11/10/2006 | Yazar: Kaos GL

"Ben sadece kendine gey veya lezbiyen diyen insanların değil, bu kimlikleri öne çıkararak yaşam mücadelesi vermek zorunda kalan insanların değil, kendine kadın veya erkek diyenlerin de, yani bu kimliklerini öne çıkararak yaşayanların da sayısının azaldığını görmek isterim doğrusu. Daha doğrusu, cinsiyete bağlı olarak toplumsal hayatımızda bizlere biçilmiş rollerin ve bu rollerin taşındığı kimliklerin tamamen ya da hiç değilse kısmen ortadan kalktığını görmeyi çok arzularım."

"Ben sadece kendine gey veya lezbiyen diyen insanların değil, bu kimlikleri öne çıkararak yaşam mücadelesi vermek zorunda kalan insanların değil, kendine kadın veya erkek diyenlerin de, yani bu kimliklerini öne çıkararak yaşayanların da sayısının azaldığını görmek isterim doğrusu. Daha doğrusu, cinsiyete bağlı olarak toplumsal hayatımızda bizlere biçilmiş rollerin ve bu rollerin taşındığı kimliklerin tamamen ya da hiç değilse kısmen ortadan kalktığını görmeyi çok arzularım."

KAOS GL

Üstün Öngel

‘Kötü babalar, oğullarının eşcinsel olmasına neden olmazlar; babalar, oğulları ‘hanım evladı’ olarak doğduğu için kötüleşmektedirler.’ ("Eşcinselik: Doğuştan mı, Sonradan mı?" KAOS GL, Eylül-Ekim 2002, sayfa, 24)

Bu "kötü babalar" sadece bu "hanım evladı" oğullarına karşı mı "kötü babalık" yapıyorlar acaba? Ayrıca "hanım evladı" nasıl bir tanımlama?

Daha da önemlisi, oğullar "hanım evladı" olarak doğduğu için babalar neden kötü baba oluveriyorlar? Burada "kötülük’, böyle bakıldığında, "meşrulaştırılmış" olmuyor mu?
Çok daha önemlisi, bir baba oğlunun "hanım evladı" olduğunu ne zaman anlıyor? Bir bebeğin en başta fizyolojik olarak ayırt edilebilmesi için en az bir yaşını devirmesi lâzım. Hele ki kişilik özellikleri açısından, hal ve hareketleri açısından bakıldığında, daha da büyümüş olması lâzım. Burada şu sorulara yanıt verilmeli: 1) Baba, bebeğin hangi özelliklerine bakarak "hanım evladı" olduğunu düşünüyor ve tepki veriyor? Hangi fizyolojik belirtilere bakıyor, hangi kişilik özelliklerine bakıyor? 2) Babayı bırakın, herhangi bir kişi, uzman bile olsa, bir çocuğun "hanım evladı" özelliklerini doğuştan itibaren tespit edebilir mi, böyle bir şey mümkün mü? Mümkünse nasıl? Mümkün değilse, nasıl oluyor da, bir oğlan çocuğunun "hanım evladı" olarak doğduğu iddia edilebilir? Bu iddia neye dayandırılabilir? 3) Bu özellikler açığa çıkana kadar geçen birkaç yıllık sürede, bebeğin, çoğu zaman birincil bakıcının anne olması nedeniyle anneyle ilişkisi hangi düzlemde sürüyor?

‘Çift yumurta ikizlerindeki %22’lik ve evlat edinilmiş kardeşlerdeki %11’lik oran ile karşılaştırıldığında, inceledikleri tek yumurta ikizlerinin her ikisinin de eşcinsel olma oranı % 56’ydı. Bu, aynı genetik kaderin paylaşıldığına dair güçlü bir kanıttır.’ (aynı yazı)
Bu bulgular tam tersini gösterir aslında. Şunu sormalıyız: Neden genetik yapıları tıpa tıp aynı olan tek yumurta ikizlerinde (özdeş ikizlerde), her ikisinin de eşcinsel olma oranı %100 değil de sadece %56? Madem eşcinsellik genetik olarak belirleniyor, aynı genetik yapıya sahip özdeş ikizlerin her durumda ikisinin de eşcinsel olması gerekmez mi?

Çoğunlukla sadece dakika farkıyla doğan özdeş ikizler, doğum öncesi de dahil olmak üzere neredeyse %100 aynı dış "etkilere" maruz kalıyorlar. Bu durumda aynı çevre etkisinin her iki kişide de aynı tepkileri doğurması gayet doğal. Ama hiçbir zaman çevre etkisi iki kişi için tıpa tıp aynı olamaz. O nedenle de zaten %100 çıkmıyor da %56 çıkıyor benzerlik.

Bu özdeş ikiz çalışmaları, yıllardır genetik iddialara dayanak olarak gösterilmekte. Bilhassa psikiyatrinin son yıllarda sıkça başvurduğu bir iddia bu. Örneğin başta şizofreni hep bu genetik iddialara konu ediliyor. Fakat yıllar geçtikçe, oranlar da düşüyor. 1930'larda şizofreniyle ilgili özdeş ikizlerle yapılmış çalışmalar %70'lere varan düzeyde benzerlik gösterirken, yakın zamanlarda yapılan çalışmalarda %30'lara kadar iniyor bu benzerlik. Artık daha ayrıntılı incelemeler, araştırmalar yapıldığı için, geçmişte elde edilen yüksek yüzdelere ulaşılamıyor. Ama yüzdeler hâlâ yüksek çıksaydı bile, neden bu aynı genetik yapının her iki kişide de %100 oranında aynı soruna yol açmadığı sorusunun cevabını verebilmek kolay değil. Genetik iddiaları öne süren kişiler bu soruyu es geçiyorlar zaten.

‘Şimdi 84 yaşında olan Hooker, ‘Buna neyin yol açtığını neden bilmek istiyoruz?’ diye sormaktadır. ‘Eşcinselliği azaltabileceğimizi ya da değiştirebileceğimizi düşünmek bir hatadır... Eğer bunun doğasını anlar ve doğuştan geldiğini kabul edersek, eşcinsellerin toplumda daha iyi bir yaşam sürmelerini olanaklı kılacak türde tutumlar edinmeye daha da yaklaşırız’ (sf.53). Başka bir deyişle, eşcinselliğin nedenlerini arayarak, dolaylı olarak, eşcinselliğin bir sapkınlık olduğunu onaylıyoruz’ (aynı yazı). Konunun düğümlendiği yer burası bence. Eşcinselliğin nedenlerini aramak, hele de bu nedenleri bireyin psikososyal gelişim süreçlerine odaklanarak aramak, neden dolaylı veya dolaysız olarak eşcinselliğin bir sapkınlık olduğunu onaylamaya götürsün bizi? Bunu anlamıyorum. Bunu kabul etmiyorum.
Konu, sadece eşcinsellikle ilgili, eşcinsellikle sınırlı değil ki. Üzerinde durmamız gereken, bireyin kimlik oluşumu, cinsel kimlik oluşumu, toplumsal/kültürel bağlamda cinsiyet rolleri, farklı cinsel kimlikleri algılayışımız, bu cinsel kimliklere karşı tutumlarımız olmalı.
Beni tek başına eşcinsellik ilgilendirmiyor. "Erkek" kimliği, "kadın" kimliği, "gey" kimliği, "lezbiyen" kimliği, bir arada ilgilendiriyor.

Kendimi öteden beri "erkek" kimliğiyle tanımlamaktan sıkıntı duymuşumdur. "Erkekliğe" atfedilen "değerlerin" hemen hiçbirini kendimde kabul eden biri değilim. Keza "babalık" kimliği de herhangi bir şekilde benimsediğim ve kullandığım bir kimlik değil (daha doğrusu, "insan" kimliğinden öte hiçbir "sabit" ve "üzerime yıkılan" kimliği kullanmayı istemeyen, kabul etmeyen bir yanım var). Altı buçuk yaşındaki kızım bana "baba" diye seslendiğinde irkiliyorum örneğin. Beni sadece ismimle çağırmasını her zaman tercih ediyorum.
Geçende kızımla birlikte dolaşıyoruz. Cumartesi günleri bir çocuk parkında sadece kadınların el ürünlerini satacağı bir "pazar" kuruluyor. Tezgahlarını açıyorlar ve çeşitli ürünü makul fiyatlarla satıyorlar. Birinin önünde durduk ve gözümüze çarpan bir yeleği kızımın üstünde denedik. Çok yakıştı. Almak istedim, ama sonra bir uyandım ki cüzdanımda sadece birkaç milyon var. Yelek de öyle pahalı değil, sadece beş milyon. Ama yok işte üzerimde beş milyon. Ben kızıma bunu anlatırken, daha sonra alabileceğimizi söylerken, yeleği satan kadın ne dese beğenirsiniz: "Erkek adamın beş milyonu olmaz mıymış canım?" (inanmadı yani o an üzerimde beş milyon olmayabileceğine). O an öyle kızdım ki, kadını oracıkta boğazlayabilirdim! Söylediğime inanmamasına da çok kızdım, ama daha çok "erkek adamın parası olmaz mıymış" demesine kızdım. Sonra sakin sakin kadına bu tutumunun fevkalade yanlış olduğunu anlatmaya koyuldum. İki kişiydiler ve birisi tüm söylediklerime başıyla onaylayarak katılıyordu. Ama o sözü söyleyen kadın, her söylediğime itiraz etmeye devam etti. Takıntılı bir şekilde, hâlâ "erkek dediğin şöyledir, böyledir" demeye devam ediyordu...
Daha önce fırsat buldukça ifade etmişimdir, "eşcinsellik" olgusunu, toplumların/kültürlerin hemen hepsine sinmiş siyah beyaz "kadın-erkek" kimliklerini ters yüz eden gücü nedeniyle çok önemsiyorum. Ayrıca, "cinselliğin", sadece cinsel ilişki/birliktelik veya bedensel ilişki düzleminde algılanmaması, iki insanın birbirine duyduğu çekimin ve yakınlığın cinsel ilişki/bedensel ilişki düzleminden öte bir şey olduğunun görülmesi açısından, "eşcinselliğin" önemli bir "bilgi ve deneyim" alanı olduğuna inanıyorum.

Kabul etmesem de üzerime yapıştırılmış "erkek kimliğine" karşın, klasik anlamda eşcinsel yönelimim olmamasına karşın, bir erkek-insan olarak bir başka erkek-insana karşı her zaman yakınlık duyabileceğimi biliyorum. Ama ondan önce, kadın-insan eşimle yıllardır sürdürdüğüm ilişki, zaten cinsellik ötesi bir ilişki.

Bu noktada, sanırım, herkesin "cinsel kimlik" üzerine düşünmesi lâzım. Kadın olmak nedir, erkek olmak nedir, eşcinsel olmak nedir, cinsellik nedir, bunları biraz açmak lâzım. Bu tanımlar pek de üzerinde düşünmeden kullanılıveren şeyler sanki.
Eşcinselliğin oluşum süreci beni ilgilendiriyor. Kadınlığın oluşum süreci, erkekliğin oluşum süreci beni ilgilendiriyor. Bu yönelimlerin sosyal psikolojik ve kültürel oluşum süreci beni ziyadesiyle ilgilendiriyor.

Kadınlığın da, erkekliğin de, geyliğin de, lezbiyenliğin de doğuştan getirilen bir şey olduğuna veya genetik belirlenmeyle oluştuğuna kimse kolay kolay inandıramaz beni. Fizyolojik, biyo-kimyasal dinamikleri yadsımam hiçbir zaman, ama cinsellik, cinsel yönelimler, erkek olsun, kadın olsun, gey olsun, lezbiyen olsun kimsede fizyolojik veya biyo-kimyasal düzlemde ele alınamaz. Bu en başta, insan olmaya aykırı bir şey. İnsanın en önemli gücü "kültür" yaratmasıdır.

Genetik denen şey, fizyolojik olgularda bile öyle bir çırpıda görülebilen bir şey değil. Şimdi tam künyesi aklımda değil, hipertansiyonla ilgili nefis bir araştırma yapılmıştı yakın geçmişte. Amerika Birleşik Devletleri'nde, siyah nüfus, beyaz nüfusa oranla yaklaşık iki misli oranda hipertansiyon yaşıyor. İstatistikler böyle söylüyor. Bu sözünü ettiğim araştırma yapılana kadar, bu durumun siyahların genetik yapısına bağlı olarak ortaya çıktığı iddia ediliyordu. Hatta bir tek geni de tespit etmişlerdi ve bu tek genin hipertansiyonun kaynağı olduğu söyleniyordu. Fakat, üç araştırmacı, üç ayrı ülkede, Nijerya, Jamaika ve ABD'de siyah nüfusa baktıklarında ilginç bir sonuçla karşılaştılar. Nijerya'da, bilhassa kırsal kesimde, hipertansiyon neredeyse hiç yoktu. Jamaika'da biraz yüksekti, ABD'de ise çok yüksekti. Genetik yapılara baktıklarında da, Nijerya'da da aynı geni buldular. Fakat nedense, ABD'de hipertansiyona sebep olduğu iddia edilen gen, Nijerya'da hipertansiyona filan yol açmıyordu. Buradan hareketle, araştırmacılar, ABD'de yaşayan siyah nüfusun, yaşam koşulları, örneğin yoğun stres ve dengesiz beslenme sonucunda hipertansiyon yaşadıklarını vurguladılar.
Öte yandan, stres derken sadece güncel yaşamda ortaya çıkan strese bakmamak lâzım. Siyahlar, Afrika'dan Amerika'ya gemilerle götürülürken, hayvanlara bile layık görülmeyecek şartlara maruz kaldılar, yanlış hatırlamıyorsam, her iki kişiden biri yolda çeşitli hastalıklardan dolayı öldü. Burada, bir nesilden diğer nesile geçen bir stres faktörünü de göz ardı etmemek gerektiğini düşünüyorum. Nesilden nesile geçen etki dediğimde de kalıtımsallıktan söz etmiyorum burada. Kültürel bir aktarım yoluyla bu etkinin bir sonraki nesile geçebileceğini neredeyse kimse düşünmemiş. Örneğin, Nazi toplama kamplarında, 6 milyon Yahudi öldü. Her on kişiden sadece birisi kurtuldu. Kurtulanlar da, bu etkiden ömürleri boyunca kurtulamadılar, önemli bir kısmı intihar etti ya da intihar girişiminde bulundu. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, bu kurtulanların yaşadığı psikolojik sorunlar, aynen çocuklarında da görülebiliyor. İlginçtir, sadece çocuklarında değil, torunlarında da görülebiliyor. Yani, psikolojik sorunlar, üçüncü kuşağa bile "aktarılabiliyor". Bu "aktarım", genetik bir aktarım değil, kalıtımsal değil, kültürel olarak gerçekleşiyor. Kültürel derken, annenin-babanın çocuğuyla ilişkisinde kendiliğinden, farkında olmadan çocuğa aktarılıyor.
Eşcinsel yönelimli arkadaşlara şunu sormak isterim: Nasıl yaşıyorsunuz eşcinselliği? Eşcinselliği, cinsel ilişki/bedensel ilişki düzleminde de nasıl yaşıyorsunuz, algılıyorsunuz? Bu dünyada kalın çizgilerle ayrılmış kadın ve erkek kimliklerinin dışında bir kimlik olarak görüyor musunuz?

Ben şuradan başlayacağım: Artık eşcinsel yerine, "gey" ve "lezbiyen" sıfatlarına başvuruyoruz, öyle değil mi? Bence bu iyi bir adım. Zira, "eşcinsel" sıfatı ağırlıklı olarak cinselliği, cinsel ilişkiyi vurguluyor.

Bu böyle ama, KAOS GL dergisinde, ilk zamanlarda, bolca erkek resmi (çıplak erkek resmi) ve okur mektuplarında da sadece arkadaş bulmaya yönelik ihtiyaçlar öne çıkıyordu. Bu, doğrudan "cinselliği" öne çıkaran bir yönelim. Tanıdığım geylerin muhabbetlerine şahit olduğumda da, cinsellik ağırlıklı bir söylemin öne çıktığını görmüşümdür. Erkeklerin bir araya geldiklerinde sıkça başvurdukları, cinsellik ağırlıklı "geyik" beni nasıl rahatsız etmişse, geylerin bir araya geldiklerinde gene böylesi bir muhabbete takılıp kalmaları da son derece rahatsız etmiştir beni.

Gene, KAOS GL'nin son sayısında, Gözüm Abla'nın, nefis taşlama yazısı içinde "69" rakamına özel bir vurgu yapması, bir mizah yazısında olsa bile, hoşuma gitmedi doğrusu.
Oysa gene sevinerek görüyorum ki, KAOS GL, son sayılarında çok daha kapsamlı bir düzlemde ilerliyor. Bir yandan, örgüt bazında mücadelesini sürdürüyor (1 Mayıs vb. büyük organizasyonlara katılıyor, kendi organizasyonlarını başarıyla yürütüyor), bir yandan da dergide daha nitelikli yazılara yer vererek, olgun bir gey-lezbiyen manifestosuna doğru hızla ilerliyor.

Dolayısıyla, gey ve lezbiyenlik, bir sosyal-psikolojik, kültürel olgu olarak ele alınıyor. Böyle de olmalı kanımca.

Baştaki önemli konuya döneyim: "Eşcinselliğin nedenlerini aramak, hele de bu nedenleri bireyin psikososyal gelişim süreçlerine odaklanarak aramak, neden dolaylı veya dolaysız olarak eşcinselliğin bir sapkınlık olduğunu onaylamaya götürsün bizi?" diye sormuştum. Evet, bu sorunun cevabını, cevaplarını gey ve lezbiyen arkadaşlardan bekliyorum.
Ben bu arada, şöyle bir deneme yapayım: Nasıl kadın olmak, erkek olmak, kültürel edinimlerimizle oluşuyorsa, gey ve lezbiyenlik de öyle olmalı diye düşünüyorum. "Dişi" olmak başka bir şey, "kadın" olmak başka bir şey. Yeni bir şey söylemiyorum, bu herkesin bildiği bir şey. "Dişilik", daha ziyade "fizyolojiye/bedene" işaret ederken, "kadınlık", kültürel bir tanımlamaya işaret ediyor. Kadına biçilmiş tüm sosyal roller, haliyle cinselliği de kapsıyor. Kültürler, dünyanın neresinde olursa olsun, cinselliği başıboş bırakmamışlardır. Cinsel ilişkinin/birlikteliğin hangi koşullarda yaşanabileceği her kültürün ana meselelerinden birisi olmuştur.

Hepimiz bir bedene sahibiz. Kimimiz fiziksel engelli de olsak, hepimizin bir bedeni var. Fiziksel engelli derken, sözgelimi fizikçi Stephen Hawking'in kullanabildiği bir bedeni yok da diyebiliriz. Neyse, dağıtmayayım şimdi (dağıtmayayım dedim ama aslında çok verimli olabilecek bir düşünce açılımının da kokusunu alıyorum burada). Bu bedeni nasıl kullanacağımız, erkek olarak nasıl kullanacağımız, kadın olarak nasıl kullanacağımız, bize öğretiliyor. Bunun öğretilmiyor olduğunu savunan çıkmaz sanırım. Ama gey ve lezbiyenler için, bu klasik öğrenme süreçleri işlemiyor. Kimi erken yaşlarda, kimi ileri yaşlarda, bedenini toplumun "sıradışı" olarak gördüğü şekillerde kullanmaya yöneliyor. Bu kimine göre bir sapma. Zira, zihin-beden-fiil uyumunun bozulmuş olduğunu düşünüyorlar ("erkek bedeni erkek gibi yaşar, dişi bedeni kadın gibi yaşar" diye özetlenebilir bu bakış).
Geyliğin, erkek bedeninin alışıldık kullanımına, lezbiyenliğin de, kadın bedeninin alışıldık kullanımına ters olduğunu ifade ediyorlar. Bunu yaparken, bilhassa neslin devamı açısından bunun bir sorun oluşturacağını vurgulamayı ihmal etmiyorlar. Oysa, neslin devamı açısından uzak ya da yakın hiçbir tehlikenin söz konusu olmadığı ortada. Bilhassa doğurganlığı çok yüksek bizim gibi toplumlarda böyle bir tehlikenin söz konusu olmadığı rahatlıkla söylenebilir; kaldı ki, gey ve lezbiyenlerin hiçbir koşulda çocuk yapmama gibi bir tercihleri olduğunu düşünmüyorum; gene kaldı ki, çocuk yapma için günümüz tıp teknolojisi, illa bir erkek ve kadının cinsel ilişki içinde olması gereğini de ortadan kaldırmış durumda. Dolayısıyla, gey ve lezbiyenliğe karşı çıkışın altında başka bir şey var. Siyah beyaz erkek-kadın dünyasına, bilhassa da erkek egemen dünyasına ters bir oluşum bu. O yüzden tepki görüyor. Statükoyu yerle bir ediyor çünkü. Tartışmalar da zaten, geylik üzerine yoğunlaşıyor, lezbiyenliği pek de dert eden yok, erkeklerin kurduğu statükoyu bozan geylik çünkü, lezbiyenlik değil.

Bedenimizi nasıl kullanacağımız bize öğretiliyor dedim (bir "öğreti" bağlamında görebiliriz bunu). Aslında bunun öncesinde erkek olarak ve kadın olarak nasıl yaşayacağımız bize öğretiliyor. Beden kullanımı bir alt başlık aslında. Erkek/kadın olmanın gereklerinden biri olarak bir alt başlık.

Gey ve lezbiyenler, bu "öğretinin" dışında yer alıyorlar. Ve bence iyi ki dışındalar. Yukarıda da dile getirdim, bu siyah beyaz dünya beni boğuyor. Kişisel olarak ben gey ve lezbiyenlerin varlığından ziyadesiyle hoşnudum.

Fakat, gey ve lezbiyenlerin, gey ve lezbiyen gruplarının, gey ve lezbiyenliğin sosyal-psikolojik ve kültürel oluşum süreçlerine ilişkin açılımlara uzak durmasını anlıyor değilim. Hele de, genetiğe ve kalıtıma bağlı açıklamalara daha yakın durmalarını hiç anlıyor değilim. Böylesi bir yakınlığın, gey ve lezbiyen hareketin kendi bacağını kesmesi anlamına geleceğini savunuyorum. Belki ilk bakışta, toplumda gey ve lezbiyenliğin kolay kabul görmesine yardımcı olacağı düşünülüyor olabilir. Ama bu durumda ortaya çıkan başka bir tehlike var: "Tamam, bunlar genetik olarak 'defolu', ne yapalım, böyle kabul edelim bari", gibi bir vurgu karşımıza çıkıyor. Yani insanlığın "doğal" bir hali değil de, "bozuk" bir hali olarak algılamaya dönüşüveriyor.

Oysa insanlığın ve insanın gelişimi sürecinde, gey ve lezbiyenliğin doğal bir oluşum olduğunun kabulü için mücadele etmeliyiz.

Doğal bir oluşum olduğunun kabulü ise, bu durumun genetik bir altyapısı olduğu vurgusuyla gerçekleşebilir bir şey değil kanaatindeyim. Tam aksine, gey ve lezbiyenliğin "dışarıda" tutulmasına bir zemin yaratacaktır düşüncesindeyim. Nasıl ki, psikolojik sorunlar, örneğin şizofreni, sosyal-psikolojik gelişim sürecindeki bir "doğal tepki" olarak görülmeyip, bir genetik hastalık olarak tanımlanıyor ve yapıştırılan bir etiket sonucu neredeyse "tecrit ediliyorsa", gey ve lezbiyenliğe de aynı akıbet uygun görülüyor. Şimdi şizofreni ile gey ve lezbiyenliği aynı kefeye koyuyor olduğumu düşünüp tepki vermeyin hemen. Ben, toplumun ikisini de algılama düzeyinden söz ediyorum, yoksa ikisini aynı kefeye koyuyor değilim. Şizofreni, yaşayanın kurtulmayı isteyebileceği bir şey (kimi zaman kurtulmak isteyeceği bir şey de değil), ama gey ve lezbiyenlik, yetişkin ve olgun insanın genellikle kendi iradesiyle kurtulmak isteyeceği bir şey değil. Fakat işte toplum şizofreniyi de "doğal bir tepki" olarak görmüyor, gey ve lezbiyenliği de doğal bir oluşum olarak görmüyor. Yaptığım vurgu burada.
Öte yandan, genetik açıklamalara itibar etmenin uzun vadede şöyle bir olumsuz sonucu da olabilir. Nasıl ki şizofreni vb. psikolojik sorunlarda, genetik bilimcilerin nihai hedefi genetik yapıya müdahale ederek bu sorunu ortadan kaldırmak ise, aynen gey ve lezbiyenlik için de aynı hedefi öne çıkarabilirler. Yani demem o ki, sosyal psikolojik süreçlere odaklanmaya itiraz ederken, bunun dolaylı ve dolaysız olarak gey ve lezbiyenliği sapkınlık olarak görme sonucuna götüreceğini söylerken, daha tehlikelisi genetik vurguları tercih ederken ortaya çıkabilir.

Bir deneme niteliğinde yazdığım için, yazıda bütünlük sorunu oluşması doğal. Bu anlamda anlayışınıza sığınıyorum.

Biraz toparlamaya çalışayım:

Kadınlığın, erkekliğin, geyliğin, lezbiyenliğin sosyal psikolojik ve kültürel süreçlerle oluştuğuna inanıyorum. İnsanın denge arayışında, geylik ve lezbiyenlik önemli bir işleve sahip. Eğer, genetik ve fizyolojik bir altyapısı da varsa (ki mevcut araştırmalar bunu gösterebilmiş değil; transeksüellik başka bir şey... orada fizyolojik olarak da bir bedenden/kimlikten diğerine geçiş söz konusu), neticede bireyin kendi içinde nasıl bir dengeli kişilik ve kimlik oluşturacağına bağlı olarak ortaya çıkan bir yönelim olarak görüyorum. Genel anlamda, bireysel ve toplumsal düzlemde, geyliği bir erkek protestosu, lezbiyenliği de kadın protestosu olarak görüyorum. Her ikisini de erkek egemen anlayışın çözülmesinde önemli unsurlar olarak değerlendiriyorum.

İnsanoğlu, tüm hayatı boyunca cinsel ilişki/bedensel ilişki kurmadan da yaşayabilme gücüne sahip. Bunun sağlıklı bir şey olup olmadığı beni ilgilendirmiyor. "Sağlıklılık" hiç itibar etmediğim bir kavram zaten. Bunu şunun için söylüyorum: Cinsel/bedensel ilişkiyi nasıl kurduğumuz, nasıl yaşadığımızdan ziyade, kişiliğimizi nasıl kurduğumuza, yaşadığımıza bakalım. Cinselliğe takılıp kalmayalım.

Gey ve lezbiyenlik de cinsel/bedensel düzlemde ele alınmaktan çıkarılmalı. (Neticede gey ve lezbiyenler, hayatlarını her gün kiminle cinsel ilişki kurabilirim diye geçirmiyor. Bu bağlamda, pasif eşcinsellik-aktif eşcinsellik gibi ayrımlara da genel anlamda itibar etmediğimi belirtmek isterim -salaklık bu ya, bu kavramları ilk duyduğum yıllarda, ilk gençlik yıllarımda, pasif eşcinselliğin, açıkça yaşan(a)mayan eşcinsellik olduğunu zannederdim, yıllar sonra öğrendim ki, cinsel ilişki anındaki edilgen konumu tanımlıyormuş; eşcinsellik için de, heteroseksüellik için de böyle bir tanımlamanın "aşağılık" bir tanımlama olduğunu düşünüyorum.)
Bunu yapabildiğimizde, gey ve lezbiyenliğin hangi sosyal psikolojik ve kültürel süreçlere bağlı olarak ortaya çıktığına baktığımızda, gey ve lezbiyenliğin doğal bir süreç olduğunu da görme şansını bulabileceğimize inanıyorum.

Birileri her halükârda eşcinselliği bir sapkınlık olarak görmeye devam edecektir, buna dayanak olarak her şeyi vesile edebilecektir. Bu bizi bağlamamalı. Çocukluktan itibaren çevre koşulları ve etkisinin, deneyimlerin, kadınlığın, erkekliğin, gey ve lezbiyenliğin oluşumundaki rolünün ele alınmasının, kendine kadın diyen, erkek diyen, gey veya lezbiyen diyen kişinin kendisini tanımasında önemi büyüktür.

Yaşadığımız dünyayı, beslendiğimiz kültürel çevreyi daha iyi anlarsak, yaşam kalitemiz de o kadar artar.

Eğer, bu sosyal psikolojik ve kültürel süreçlere yaptığımız vurgu ve araştırmalar/incelemeler/yorumlar, ebeveynlerin bir yönde değil de bir başka yönde (daha bilinçli bir yönde) çocuk yetiştirmeye başlamasına yol açarsa, bundan hiç kimse zararlı çıkmaz. Yapıyor olduklarını bilinçli bir şekilde yapması, herkesin kazancıdır.
Bu araştırma ve incelemeler, eşcinselliğin ortadan kaldırılmasından ziyade, kadın ve erkek kimliklerine yapılan ağır vurguların zaman içinde ortadan kalkması sonucu da doğurabilir (benim amaçladığım tam da budur). Diyelim böyle bir gelişme olduğunda (zor ama olabilir), ve bunun sonucu ve yanı sıra klasik anlamda eşcinsel kimliğini vurgulayan insanların sayısında da bir düşüş olduğunda, bu mevcut eşcinsel yönelimli insanların kaybı değil, hem onların hem toplumun kazancı olacaktır kanaatindeyim.

Ben sadece kendine gey veya lezbiyen diyen insanların değil, bu kimlikleri öne çıkararak yaşam mücadelesi vermek zorunda kalan insanların değil, kendine kadın veya erkek diyenlerin de, yani bu kimliklerini öne çıkararak yaşayanların da sayısının azaldığını görmek isterim doğrusu. Daha doğrusu, cinsiyete bağlı olarak toplumsal hayatımızda bizlere biçilmiş rollerin ve bu rollerin taşındığı kimliklerin tamamen ya da hiç değilse kısmen ortadan kalktığını görmeyi çok arzularım (genel anlamda cinsiyet rolleriyle ilgili yapılacak çalışmaların böyle bir amacı olmasını dilerim; ama eşcinsellikle ilgili olsun, kadınlıkla-erkeklikle ilgili olsun, cinsiyet rolleriyle ilgili çalışmalar yapanların, bu rollerin kalıcılığını -özellikle kadın ve erkek rollerinin kalıcılığını-, toplumsal statükoyu koruma anlamında savunmaları da, yapacakları araştırmalarda böylesi bir amacı benimsemeleri de, her zaman mümkün. Ama birileri böyle bakacak diye, bu araştırmalardan uzak durmamız mı gerekiyor? Örneğin, ben erkek çocukların ve kız çocukların edindikleri cinsiyet rolleri üzerinde çalışırken, mevcut ebeveyn yaklaşım ve tutumlarının saçma sapan erkekler, saçma sapan kızlar/kadınlar yarattığı vurgusunu her zaman yapıyorum. Ama öte yandan, birileri çıkar da mevcut durumu savunan türden bir araştırma yaparsa, benim bu çalışma alanından uzaklaşmam mı gerekiyor? Elbette gerekmiyor.) Bir ütopya olarak, bu düşüncemi savunmaya da kararlıyım.

Neticede KAOS GL dergisinin benim de benimsediğim "eşcinsellerin kurtuluşu heteroseksüelleri de özgürleştirecektir" şeklinde ifade bulan düsturu, böyle bir amacı da kapsamaktadır düşüncesindeyim.


Kaynak: Kaos GL, Şubat-Mart 2003, Sayı: 14



Etiketler: insan hakları, sağlık
Dijital