özsaygı yıkımı yaşar. Bu stratejiyi koyu bir şekilde yaşam tarzı haline getirmiş bireylerin önemli bir bölümü depresyon, anksiyete bozukluğu, alkol veya madde bağımlılığı, yüzeysel, kısıtlı ve hınçlı kişiler arası ilişkiler, akademik ve profesyonel inhibisyonlar ve hatta bazen de intihar eğilimleri ve sanrısal bozukluk gibi psikososyal güçlüklere ve klinik durumlara açıktırlar. Zira, kendilik psikolojisinin gösterdiği gibi iç tutarlılık ve entegre olmuş bir otantik kendiliğin kazanılması ruh sağlığının temel koşullarındandır.

(iii) Bir diğer ara-düzey yafta denetimi stratejisi de kapitülasyondur. Burada çözümlenmemiş içsel homofobiyle kendinden nefret eden birey "kendisi gibi olanlardan oluşan bir gruba" ait olmayı reddederek yaftalayıcılarla (saldırganla) özdeşim yapar. Yani hem homofilik etkinlik ve ilişkilerden uzak durur (ya da bunları sıkıca gizler) hem de eşcinselliğe karşı savaş açanların saflarına katılarak eşcinselleri (kendi eşcinselliğini) cezalandırır. Belli bir öbürcinsel potansiyele de sahip yani ikilicinsel olan homofoblarda daha sık rastlandığından (ayrıca sıklıkla yukarıda tanımlanan kompartmantalizas-yonu da en derin şekliyle yaşayan) bu bireylere Money kötücül (malignant) biseksüeller demiştir.

(iv) Bir başka ara-düzey strateji de "sazı eline alma" diye Türkçeleştirebileceğimiz minstrelizas-yondur. Bunu yapan birey korku-karşıtı (kontr-fobik) ve utanış-karşıtı bir tarzda yaftayı boynuna asarak ortaya çıkar ve aynı zamanda da yaftanın tanımladığı stereotiplerle (çoğu kez gayet karikatürize bir şekilde) özdeşim yapar. Bu strateji bireye uzun vadede daha adaptif bir varoluş için gereksindiği yürekliliği veren bir ilk atılım olarak yarayabilirse de hem öbürcinsel çoğunluğu hem de diğer eşcinsel bireylerin büyük bir bölümünü kendine yabancılaştırma riskini taşır.

(v) Gruba kapanma diyebileceğimiz bir başka strateji de diğer ara-düzey stratejilerinde olduğu gibi bir tür yarılmışlık içerir. Burada kişi eşcinsel camiasını tümden idealize, öbürcinsel camiayı da tümden devalüe eder ve öbürcinsel birey ve gruplarla etkileşimini minimize ederek kendini (bir) eşcinsel gruba kapatır. Tüm öbürcinsel bireyleri değişmez bir şekilde "kötü" olarak gördüğünden kaçınılmaz olarak bunların tümünden gelen bir dışlanma algılar ve bunu içselleştirerek kendini öbürcinsel grup ve kurumlardan dışlar. Çocuklukta ağır örselenmeler yaşamış olanlar dışındaki bireylerin gelişiminde bu tür tepkisel "sınırda" davranışlar, eğer varsa, çoğu kez sadece kısmidir veya kısa sürelidir.

(vi) Üst-düzey stratejilere geçişten önce terapiye gelen bireylerde görülebilen bir ara-düzey strateji olarak özelleşme bireyin kendine bazı özel (ve bir şekilde üstün) nitelikler atfederek yaftalanmışlığın özdeğerleştirici etkilerini nötralize edişine yöneliktir. Değişik özelleşme biçimleri arasında ekzotikleşme ve marjinalleşme, özel yetenekler üstlenme, kurban oluş (victimization), seçilmişlik veya süper-azınlık oluş ve sürgün edilmişlik yer alır. Stereotipik özelleşme kaçınılmaz bir şekilde sınırlanmışlık ve otantik-kendilikten kopmuşluk içeren ve çoğu kez özyıkıcı etkiler yapan bir strateji olarak psikanalitik anlamda yüzeysel (ikincil) bir narsizm ve daha derinde de mazokizm içerir.

(3) Daha üst-düzey stratejiler (sosyal koşullara da bağlı olarak) adaptiflikleri arasındaki farklılıklara rağmen görece daha olgunlaşmış bir kendini-kabul, kendilik-bütünlüğü ve tutarlığı ve daha yüksek ve olgun bir özsaygı ile karakterizedir. Eşcinsel bireylerin büyük bir bölümü yaftalanma, sosyal homofobi ve heteroseksizmle bu düzeydeki stratejilerle başa çıkmalarını sağlayan bir gelişimsel çizgide (bir çok zaman herhangi bir önemli profesyonel yardım görmeksizin) ilerlemeyi başarabilirler. Ayrıca, bugün demokrat toplumlardaki gelişmeler bireylerin bu süreçteki ilerlemesini kolaylaştırmıştır. Fakat, anımsanmalıdır ki bu sosyal gelişmeler de herşeye rağmen bu süreci kendi kaynaklarıyla tamamlayabilmiş birey ve grupların yaptığı öncülükler sayesinde gerçekleşmiştir. Bir çok araştırmanın net bir şekilde gösterdiğine göre yaftalanma ve önyargıyla başa çıkmayı gerektiren bu açılma süreci ilk evrelerde ruh sağlığı açısından çeşitli riskler (ör. ergenlikte intihar riski) taşısa da giderek üst düzey stratejilerin ağırlıklı olarak kullanıldığı daha sonraki evrelerde bireyleri (aslında şaşırtıcı olmayan bir şekilde) diğerlerinden (öbürcinsel çoğunluktan) daha dirençli ve psikososyal olarak daha uyumlu kılmaktadır. Yaftalanmayı denetlemede ve sosyal homofobiyle başa çıkmada kullanılan belli başlı daha üst-düzey stratejileri şöyle özetleyebiliriz:

(i) Ara-düzeydekilere benzer yanları olsa da işlevsel olarak daha ileri bir kendini-kabul içeren örtme stratejisini tutan birey eşcinselliğini açıkça yadsımadığı ve kimseden aktif bir şekilde saklamadığı (ayrıca kontr-fobik olarak reklam da etmediği) halde bunu özel hayatıyla sınırlar ve öbürcinsel çoğunluğun değer yargılarını alıntılayıp tutucu bir tarzda onların yaşam tarzlarına öykünerek "eşcinsel ama diğer tüm yönleriyle standart bir öbürcinsel bireyden farkı olmayan", başka deyişle kendi eşcinselliğini bu koşulla kabul edecek olan öbürcinsel bireylerin gözünde, yani yaftalayıcı (norm-koyucu) çoğunluğun ölçütlerine göre "normal" bir "model" ya da "maskot" eşcinsel olur. Yani, "eşcinsel ama aksi halde çok iyi ve normal" bir persona kurar. Buna benzer diğer bir strateji de harmanlamadır. Burada kişi eşcinselliğini özellikle eşcinsel olmayan kişi ve gruplar söz konusu olduğunda ne açıkça bildirir ne de yalanlar. Kamusal personası profesyonel olarak yaşamsal ya da maddi önem taşıyan ünlüler arasında bu stratejiye sık rastlanır. Diğer bazı eşcinsellerle gizlilikle söyleşirken cinsel yönelimini saklamayan fakat öbür arenalarda eşcinsel görünmemeye dikkat eden bu bireyler kuşkucu veya sondajcı sorularla karşılaştıklarında kaçamak, geçiştirici ya da müphem yanıtlar verirler.

(ii) Kendini-olumlayıcı konfrontasyon, yafta-lanmışlıkla başa çıkmada yukarıda betimlenen stratejilerin bir çoğunun kullanıldığı psikososyal olarak hazırlayıcı bazı önevrelerden geçmiş olmayı gerektiren gerçek anlamdaki bir üst-düzey stratejidir ve cinsel yönelim kimliği gelişimde psikososyal açılmanın (coming-out) önemli olarak gerçekleştirildiği aşamaya karşılık gelir. Burada birey önce kendisine, daha sonra da giderek daha geniş bir sosyal çevreye olduğu gibi görünme cesaretini göstermekte ve yaftalayıcı tutumları konfrente etmektedir. Bu stratejiyi tutan birey, ileri-geri gidişli ve dolambaçlı bir çizgide hem (maddi ve sosyal güvenlik koşulları ve kişinin varolan sosyal destek ağlarının özellikleri gibi) çevresel koşullardan etkilenir, hem de alloplastik özellikler içeren bir adaptasyon yapar. Amerika Birleşik Devletleri gibi birkaç onyıl öncesine kadar ağır bir homofobinin kurumsallaşmış bir şekilde egemen olduğu toplumlarda bu yaftayla başa çıkma stratejisi sosyal düzlemde kent merkezlerindeki kısmi gettolaşma olgusuyla paralellik göstermiştir. Bu stratejiyi tutan bazı bireyler (minstrelizasyondan farklı olarak) özyıkıcı ve maladaptif aşırı tepkiler içermeyen sosyal bir öncülük, hatta aktivizm sergileyebilirler. Diğerleri de, en azından, aynı azınlıktan diğer bireylerden oluşan bir sosyal gruba (camiaya) etkin olarak katılır; yalıtılmışlık veya yeraltındalık halinden çıkarak gruba kapanma, harmanlanma ve örtme gibi kamuflatif tutumlar içermeyen bir grup kimliği duygusu yaşarlar. Bu sayede özel dünyalarıyla kamusal dünyalarını aynı çizgide buluşturarak kendilik bütünlüğü yönünde ilerlerler. Uyumsamaya çabalayışlara bağlı geliştirdiği takmaca halleri bırakıp otantik kendiliğin gelişimi ödevine dönüş içeren bu transformasyon sürecinde birey bir çok güçlü ve karışık, fakat sonuçta potansiyel olarak özgürleştirici ve büyütücü duygular yaşar. Daha önceleri yadsıdığı, reddettiği veya kendine yasakladığı otantik yönlerini, potansiyellerini ve kişiler-arası (sosyal) varoluş olanaklarını ve o zamana kadar yitirmiş oluşu ve bunun önyargılı başkalarının yaftalayıcı tutumlarından kaynaklanışına bağlı bir yas tepkisi ve hınca sıklıkla rastlanır. Nitekim, böylesi duyguların irdelenmesi ve geçerlilenmesi bu evredeki bireylerle terapide önemli odaklardan biridir. Öte yandan, kendini-olumlayıcı konfrontasyon ve psikososyal açılma sürecindeki bireyde çoğu zaman bu yas ve öfkeyi dengeleyen bir çok olumlu duygu da görülür. Örneğin, daha önceki evrelerde görülebilen tepkisel narsistik tutumlardan farklı olarak kısıtlayıcı, katılaştırıcı ve saldırgan değil özgürleştirici, daha gerilimsiz ve sevecen bir kendini seviş ve kıskanış duygusu yaşar. Bu ödülleyici durum, bireyin, bir çok riskler içermiş, zorlayıcı ve bocalamacı olmuş, çoğu kez de fazla uzun sürmüş bir sürecin sonunda Otto Rank'ın psikoterapinin hedefi olarak tanımladığı şu noktaya ulaşabilmiş veya yaklaşabilmiş oluşunun bir meyvesidir: "Gerçek psikoterapi öncelikli olarak herhangi bir gerçekliğe adaptasyonla değil hastanın kendisine adaptasyonuyla, yani, kendi bireyselliğini ya da kişiliğinin daha önceleri yadsımış olduğu kısımlarını kabullenişiyle ilgilenir."

(iii) Barışma ve Kimlik Sentezi ideal bir evreyi ve bu evrede kullanılan stratejileri temsil eder. Burada birey cinsel yönelimini önemli ama sadece diğer bir çok boyuttan biri olarak kimliğine bütünleştirmiş ve bu boyut günlük yaşamında (ve terapide) artık başat bir uğraş odağı olmaktan çıkmıştır. Bu evrede birey, gereğinde psikoterapötik yardım alarak, geçmişindeki ve şimdiki yaftalayıcı birey ve gruplara karşı belli bir anlayış ve affediş tutumu geliştirebilmiştir ve hem kendini hem eşcinsel camiayı, hem de öbürcinsel çoğunluğu iyisiyle, kötüsüyle çeşitlilik ve karmaşıklık içeren birer mozaik olarak algılamaktadır. Özel kimliğiyle kamusal kimliği arasındaki perde ve bölmeleri tümüyle eritebilmiş, kendilik psikolojisi terimleriyle otantik, kohezif ve entegre bir kendilik ve olgun (ideal) kendilik nesnesi ilişkileri yaşamaktadır. Bu ödevin başarılabilmesi çoğu zaman bireyin içgörüsel bir terapinin yardımıyla anne-babası ve/veya onların içsel reprezantasyonlarıyla barışmış olmasını gerektirir. Bu evrenin sosyal eşdeğeri eşcinsel azınlığın (bugün bazı Kuzey Avrupa ülkelerinde görüldüğü ve ABD'de yavaşça ilerlediği gibi) kısmi gettolaşma yerine, yapay bir uyumsayıcılık gerektirmeden ve temel alt-kültürel özelliklerini koruyarak, önemli ölçüde toplumun geri kalanıyla kaynaşıp toplumsal entegrasyona erişmesidir.
Sosyal antropolojik anlamda (ve cinsel politika açısından) eşcinsel bireylerin çoğunluğunun alt -ve ara-düzey yafta idaresi stratejilerine başvurmakta olduğu ve öbürcinsel çoğunluğun eşcinsel azınlığa karşı etkili bir asimilatif baskı uygulayarak toplumsal güç dinamiklerini gündem dışı tuttuğu toplumlar (veya toplum kesimleri) pre-politik veya örtülü politik; bu azınlığın önemli bir bölümünün kendini-olumlayıcı konfrontasyon evresine ulaştığı ve toplumsal baskıların etkin politik mücadele ve uyanıklık gerektiren bir şekilde sınırlandığı toplumlar (açık) politik; ve barışma ve kimlik sentezi evresine çoğu eşcinsel bireyin ulaşabildiği toplumlar ise (ideal bir) post-politik dönemdedir diyebiliriz. Bireyin içinde yaşadığı toplumun ve ait olduğu grubun bu dönemlerden hangisinde olduğu terapi açısından önemlidir; zira bu özellik terapide odak noktası olacak güçlük, süreç ve davranışları etkiler.

Yaftalananlar ve Utanç

Hicap, küçük düş(ürül)müşlük, rezil olma ve yüz karası olma gibi yaşantıları da içeren bir spektruma yayılan utanç duygusu, bunaltı ve suçluluk gibi gelişimsel ve klinik önemi olan temel nahoş duygulanım kuramcılarına kadar büyük ölçüde ihmale uğramış ve iyi anlaşılmamış bir olguydu. Bu içsel yaşantının köken ve etkilerini anlamak özellikle yaftalanan azınlıklarla terapide merkezi bir önem taşır. Zira utanç uyandırma (utandırma) yaftalamaya, kendinden utanma da bir yaftayı konfronte edemeden taşıyışa eşlik eden olgulardır. Utanç duygusu bireyin bir başkasının (veya başkalarının ya da onların içsel reprezantasyonlarının) gözünde tümden kötü, eksik, bozuk veya bir hiç gibi görüldüğü algısına dayalı acı verici bir duygulanımdır. Bunu diğer duygulanımlardan ayıran özellik gizli tutmaya çalıştığı bir yönünün açığa çıkması (görülmesi) nedeniyle bütün bir kendiliğinden birden yanlış ve değersiz olarak algılanmasıdır. Bu tümden gözden düşmüşlük duygusuna ilişkin yapabileceği hiçbir şey yoktur; yani bilişsel olarak belli edimlerle bağlantılanan suçlulukta olduğundan farklı bir şekilde bağışlanma dileyerek, tövbe ederek ya da ceza çekerek onarabileceği ya da ödünleyebileceği bir durum değildir. Dolayısıyla umutsuz ve güçsüz bir değersizleşme ve eksiklenme yaşatır ve kişide kızarma, terleme, donup kalma, saklanma, bakışlarını kaçırma ve "mümkün olsa yer yarılıp yerin dibine girme" gibi tepkilerle kendini belli eder. Başka deyişle, suçlama kişinin yaptığı (veya yapmadığı) bir şeye ilişkin yaşadığı bir duygu iken, utanma olduğu (veya olmadığı) bir şeyle ilgilidir. Gelişimi boyunca bu tür yaftalayıcı ve utanç uyandırıcı kişiler-arası etkileşimler ve bu inciltici duygulanımı ve onun yıkıcı etkilerini önlemek veya bir sinyal duygulanım olarak kendini göstermeye başladığında onu denetlemek uğruna tutmak zorunda kaldığı savunma stratejileri ve bunların bedelleri yaftalanan azınlıktan bir bireyle psikoterapide temel odaklardır. Eşcinsel bireyler (diğer azınlıklardan farklı olarak) çoğu zaman kendi aileleri içinde de örtük veya açık bir şekilde baskılanan ya da yabancılanan (utanılan ve utandırılan) azınlıklar olduğundan bu hususların ele alınması terapinin başarısı için bir zorunluluktur. Suçluluk duygusunun antidotu hatalı (olarak algılanan) özgül davranış(lar)a ilişkin bağış dileme ve/veya bağışlanma iken, utan(dırıl)ma duygusunun antidotu kişinin saklanması beklenilmiş ve sakladığı yönlerini gösterdiği halde (tutarlılık ve içtenlikle) kabul edilmesi ve empati görmesidir. Bir terapist samimi bir şekilde bunu yapabilir ve bu kabul ve empatiyle bireyin yaşamındaki diğer önemli figürlerden saklamış ve saklamakta olduğu yönü (burada eşcinselliğini) yaftalayıcı ve yargılayıcı tepkiler göstermeden dinleyebilir ve bununla ilgili yaşam öyküsünü anlamaya sıcak bir ilgi gösterir ve bu öyküyü daha ayrıntılı ve dolu bir şekilde anlatışını yüreklendirirse bu tutum kendi başına terapötik bir değer taşır. Zira utancın merkez olduğu insan hallerinde terapötik olan herhangi bir özgül yöntemden çok terapötik tavır alışın ve ilişkinin kendisidir.
Utanç yaşam çevriminin herhangi bir noktasında doğabilir ve içselleşebilir. Örneğin, sevginin geri çekilmesi ya da duygusal terkediliş proverbal çocukta gelişimsel olarak gerekenin ötesine geçen bir kendinden utanış duygusu yaratarak utanç-temelli bir kimliğin embriyosunu yaratır. Çocuğun herhangi bir yaş döneminde anne babadan biri için ağır bir düş kırıklığı yarattığına ilişkin açık veya örtük mesajlar alıyor oluşu giderek içselleşen kendinden utanışın bir diğer kaynağıdır. Ergenlikte buna yaşıtlar ve daha geniş bir sosyal çevreden gelen (sağlıklı kendilik-nesnesi gereksinimlerine karşılık vermeyen) utanç aşılayıcı tepkiler etkilenir. Ergenlik utanca ve onun yaralayıcı etkilerine karşı duyarlılığın ve bununla bağlantılı olarak suisidal tepki gösterme riskinin arttığı kritik bir dönemdir. Buna karşı ergenlerin başvurduğu tipik savunmalar arasında kendini yalıtma ve birkaç koruyucu etkinliğe gömmeyi sayabiliriz.

Utanç kişiler-arası (kendilik-nesnesi ilişkileri) boyutunun yanı sıra giderek bir içsel boyut da kazanır. Dışsal ya da nesne kutbu da denilen ilkinde kişi belli bir nesnenin (ya da nesnelerin) önünde utan(dırıl)ma yaşarken, içsel ya da özne kutbunda içselleşmiş nesne reprezantasyonlarının ve kendisinin utandırıcılarla özdeşleşen yönlerinin gözünde kendinden utanır. İşte, "içselleşmiş homofobi" derken kastedilen durum kısmen bu içselleşmiş kendinden utanç yaşantısıdır.

Utanca karşı bireyler bir çok savunma stratejileri kullanırlar. Bunlar arasında öfke, suçluluk ve nefret gibi örtücü duygulanımların öne çıkarılışı, başkalarını horgörme tepkisi, başkasını utandırma, güç elde etmeye yönelme, mükemmeliyetçilik, kabahati (eksikliği) dışarı gönderme ve içe kapanma sayılabilir.

İçselleşmiş utanç yeterince bağlanıp idare edilemezse kendilik bütünlüğü bozulur ve birey kendiliğinin utandığı ve reddettiği kısmıyla ondan utanan kısmı arasında bir yarılma hali yaşar. Bu utanılan ve reddedilen kısma yönelik kendiliğin geri kalanı horgörme ve yargılama, korkutma, daha öte utandırma, acı çektirme ve hatta linç etmeye kalkışma ve kovuşturma gibi muameleler uygulayarak onu sıkıştırmaya, küçültmeye, ezmeye ve denetlemeye çalışır. İçselleşmiş homofobisiyle başa çıkmayı henüz becerememiş eşcinsel ergen ve genç erişkinlerde bildirilen artmış intihar girişimleri fenomenolojik olarak bu reddedilen kısmın linç edilmesi girişimidir. Öte yandan kendiliğin diğer bölümü ise savunucu bir şekilde şişirilmiş olabilir. Burada söz konusu olan Kernbergian anlamda bir birincil narsizm değil, ikincil (tepkisel) bir narsistik görünümdür. Bu durum her bireyde aynı şiddetle görülmez; çocukluğunda temel kendilik-nesnesi besinlerini yeterince almış olanlar, bu besin çoğunlukla utanılan özelliğin saklı kalması koşuluna bağlı bile olsa kendini besleme ve olumlama kapasitesinin gelişmesi sayesinde ağır ve keskin bir kendilik bölünmüşlüğü yaşamazlar.
Terapist, gey alt kültürü hakkında iyi ve ayrıntılı bir bilgi dağarına sahip olmalıdır. Özel yaşamında yüzyüze ilişki kurduğu, hastası olmayan ve eşcinselliğini dolapta tutmayan sağlıklı eşcinsel bireyler (dostlar, meslektaşlar, hocalar, öğrenciler, komşular, vb.) olmalıdır.
Kendiliğinde içselleşmiş utanca bağlı bölünmüşlük yaşayanlarla terapide terapistin hastayla gerçek, dürüst ve empatik bir ilişki kurması şarttır. Bunun sağladığı destek ve güven ortamı bireyin terapide temel ödev olan kendini araştırma, yani içsel çatışmalarıyla yüzleşme, bunları iyice tanıma ve giderek bunlar üzerindeki seçim ve eylem gücünü artırma işini buna eşlik eden anksiyete ve acıya rağmen başarmasına yardımcı olur. Terapist, bireyin farklılaşması, bağımsızlaşması ve büyümesini yüreklendirirken bağımlılaşma, özdeşim ve regresyona denetimli bir şekilde izin verebilecek güveni ve serinkanlılığı kendinden geliştirebilmelidir. Utanç yaşantılarına ve içselleşen utanca ve bunların özyıkıcılığına ilişkin olarak terapistin etkin bir tavır alması gereklidir. Utanç dinamiklerinin gözardı edilmesi veya önemsenmeyişi temel empatik ilişkiyi bozar ve utanç-pekiştirici etkiler yapar. Terapinin başlarında içselleşmiş utanç bilinç düzeyinde kolayca görülmeyecek bir şekilde diğer manifestasyonların altında kalmış olabilir; bunlar arasında kendini yetersiz, eksik, bozuk veya sapkın olarak görme ve herkesten dışlanma ve reddediliş bekleme hali ve bunlarla ilgili bunaltı ve öfke sayılabilir. Ayrıca tepkisel (yüzeysel) narsistik savunmalar da oldukça etkili bir perdeleme yapabilir. Terapistle yaşadığı onarıcı ilişkide bireyin önce utanç yaşantılarını gösterdiği zaman (bu gösterme ve görülme yüzünden) tekrar utandırılmayacağını anlaması önemlidir. Tersine terapist bu yaşantılara yönelik etkin ve ilgili bir dinleyicidir ve bu duyguları geçerlemektedir. Terapistin bu tutumunun sürekli ve tutarlı olması gerekir; aksi halde (bir çok empatik kopuşla karşılaşırsa) birey terkedilme ve yeniden utandırılma yaşar veya utanç yaşantılarını ifade edişini terapistin katlanamayacağı ölçüde tehdit edici bulduğu yargısına varır. Terapi sürecinde empatik hatalar ve kopuşlar bir ölçüde kaçınılmaz olduğundan böyle bir durum olduğunda terapistin bunu duyarlılıkla farkedebilmesi ve dürüst bir şekilde bundaki rolünü itiraf edebilmesi önemlidir. Bozulmuş olan kişiler arası (empatik) köprü bu şekilde onarılırsa eşlik eden utanç içselleşmez ve konuşulması daha kolay ve yararlı bir yaşantıya dönüşmüş olur. Temel olarak duyarlı ve empatik bir terapistin arada bir yaptığı empatik lapsuslar hastanın terapistin daha önceki empatik yakınlığına ilişkin imgelerinden yararlanarak kendini rahatlatma yetisinin, yani kendilik-değerinin ayarlayıcı içsel kapasitesinin gelişmesine katkıda bulunur. Terapi sürecinde bireyin özgeçmişinin, erken çocukluktan başlayarak, içselleşmiş utancın kökenleri açısından araştırılması bir çok bakımdan yararlıdır. Bu çaba kişinin bugünkü çatışma ve savunmalarını daha net bir şekilde tanımlama ve anlamlandırmasına katkıda bulunur. Kişinin geçmişini incelemesi bugününü kavraması ve geleceğe yönelik olanaklarını daha iyi belirlemesi için önemlidir. Ayrıca, geçmişin tekrar yaşanamayacağını ve geçmişten gelen bazı temel çatışma ve yoksunlukların varoluşunun kabullenmesi gereken yönlerini oluşunu görmesi ve geçmişteki kendilik-nesneleriyle (ana-baba figürleriyle) onların şimdiki reprezantasyonlarını yeniden şekillendirerek barışması, bugünkü ana-babasıyla eşit ve yetişkinler-arası yeni bir ilişki başlatma yürekliliğini veya bu mümkün değilse bu durumu iç huzuruyla kabul etme başarısını sağlayabilir. Bunların başarılması bireyin terapistle ilişkide kendini-besleme ve olumlama kapasitesinin genişlemesi ve dışarıdan gelen utandırıcı etkilerle bunları içselleştirmeden ve kendilik bölünmüşlüğüne uğramadan başedebilme gücünü ilerletmesiyle koşut gider. Birey giderek daha önce reddettiği ve kendiliğinin geri kalanından koparak kuşku ve korkuyla yaklaştığı ya da küçük gördüğü, hatta kovuşturduğu yönüne daha ayrıntılı ve sağlam bir tanımlamasını yaparak sahip çıkar. Bu noktada birey dışarıdan gelen yaftalayıcı ve utanç-uyandırmayı hedefleyen etkilerle başa çıkmada hangi stratejiyi ne zaman, ne ölçüde kullanacağı ya da kullanmayacağına ilişkin artmış bir seçim özgürlüğü yaşar.

Bazı Temel İlkeler

Yöntemsel olarak etkili ve etik olarak doğru bir psikoterapinin genel ilkeleri, teknikleri ve bunların kuramsal tartışması bu yazının kapsamı dışındadır. Burada amaçlanan, sadece, eşcinsel bireylerle psikoterapötik ilişki ve çalışmaya özgül olarak bilinmesi ve dikkate alınması gereken bazı hususlara değinerek terapistlere ve terapi öğrencilerine yol gösterici ve anımsatıcı bazı önerilerde bulunmaktadır. Bu öneriler genel anlamda psikanalitik temelli ve hem destekleyici hem de açımlayıcı (içgörü artırıcı) öğeler içeren, ego psikolojisi, kişiler-arası psikoloji, nesne-ilişkileri kuramları, kendilik psikolojisi, insancı ve varoluşçu psikoloji gibi yaklaşımlardan yararlanabilen eklektik bir terapi uygulaması akılda bulundurularak derlenmişse de bunlar hemen her tür terapide yeri olan temel hususlardır.

1. Bu özel popülasyon ve ona ilişkin biyolojik, gelişimsel, sosyokültürel özellikleri bütün çeşitliliği ve boyutlarıyla öğrenmiş olmak terapide işe yarar bir dinleyiş ve empatik bir ilişkinin kurulabilmesi için gerekli bir koşuldur. Aksi halde terapist o zamana kadar sosyal bir ozmozla kendisine ulaşmış olan aşırı şematize ve kategorize edilmiş, stereotipik, büyük eksiklikler ve çarpıtmalar içeren bilişlerle işlem görmekten ve kendi öbürcinselci norm ve beklentilerini eşcinsel hastalarına uygulamaktan kurtulamaz. Bu bağlamda, özel hayatında eşit terimlerle yüzyüze kurduğu ve hastası olmayan (ve sıkı sıkı saklanma gereği duymayacak gelişimsel olgunluğa ulaşmış) en az birkaç eşcinsel birey yoksa veya olmamışsa terapist sağlıklı öbürcinsel bireylere ilişkin geliştirmiş olduğu kişisel imgenin bir benzerine eşcinsel bireyler söz konusu olduğunda sahip olamaz. Eşcinsel birey imgesi sadece klinik betimlemelerin yapıldığı kitap sayfalarından, ağır krizlere bağlı olarak kendine gelmiş bazı hastalardan ya da medyada karikatürize edilenlerden kaynaklanan bir öbürcinsel terapist için bu durum ağır bir yaşantısal dezavantaj olacaktır.

2. Terapist, aynıcinsel yönelim ve eşcinsel bireylere ilişkin olarak o zamana kadar geliştirmiş olduğu değer-yargıları ve tutumlar ve bunların kökenleri, anlamları ve etkileriyle açıkça ve dürüstçe yüzleşmek durumundadır. Bu ödevin üstesinden gelmede önyargılara karşı kararlı bir duyarlılık geliştirmek, kendini-eğitim, içebakış, süpervizyon ve konsültasyon ve belki de bunların en değerlisi olarak konuyla ilgili kişisel dinamiklerine ilişkin içgörüsünü artıran bir bireysel psikoterapi deneyiminden yararlanılabilir. Eşcinsel bireylerle çalışacak her terapistin veya terapist adayının yanıtını kendisine dürüst ve net bir şekilde vermesi gereken bir çok soru vardır. Bunların başlıcaları şunlardır:

(i) Eşcinsel bireylerle yüz yüze çalışırken ne tür duygusal tepkiler gösteriyorum? Geriliyor, kızıyor, gülmemek için kendimi zorluyor, içten içe tiksinti duyuyor, öfkeleniyor, bir an önce bundan kurtulmalarına yönelik bir telaş yaşıyor, acıma tepkileri geliştiriyor, vb. olabilir miyim? Bu konuya ilişkin soruları sorar ve görüşmeler yürütürken öbürcinsellik söz konusu olduğu durumlar kadar doğal, rahat, yansız ve inhibisyonsuz olabiliyor muyum? Aynıcinsel yönelim ve ilişkilere ilişkin algı, duygu ve davranışlarımı etkileyen değer-yargıları nelerdir? Aynıcinsellik bence bir ruhsal bozukluk mudur? Bunun profesyonel kurumlar ve alandaki önde gelen uzmanlarca bir ruhsal bozukluk kabul edilmeyişi talihsiz bir hata mıdır, yoksa kavramsal bir gelişme ve aydınlanmayı mı temsil eder? Eşcinsellik bir ruhsal bozukluk değilse bile yine de en önemli bir eksikliği temsil eden sub-normal veya sadece bazı özel kişiler için, özel koşullara bağlı (marjinal) olarak normal sayılabilecek bir durum mudur? Yoksa öbürcinsellikle aynı düzeyde, onunla paralel bir şekilde kavradığım bir farklılık mıdır? Bazı eşcinsellerin yaşadığı ruhsal güçlükler ne kadar kişinin ailesi ve sosyal çevresinden gelmiş ve gelen örseleyici, değersizleştirici, utandırıcı ve baskılayıcı tutumlarla ilgilidir? Bunların bir rolü varsa, özel yaşamında ve profesyonel yaşamında benim bunda herhangi bir katkım ya da sorumluluğum var mıdır? Varsa, buna ilişkin kendimde herhangi bir değişim yapmaya çabalamamın benim için bir önemi var mıdır? Eşcinselliğin (ve bu arada öbürcinselliğin) kökenine (veya etiyolojisine) ilişkin inanış ve kanılarım nelerdir? Bu inanışımı destekleyen (ve desteklemeyen) gözlem ve veriler nelerdir? Kökene ilişkin bu inanış eşcinsel hastalarıma yaklaşımımı etkiliyor mu? Etkiliyorsa, nasıl?

(ii) Eşcinsel bireylerin kendi aralarında yaptığı şeylere ilişkin bilişsel ve duygusal tutumlarım nelerdir? Sevgilisinin kamışını ağzına alan bir erkek, sevgilisinin vulva ve klitorisini yalayan bir kadın veya tutkulu bir şekilde anal ilişkide bulunan iki erkek imgesi bende nasıl tepkiler uyandırıyor? Bu tepkiler öbürcinsel sevgilisinin memesini emen bir erkek, peno-vajinal seks ya da öbürcinsel felasyonun uyandırdığından farklı mıdır? Nasıl? Neden? Bireyler-arası cinsel davranışlar ve bu arada penetratif ilişkilerin amacı, anlamı ve işlevine ilişkin görüşlerim nedir? Sadece öbürcinsel seks mi haklı çıkarılabilir teleolojik veya teleonomik (veya başka türden) bir amaca veya işleve sahiptir? Anal seks iğrenç midir? Pis midir? Doğal olmayan bir durum mudur? Bir sapkınlık mıdır? Erkek-erkeğe seksin bir ölçüde kabul edilebilir olması için anal penetrasyonun olmaması mı gerekir? Anal sekste alttaki üsttekinden daha mı kötüdür? "Eşcinsel eğilimleri olan, ama henüz bir aktı olmayan" (kendini düzdürmemiş) bir erkek ("anüsüne çoktan iki parmak duhul etmekte olanlar"a göre) psikiyatrik yardım bakımından daha mı umut vericidir? Eşcinsel seks ilişkilerini grafik olarak anlatan bir hasta bende nasıl duygular uyandırır? Yoğun bir tiksinme, kızma, onun adına utanma, korkma, acıma, anksiyete, koruma ve düzeltme hevesi, olağanın dışında bir merak ya da kıskanma?
Ne yazık ki homofobinin ağır olduğu toplumlar ve toplum kesimlerindeki pek çok birey için porno film oynatan sinemalar, bazı parklar, hamamlar, vb. bu süreçte gereken deneyim, ilişki ve sosyalleşmelerin mümkün olduğu biricik mekanlardır ve bunlar, ironik olarak (özellikle saklı kalma gereğini duyan bir çok eşcinsel birey için) okul kafeteryasından, bir kafe, çay bahçesi, hatta bar veya diskodan daha güvenlidir. Dolayısıyla çok sayıda partnerle kısa süreli, rekreasyonel veya anonim ilişkiler hususunda bu tür etmenleri dikkate almadan bireyde varsayılan bir karakter patolojisine odaklaşmak terapinin yararlılığını inciten bir yanlılık olacaktır.

(iii) Benim için tek-eşlilik ve çok-eşlilik ne anlam taşır? Tek kabul edilebilir ve adaptif sevisel ilişki tarzı tek-eşlilik midir? Tek-eşlilik olmadıkça kişi derin çatışmalar, bozuk karakter yapısı ve sorumsuzluk mu sergiliyor demektir? Tek-eşli olmamak, bir çok kısa süreli ilişki yaşamak veya ana partnerin yanı sıra başka kısa süreli ilişkilere de izin veren bir ilişki tarzıyla "promisközite" arasında bir fark var mıdır? Çapkın bir bekar öbürcinsel erkekle (veya genelev müdavimi evli veya bekar bir öbürcinsel erkekle) çok sayıda partnerle ilişki kuran bir eşcinsel erkek arasında temel bağlanma kapasitesi veya içkin bir nesne ilişkileri bozukluğu açısından bir fark var mıdır? Yoksa her ikisi de kötü müdür? Ya da hiç biri otomatik olan karakter bozukluğuna işaret etmeyen çok etmenli insan davranışları mıdır? Eşcinsel erkeklerin hem öbürcinsel kadın ve erkeklerden hem de aynıcinsel kadınlardan daha çok-partnerli, rekreasyonel sekse yönelik ve hatta bazen de açıkça "promisköz" oluşunu nasıl değerlendiriyorum? Bunda ne gibi homofobiyle ilgili maladaptif tepkiler ve/veya erkek (eş)cinselliğine özgü (kadın cinsel davranış örüntülerinden ayrılan) biyolojik ve sosyal etmenlerden kaynaklanan ve bireysel patolojiyle karelasyon göstermeyen etkiler görüyorum? Buna ve böyle özellikler gösteren bir hastaya ilişkin tutumlarım ve yaşadığım duygular nelerdir? Bu hususun tartışması eşcinsel bireylerle terapi açısından çok önemli, fakat bu yazıya sığmayacak kadar da geniş ve çok boyutludur. Özetle belirtmek gerekirse Isay'in de vurguladığı gibi çok sayıda partnerle kısa süreli veya anonim hatta gelişigüzel cinsel temaslar eşcinsel erkeklerde süreklilik gösteren intim bağlanmalar yapma kapasitesinin yokluğunu göstermez. Öyle ki uzun süreli çift ilişkisi kuran eşcinsel erkeklerin önemli bir bölümü partneriyle anonim bir şekilde başlayan veya doğrudan sekse odaklanmış bir ilişki sonucu tanışmıştır. Bu davranış özelliğinde erkek cinsel psikobiyolojisinden ve eşcinsel erkeklerin alt-kültürel örüntülerinden kaynaklanan etmenlerin yanı sıra eşcinseller arasında kur yapma ve çift oluşturmaya ilişkin gelenek, model ve kurumların ağır toplumsal baskılar nedeniyle gelişmemiş oluşu da yer alır. Ayrıca, sadece cinsel davranışla tanımlanmış ve yaftalanan bir esas statü olarak eşcinsel kimliğin oluşması ve sahiplenilmesi bir çok bireyin uzun bir süre (ve oldukça "kontr-fobik" olarak) bir çok cinsel yaşantıyla kendini "süreçlemesini" gerektirir. Bu süreç, bireyin sonuçta kendi cinsel yönelimine ilişkin olgunlaşmış bir anlayışa erişmesine ve bu arada bir çok diğer eşcinsel bireyle sosyalleşerek kimliğinin kültürel ve sosyal boyutunu geliştirmesine yarar. Ne yazık ki homofobinin ağır olduğu toplumlar ve toplum kesimlerindeki pek çok birey için porno film oynatan sinemalar, bazı parklar, hamamlar, vb. bu süreçte gereken deneyim, ilişki ve sosyalleşmelerin mümkün olduğu biricik mekanlardır ve bunlar, ironik olarak (özellikle saklı kalma gereğini duyan bir çok eşcinsel birey için) okul kafeteryasından, bir kafe, çay bahçesi, hatta bar veya diskodan daha güvenlidir. Dolayısıyla çok sayıda partnerle kısa süreli, rekreasyonel veya anonim ilişkiler hususunda bu tür etmenleri dikkate almadan bireyde varsayılan bir karakter patolojisine odaklaşmak terapinin yararlılığını inciten bir yanlılık olacaktır. Öte yandan, doğal olarak, bazı bireylerde kimlik gelişimi ve yaftayla başa çıkma sürecinde uzun süreli bir takılmışlıkla giden, ağır duygusal distrese yolaçan ve açıkça özyıkıcı (mazokistik) ya da genel bir kararlı nesne ilişkileri kuramayışla karakterize bir örüntü söz konusuysa bunun altında yatan ağır örselenmişliği, kendinden utanışı ve nefret edişi araştırmak ve onarmak gerekecektir. Ancak, yine vurgulamak gerekir ki yüzeysel bazı görünümlerden kalkarak homodistonik bir aileden gelip böyle bir toplumsal çevrede yaşayan bir eşcinsel bireyin açılma sürecinde sergilediği güçlük veya bocalamaları "sınırda" veya narsisistik gibi karakterolojik tanılarla açıklamakta aceleci davranmak ciddi bir hata olacaktır. Nitekim, yakın zamanda yapılan bir araştırmada yüksek HIV kapma riski gösteren HIV (-) ve halen HIV (+) olan eşcinsel erkeklerden oluşan bir örneklem seçilmiş olmasına rağmen bu popülasyonda herhangi bir kişilik bozukluğu görülme oranı sadece %20 olarak bulunmuştur. (Diğer HIV (+) veya yüksek HIV riski taşıyan popülasyonlarda aynı oran %15-36 olarak bildirilmiştir). Bu araştırmada hiçbir sınırda kişilik bozukluğu olgusuna rastlanmamış ve narsisistik kişilik bozukluğu oranı da sadece %1,8 olarak bulunmuştur.

(iv) HIV enfeksiyonu ve AIDS ile eşcinsel oluş arasındaki ilinti ve korelasyona ilişkin biliş ve duygularım nedir? Eşcinsel bir erkek AIDS'e mahkum mudur? HIV kapmaktan kaçınmanın (tek) yolu monogami midir? Risk faktörleri ve korunma yolları konusunu tartışmak bende anksiyete ve güvensizlik yarattığından çoğu kez kaçındığım bir şey midir? AIDS, kişinin bile bile "başına getirttiği" ve bu sorumluluk nedeniyle bir bakıma hakkettiği bir durum mudur? İtiraf etmek kolay olmasa da bazen böyle mi hissediyorum? AIDS'li bir hasta bende kızgınlık, suçlama, korku ve kaçınma ve hatta incitme tepkileri mi uyandırıyor?

3. Aynıcinsel yönelime ilişkin güçlükler yaşayan bireylere yardım tek yaklaşım geleneksel bir bireysel terapi olduğunda sınırlı kalacaktır. Eşcinsel yönelim kimliği gelişimi ve yaftayla başa çıkma süreçlerinde farklı aşamalarda bulunan diğer eşcinsel bireylerle etkileşimde bulunması bireyin kendini anlaması ve araştırmasını kolaylaştıracaktır. Bu nedenle terapiye bir grup terapi deneyimi eklemek ya da en azından bireyin diğer eşcinsel bireylerle etkileşimini kişilerarası psikoterapi yöntemleriyle irdelemek ve uygun kitap ve diğer yayınlar ve sosyal grup veya örgütlenmeler aracılığıyla yalıtılmışlığından çıkarak eşcinsel yönelimine ilişkin varolan bilgiler ve kaynaklarla tanışmasını önermek yararlı olacaktır. Grup terapi söz konusu olduğunda kimlik oluşumu sürecinin başlarındaki bireyler için homojen gruplar daha etkili olurken, açılma sürecinde ilerlemiş olanlar öbürcinsel üyeleri de içeren karma gruplardan daha çok yararlanırlar (ayrıca, öbürcinsel bireylerin kendi aynıcinsel yanlarını anlama ve kabullenmelerine ve homofobilerine bağlı olarak yaşadıkları nörotik manifestasyonları aşmalarına da yardımcı olabilirler). Ayrıca, mümkünse ve varsa kişinin şimdiki eşcinsel partnerini ya da eşcinsel bir arkadaşını bazı terapi oturumlarına dahil etmek de yararlı olabilir.

Homofob bir toplumda kime, ne zaman, ne kadar, ne şekilde, ne kadar risk göze alarak açılacağı eşcinsel bir birey için yaşamı boyunca yapmak zorunda olduğu varoluşsal seçimlerdir. İçsel homofobiyi ve kendinden utandırılmışlığı aşmak bireyi bu seçimleri yaparken zorunlu olarak belli bir yönde kısıtlanmış olmaktan kurtarır.

4. Hastanın içselleşmiş homofobi ve utanca bağlı olarak yaşadığı kendilik yarılmışlığın tuzaklarına karşı uyanık olmak önemlidir. Bu duruma bağlı olarak (özellikle erken yaşam kendilik-nesnesi ilişkileri fazlasıyla yoksunlayıcı veya örseleyici olmuş) bazı bireylerin terapiyi sadece sabote edici bir şekilde transferans kürleri sergilemek, terapisti değersizleştirmek, terapistte kendisine karşı reddedici, utanç uyandırıcı ya da acıtıcı tepkiler doğurmak gibi bazı bilinçdışı manevralar yapabileceği akılda bulundurulmalıdır. Bu gibi şiddetli aktarım, karşı-aktarım ve "olumsuz terapötik tepki" manifestasyonlarının doğru idaresi iyi bir süpervizyonlu psikoterapi eğitimi almış olmanın yanı sıra gereğinde bir başka terapiste gönderilmesini gerektirebilir. Öte yandan hastaların çoğuyla bu tür yoğun güçlükler yaşanmaz. Hastanın güçlüklerini ve duygusal sıkıntılarını azımsamayan ve dalıcı olmayan içten bir kabul edici ve empatik tutum bir çok bireyin terapi sürecinde kazanımlar elde ederek ilerlemesini sağlayan ortamı yaratacaktır. Bazı terapistlerin karşı-aktarımsal (kendilerini rahatlatıcı) bir şekilde hastaya eşcinselliğin bir sorun olmadığına dair verdiği aceleci, olgunlaşmamış ve yapay güvenlendirici mesajlar ise yararlı değildir ve kişinin içselleşmiş utanç yaşantılarını, kendinden kuşkularını ve güvensizliklerini açıklıkla dile getirmesi ödevini budayarak kendini-reddedici ve değersizleştirici bir çıkmazda sıkışıp kalmışlığını pekiştirir. Terapistin belli bir andaki ödevi hastayı herhangi bir ideal veya kuramsal gelişim çizgisinde ilerlemeye itmek değil kendisi ve başkalarıyla ilişkide varolduğu noktayı ve o noktaya nasıl geldiğini, bunu davranışlarına olan etkilerini ve tutabileceği alternatif stratejileri hastayla beraber yargılayıcı olmayan bir tutum, olgun bir sabır ve empatik bir ilgiyle araştırmaktır. Böylelikle terapist, bireyin açılma ve kendiliğini bütünleştirme sürecini kişisel özellikleri ve koşullarına bağlı olarak kendi tarzı ve hızıyla yürütmesi için gereksindiği desteği ve kendilik-nesnesi ilişkisini sağlamış olur. Terapistin ödevi bireyin bu gelişimsel süreci (varsa, içerdiği komplikasyonların üstesinden gelerek) olgunlaştırabilmesi için gereken içsel araştırmayı ve hazırlığı, ayrıca gerekiyorsa sosyal ve mali olarak bağımsızlaşma gibi hazırlıkları yürütmesine destek olmaktır. Ayrıca, kişinin hazırlıksız, aceleci ve hatta kışkırtıcı ve özyıkıcı bir tarzda kalkışabileceği açılmaların (en azından çevresindeki bazı kişiler söz konusu olduğunda) yol açabileceği intrapsişik ya da gerçek sosyal yıkım ve riskleri anlamasına da yardımcı olmalıdır. Öte yandan, kişi buna hazır olduğunda çeşitli sosyal açılmalar (örneğin ana babasına açılması) için gereksindiği desteği de verebilmelidir. Aynı zamanda, bu açılmaların ardından bazı (örneğin, ana-babanın çoğu kez sonradan değişen ya da yumuşayan olumsuz ilk tepkileri gibi) güçlük ve gerilemeler yaşandığında da empatik bir araştırıcı ve destek rolünü oynayabilmelidir. Homofob bir toplumda kime, ne zaman, ne kadar, ne şekilde, ne kadar risk göze alarak açılacağı eşcinsel bir birey için yaşamı boyunca yapmak zorunda olduğu varoluşsal seçimlerdir. İçsel homofobiyi ve kendinden utandırılmışlığı aşmak bireyi bu seçimleri yaparken zorunlu olarak belli bir yönde kısıtlanmış olmaktan kurtarır. Eşcinsel birey için yaşamındaki önemli kişilere açılmaya başladığı dönem azımsanmaması gereken gerçek tehlikeler içeren ama aynı zamanda da eşsiz bir büyüme fırsatı sağlayan varoluşsal bir kriz dönemidir. Öyle ki bunun psikososyal manifestasyonlarının yangılı bir hal alabildiği bazı olgularda yapılması gerekli öncelikli yaklaşım esas itibariyle bir "krize müdahale" olacaktır.

5. Hastaya empatik ve kabullenici yaklaşım sadece cinselliğine ilişkin herhangi bir tanımı kabul etmeyi değil kişinin bireysel biricikliğine yönelik bir ilgi göstermeyi ve basmakalıp varsayımlar yapmadan kişinin kendine özgü öyküsünü, koşullarını, yaşam tarzını ve cinsel davranışlarını dinlemeyi, konuşmayı, anlamayı ve irdelemeyi de gerektirir. Dolayısıyla, cinsel yönelimin stereotipik bir odak olmaması ve bireyin daha geniş çerçeveli psikososyal bağlamının gözden kaçmaması önemlidir. Yani, kişiyi terapiye cinsel yönelimle ilgili güçlüklerin getirmiş olması bu güçlüklere doğrudan katkı yapabilecek diğer psikososyal özelliklerin ihmal edilmesine yol açmamalıdır.

6. Ana-babaya (ve kardeşlere) açılma bir çok birey için kendilik bütünlüğünü ve bireyselleşmesini tamamlayan ve yerine getirmeyi düşlediği zor bir kişisel ödevdir. Burada çok özetle belirtmek gerekirse, bazı bireyler bunu yapabilir, bazıları yapamaz; bazıları için önemli bir gereklilik iken diğerlerinin buna kalkışmaması daha akıllıcadır. Bazılarının bunu yap(a)mayışı önemli bir psikososyal boşluk oluştururken; diğerleri için fazla bir önem taşımayabilir. Başka bir deyişle bu açılmanın gerekliliği, uygunluğu, şekli, derecesi ve zamanlaması bireyin özel koşulları ve gereksinimleri dikkate alınarak değerlendirilmeli; hasta asla belli bir yönde zorlanmamalı veya bu açılma onun adına veya yerine yapılmaya kalkışılmamalıdır. Bir çok zaman böyle bir açılmadan önce belli bir "subliminal farkındalık" yaşayan ana-babalar bu haberi ağır bir kayıp ya da kayıp tehdidi gibi algılayarak yazarın deneyimlerine göre genellikle (diğer bir çok kriz hallerinde olduğu gibi Kübler-Ross'un evrelerini andırır bir şekilde) önce çocuğun tedaviyle dönüşmesi gerektiğine ve dönüşeceğine inanışı da içeren yadsıma ve yalıtım, ardından öfke, sonra bir tür pazarlık, daha sonra kendini suçlamayla karakterize bir depresyon evresinden geçerek (ve bu evrelerde ileri-geri gidişler yaparak) sonuçta belli bir kabullenme ve barışmaya erişebilmektedir. Ancak görülebilen tepkiler herhangi bir modele sığdırılamayacak kadar çeşitlilik gösterdiğinden her olgunun kendi özelliklerine göre değerlendirilmesi ve planlanan ya da kendiliğinden (beklenmedik bir şekilde) olabilecek bir açılmanın gerektirdiği hazırlanışta bireye destek olunması önemlidir. Kişi bu açılmayı hiç bir şekilde planlamadığı ya da uygun bulmadığı zaman bile bunun terapide konuşulması değerlidir.

7. Hastayla dürüst olunmalıdır. Isay, Stein ve Cabaj'ın vurguladığı gibi eşcinsel (ya da ikilicinsel) bir terapistin, öbürcinsel olduğu izlenimi vermemesi ve hasta bunu zaten bilmiyorsa, zamanı ve yeri gelince (ama çok gecikmeden) eşcinselliğini hastaya olgusal olarak (karşı-aktarımsal gereksinimlere bağlı olmadan) bildirmesi önemlidir. Kendi açılması içselleşmiş homofobisini aşarak tamamlayamamış ya da cinsel yönelimine ilişkin bocalama yaşayan bir terapist bu ödevi tamamlayıncaya kadar eşcinsel hastalarla çalışmaktan kaçınmalıdır. (Homofob terapistler de eşcinsel hastalarla çalışacaklarsa dürüst olarak en azından (1) eşcinselliğin çağdaş psikiyatride tedavi gerektiren bir bozukluk olarak kabul edilmediğini ve ayrıca herhangi bir terapiyle cinsel yönelimde kalıcı ve önemli bir değişiklik oluşturmanın gerçekçi bir beklenti olmadığını; (2) eşcinselliğe ilişkin kendi kanı ve duygularını ve kendisinden farklı düşünen bir çok başka terapistin varolduğunu; ve (3) öbürcinsele dönüştürme girişimlerinin eşcinsel bireylere zarar verebileceğini bu girişimlere kalkışmadan önce tüm hastalarına açıkça bildirmelidir. Nitekim, sonuç verdiğini gösteren hiçbir bilimsel kanıt olmayan fakat zararlı olma potansiyeli taşıdığı bilinen bu tür dönüştürme girişimlerini onaylamayan Amerikan Psikoloji Birliği Ağustos 1997'de, son zamanlarda aşırı-sağ bazı hristiyan örgütlerle bağlantılı olarak bu girişimleri reklam eden kimi terapistlere ilişkin uyarıda bulunmuş ve böyle bir ayrıntılı "bilgilendirilmiş onam" olmadan uygulanacak dönüştürme terapilerinin tümüyle gayri-etik olduğuna ilişkin bir bildirge yayınlanmıştır. Belirgin bir şekilde homofob olmayan öbürcinsel terapistler de eşcinsel hastaların yaşantılarına ilişkin, varsa, empati güçlüklerini ve bilgi yetersizliklerini azımsamaya veya ört-bas etmeye çalışmadan bunun gerektirdiği fazladan çabayı göstermelidirler.

Yaşamı boyunca eşcinselliğini dolapta tutmak zorunda kalmış Hans Christian Andersen Çirkin Ördek Yavrusu'nda günün birinde karşılaştığı diğer kuğuların ve bazı çocukların kendisine "sen bir kuğusun" deyişine kadar ördekler arasında yaşadığı duygusal baskıyı, kendinden utandırılmayı ve horgörülmeyi ve bunu kendi doğasını tanıyabilenlerle etkileşimi sonucu aşmasıyla yaşadığı yaslı sevinci genç kuğuya şöyle söyletir: En sonunda tüylerini hışırdattı, ince boynunu büktü ve yüreğinin en derinlerinden gelen bir sevinçle ağladı, "çirkin bir ördek yavrusuyken böyle bir mutluluğu asla düşünemezdim bile". Bir çok "çirkin ördek yavrusu" yanlış bir ördek oluştan çıkıp kuğuluğunu benimseyebilmek ve yaşayabilmek için bunun kendisine başkalarınca (kendisi için önemli olan bazı kendilik-nesnelerince) olumlanarak geri-bildirilmesine gereksinme duyar. Eğer içinde yaşadıkları gölde bir ördek çoğunluğu kuğuları ve "tuhaf ördek yavrularını" reddediyor ve aşağılıyorsa genç kuğuların fenomenolojik olarak bu çirkin ördeklikten güzel kuğuluğa geçişleri terapötik yardım da gerektirebilir.


*Sinan Düzyürek: George Washington Üniversitesi, ABD




Kaynak: Kaos GL, Ağustos Eylül 2000, Sayı 5



Etiketler: insan hakları, sağlık
Dijital