11/10/2006 | Yazar: Kaos GL

Bu yazıda psikiyatri ve terapistler ile eşcinsel ve biseksüel yönelimli bireyler arasındaki ilişki klinik olarak önemli bir önyargı olan homofobi merkez alınarak incelenmiştir. Sosyal psikolojik, tarihsel ve klinik boyutlarıyla homofobinin kökenleri ve sonuçları gözden geçirilerek ‘açılma’ (coming-out) sürecindeki eşcinsel ve biseksüel bireylere terapötik yardımın temel ilkeleri tartışılmıştır. Sinan Düzyürek’in kaleminden.

Bu yazıda psikiyatri ve terapistler ile eşcinsel ve biseksüel yönelimli bireyler arasındaki ilişki klinik olarak önemli bir önyargı olan homofobi merkez alınarak incelenmiştir. Sosyal psikolojik, tarihsel ve klinik boyutlarıyla homofobinin kökenleri ve sonuçları gözden geçirilerek ‘açılma’ (coming-out) sürecindeki eşcinsel ve biseksüel bireylere terapötik yardımın temel ilkeleri tartışılmıştır. Sinan Düzyürek’in kaleminden.

KAOS GL

Sinan Düzyürek - Psikiyatrist

Psikiyatrinin eşcinselliğe (homoseksüaliteye ve gay oluşa) ilişkin olarak ürettiği kavramlaştırmalar ve benimsediği tutumların incelenmesi birçok bakımdan gerekli ve öğreticidir. Örneğin, böyle bir çaba psikiyatristlerin görece daha az tanışık olduğu ama çok önemli klinik yansımaları olan bir dizi sosyal psikolojik, ideolojik, felsefi ve etik fenomeni bilmeyi ve değerlendirmeyi gerektirmektedir. Bu yazıda psikiyatri ve terapistlerle eşcinsel ve biseksüel yönelimli bireyler arasındaki ilişki, klinik olarak önemli bir önyargı olan homofobi merkez alınarak incelenecektir.

Bir Önyargı Olarak Homofobi

İnanış belli bir önermenin ilgili birey veya bireylerce kabul edilişini ifade eder. Bir şeyin olgusal olarak doğru olduğuna ilişkin daha kişisel ve duygusal boyutlu inanışlara da kanı (opinion) denilmektedir. Duygusal boyutu belirgin, ilgili olduğu nesneye (kişiye, olaya veya gruba) belli bir değer biçen ve görece zor değişen kanılar ise tutumlar olarak adlandırılmaktadır. Başka deyişle, tutum, bir nesneye yönelik olarak kalıplaşarak depolanmış değer-biçici bir tür kanıdır ve herbirinin olumlu (olumlayıcı) ya da olumsuz (olumsuzlayıcı) olmak üzere bir yönü ve bir şiddeti olan üç vektörü vardır: (I) duygusal, (II) bilişsel ve (III) davranışsal (eylemsel). Bir nesneye ilişkin olarak bir kişinin global tutumu, birbiriyle bağdaşır olması gerekmeyen bu üç vektörün bileşkesidir. Tutumları oluştururken insan zihni bazı temel eğilimleri doğrultusunda bir takım işlemler yapar. Bunların en başlıcaları genelleme, daha yapılanmış bir genelleme türü olarak kategorizasyon ve aşırı-kategorize edilmiş, kalıplaşmış kavramlar olarak stereotipler oluşturma ya da stereotiplemedir. Sosyal psikolojide önyargı (prejudice) belli bir gruba ilişkin yanlış ve eksik bilgilenişten kaynaklanan bazı genellemelere, stereotiplemelere dayalı ve yeni bilgiler ve anlayışlarla karşılaştığında değişmeye açık olmayan olumsuz (veya düşmanca) bir tutum olarak tanımlanmaktadır.

Önyargıların oluşmasında ve sürüp gitmesinde rol oynayan fenomenleri şöyle özetleyebiliriz:

1. Birçok sosyal psikolojik çalışmanın gösterdiğine göre insan zihni tutucu olmaya eğilimlidir. Yani, halihazırda varolan bilgi, inanış, kanı, tutum ve hipotezlerini olduğu gibi korumaya çalışır. Bu nedenle, bunları değiştirmesini gerektirebilecek yeni bilgi ve gözlemlere karşı bir dizi savunucu (savuşturucu) işleme başvurur. Örneğin, yargılamamızı kolaylaştırma ve beklentilerimizi biçimlendirme işlevleri olan bazı kolay başvurulur kategorileri yargılar oluştururken çoğu kez aşırı bir şekilde kullanırız. Stereotiplerimiz, bunları doğrulamak amacıyla kullanmak istediğimiz bilgileri çarpıtır. Yanılsamalı ilişkilendirme (illusory correlation) etkisi ile gerçekte varolmayan ama olması gerektiğine inandığımız bağlantıları ‘görürüz.’ Örneğin, bazı araştırmalara göre kişilerin çoğunluğu, HIV virüsü kapma riski heteroseksüel erkek ve kadınlardan daha düşük olan lezbiyenlerin, onlar da eşcinsel olduğuna göre, bu virüsü kapmak bakımından yüksek risk altında oldukları kanısını taşımaktadır.
Toplum genelinde ve bazı ruh sağlığı profesyonellerindeki kanının aksine eşcinsellik ile transseksüalizm veya transvestik davranış birbirinin uzantısı, örneğin transseksüalizm eşcinselliğin daha aşırı bir şekli değildir. Bunlar ayrı düzlemlere ait fenomenlerdir.

2. Bireyler, bir nesneye ilişkin olarak çelişik veya birbirini tutmayan bilişleri olduğunda bu bilişsel uyuşmazlık (cognitif dissonance) halinden rahatsız olduklarından bunu azaltmak için bir dizi manevraya başvurmaktadır. Bunu yaparken bütün zihinsel yapılanışlarını gözden geçirip yeniden kurmak yerine, daha kolay olduğu için, genellikle, önceden varolan ve kullanageldikleri bilişlerle (kanı, tutum ve önyargılarla) uyuşur hale getirmek için gelen yeni bilgiyi, nesnel dünyayı çarpıtarak sansürler ya da deforme ederler. Yani, insanlar önyargılarına ters düşen şeyleri duyup bundan rahatsız edilmek istemezler ve bunun için önyargılarını korumak üzere çeşitli kendini-haklı-çıkarma yollarına başvururlar. Zaten-böyle-olduğunu-biliyordum etkisi (‘ampul yanma’, hind-sight yanılsaması), edimci-gözlemci yanlılığı, egosantrik ve kendini kayırıcı yanlılık, doğrulama yanlılığı (confirmation bias) ve insan belleğinin yeniden-kurucu (reconstructive) özelliği gibi fenomenler bu işlevi görür.
3. Tutum ve önyargıların birer buluşsal (heuristic) olarak kullanılmaları da bunların pekişmesine katkı yapar. Buluşsal, bir sorunu çözmeye (veya birşeyi bulup çıkarmaya) yaraması için başvurulan basit, çoğu kez sadece yaklaşık ve genel-geçer bir kural, strateji veya araçtır. Tutumsal buluşsallar sıkça kullanılır. Burada kişi, bir sorunu (örneğin bir nesneye ilişkin olarak karşılaştığı bilişsel çelişkiyi) çözmek için heybesindeki tutumu veya önyargıyı bir buluşsal gibi kullanır. Daha rasyonel bilişsel stratejiler yerine böyle buluşsallara başvurmamızın nedenleri arasında bunun kolaylığı, çabukluğu ve pek az yeni bilgi-işlem gerektirmesi ve bu yolla varacağımız sonucun bizim açımızdan pek önemli olmayışı yer alır. Tutumsal buluşsalların kullanılışıyla ilgili diğer fenomenler arasında hale etkisi (halo effect) ve yanlış uzlaşım (konsensus) etkisi sayılabilir.

4. Farklı insan gruplarına yönelik önyargıları besleyen ve sıkça başvurulan bir kategorizasyon, insanları birbirini dışlayan iki kümeye bölmektir: Bizden (benim grubumdan) olanlar ve bizden olmayanlar (ötekiler). Ayrımcılığı kolaylaştıran ve bireyleri iki gruptan birine ait olmaya zorlayan bu olgunun sonuçları arasında ‘benim-için-hepsi-birbirinin-aynı’ etkisi de yer almaktadır. Bu grup-içi/grup-dışı kategorizasyonu kişilerin insani fenomenleri değişik dereceleri olan bir kontiunum üzerinde kavramalarını zorlaştırmaktadır. Örneğin, birçok heteroseksüel ve eşcinsel yönelimli bireyde gözlenen biseksüalitenin varlığını tanımama tutumu bununla ilgilidir.

5. İnsan zihninin bir özelliği de gözlenen tüm olaylara bir neden atfetme (attribution) fenomenidir. Yani, kişiler olaylara ilişkin, bir çok zaman keyfi veya irrasyonel de olsalar (hiç olmazsa belli bir süre) işe yaradıklarından gereksinilir. Kişilerin hazırda varolan önyargılarıyla uyuşan (ve bunları pekiştiren) nedensel atıflar yaptığı gözlenmiştir. Böylece önyargı ve nedensel atıflar birbirini besleyerek bir kısır-döngü ya da güçlenici spiral yaratırlar. Önyargıyı hem besleyen hem de onun bir sonucu olan ilgili bir diğer fenomen de kendini-gerçekleyen öngörü ya da ‘inanışın gerçekliği yaratma etkisi’dir. Buna göre bazı insanlara ilişkin yanlış stereotiplerimiz ve önyargılarımızın etkisiyle yaptığımız (veya yapmadığımız) şeyler bu insanları bizim önyargılarımıza uygun düşecek şekilde davranmaya yöneltebilir. O zaman da ‘gördünüz mü? Ben dememiş miydim?’ diyerek önyargılı kişi kendini haklı çıkarmayı becerecektir. Önyargıya maruz kalan kişilerde bu etkinin oluşmasına neden olan birçok sosyal psikolojik olay tanımlanmıştır (örneğin, self-attribution ve aşağıda ele alınan toplumsal uyumsama).

6. Varolan toplumsal normlara, örtük ideolojilere ve dayatılan rollere uyumsama (conformity) gereksinimi önyargıları besleyen büyük bir kaynaktır. Bu, hem önyargılı çoğunluğa (egemen gruba) uyumsama yoluyla yeni önyargılı bireylerin peydah olmasına katkı yapar, hem de önyargılı işleme tabi tutulan bazı bireylerin kendilerine atfedilen (dayatılan) stereotipik özelllikleri içselleştirerek benimsemeleri yoluyla önyargılılar için daha çok sayıda ‘doğrulayıcı’ örnekler olmalarına yol açar. Bu etki, kadınlar, siyahlar, yahudiler ve eşcinsel kişilerde gösterilmiştir. Ayrıca, önyargılı çoğunluğun stereotiplerine uyan kişilerin grup-içi/grup-dışı etkisi uyarınca daha çok (ama ikinci dereceden bir) kabul gördüklerinden aynı durumdaki modellerin çoğunu bunlar oluşturur.

7. Önyargıları besleyen diğer kaynaklar arasında yer değiştirmiş saldırganlık (günah keçisi etkisi), bazı kişilik özellikleri, bireylerdeki statü ve güç gereksinimi, önyargılı ve stereotipleyici çocuk yetiştirme ve eğitim ve önyargıları kurumsallaştıran medya da yer alır.

Değişik insan gruplarına yönelik önyargıları adlandırırken bazen anti-önekinden yararlanılmakta (örneğin antisemitizm, anti-homoseksüel yanlılık); bazen de fobi sonekine başvurulmaktadır. Örneğin, türkofobi Türklere yönelik olarak korku, nefret, aşağılama ve düşmanlık gibi duygu, biliş ve davranışlarla kendini belli eden bir önyargıyı ifade eder. Homofobi de eşcinselliğe ve eşcinsellere yönelik benzer bir olumsuz tutum, önyargı anlamındadır. Bunu klinik fobilerle karıştırmamak gerekir. Ancak, homofobinin aşağıda değinilecek olan çeşitli klinik sonuçları olabilmektedir.

Eşcinselliğin ve biseksüelliğin önlenmesi, engellenmesi, kaçınılması ya da tedavi edilmesi gereken bir ahlak düşüklüğü, günah, illegal bir edim, sapıklık veya sapkınlık, hastalık veya bozukluk olarak değerlendirilmesi ile insan cinsel yöneliminin olağan bir varyantı ya da alternatif (ve kendi başına olumlu ya da olumsuz bir yüklülüğü, örneğin patolojik olma yüklülüğü olmayan) bir cinsel yönelim örüntüsü olarak değerlendirilmesi arasında büyük tutumsal, etik ve ideolojik farklar vardır. Bu farklar, çoğunluğa göre azınlıklara, bireye, bireysel hak, özgürlük ve farklılıklara yapılan vurgulardaki, ayrıca, insani farklılıklara gösterilen hoşgörü düzeyi ile stereotipik ve önyargılı (tutucu) düşünme eğilimleri arasındaki farklılıkları içerir.

Oysa, eşcinsel yönelimli insanlar (I)sevisel ve cinsel olarak kendi cinslerine dönük oluşları ve (II)heteroseksüel çoğunluk tarafından yaftalanma, dışlanma, aşağılanma ve örselenmeleri gibi bazı ortak tanımsal özellikler dışında kişilik profilleri açısından en az heteroseksüel kişiler kadar heterojen bir grubu oluşturmaktadır. Eşcinsel yönelim her tür dinsel, etnik, sosyokültürel, mesleksel ve politik grupta birbirine yakın oranlarda görülür.

Homofobi, çeşitli toplumlarda hem kadın hem de erkek bireyler arasında yaygındır. Homofobik önyargı ruh sağlığı profesyonelleri ile cinsel yöneliminin gelişme ya da açılma (‘coming-out’) sürecinin başlarındaki pek çok eşcinsel bireyde de vardır. Böyle bir ikilinin (yani, profesyonel kavram ve tutumları homofobik özellikler taşıyan bir terapist ile açılma sürecinin başlarında içselleşmiş homofobisine bağlı güçlükler yaşayan bir bireyin) biraraya geldiği durumlarda bunun terapiye başvuran (ya da yöneltilen) kişiye yarardan çok zarar verdiğine ilişkin bulgular vardır. Bu nedenle, böyle bireylerle çalışacak olan terapistlerin kendi konumlarını (ve bunun bulunmak istedikleri konuma ne kadar yakın olduğunu) saptamaları bir zorunluluktur. Ayrıca, kendi tutumsal ve ideolojik konumlarının klinik sonuçlarını değerlendirmelidirler. Bu işin üstesinden gelmede klinisyene yardımcı olabileceğinden hareketle homofobiyi besleyen bazı yanlış bilgi, kavramlaştırma ve stereotiplemeler aşağıda tartışılmıştır:

1. Erken dönem psikolojik, özellikle de psikoanalitik çalışmalarda bugün modern araştırma bulgularına dayanarak birbirinden ayrı, etkileşebilen ama yine de bağımsız boyutlar olarak kabul edilen cins kimliği (gender identity) ve toplumsal cins rolü kimliği ile cinsel yönelim iç-içe geçmiş, ayırdedilmeden incelenmiş ve birbirine karıştırılmıştır. Bu durum eşcinsel erkeklerin, bir erkekle sevişebildiklerine göre, kendilerini kadın gibi hissetmeleri ve kadın gibi davranmaları gerektiği, dolayısıyla cins disforisi içinde oldukları, yani cins kimliklerinde bozukluk olduğu yolundaki (bazı eşcinsel bireyleri de etkileyen) inanışları pekiştirmiştir. Oysa, bugün eşcinsellikte farklı olanın cins kimliği değil cinsel yönelim olduğunu biliyoruz. Eşcinsellik aynı cins kimliğinden bireylerin (yani iki erkeğin ya da iki kadının) romantik, erotik ve cinsel olarak birbirlerine yönelik oluşudur. Örneğin, bir erkek transseksüel ile bir heteroseksüel veya eşcinsel erkeğin ilişkisi psikolojik açıdan eşcinsel bir ilişki değildir. Eşcinsel kişilerin çok büyük bir çoğunluğunda sağlam ve biyolojik cinsiyetlerine koşut bir cins (erkeklik veya dişilik) duygusu, kimliği vardır. Yaşamın ilk 1,5-3 yılında kristalize olan bu kendini duyumsayış özelliğine bağlı olarak eşcinsel erkekler kendilerini erkek, lezbiyenler de kadın olarak hisseder, kabul eder ve tanımlar. Cins disforisi olan kişilerden farklı olarak ait oldukları cinsten memnundurlar ve buna değer verirler. Aynı şekilde, kendini eşcinsel yönelimli (‘gey’) olarak tanımlayan bireylerin büyük çoğunluğu, yaygın kanının aksine, kültürel olarak kendi cinslerine belirgin olarak ters düşen davranışlar sergilemezler. Heteroseksüel erkekler arasında saldırgan maço stereotipi ne kadar yaygınsa eşcinsel erkekler arasında kadınsılık da (yaklaşık %15’lik bir sıklıkla) ancak o kadar yaygındır. Eşcinsel kişilerin sadece çok küçük (ama bildik stereotiplere uyan ve en görünür durumdaki) bir alt-kümesinde, heteroseksüel kişilerde de gözlenebilen kısmi cins disforisi veya abartılı bir tarzda karşı cinse benzer (‘atipik’) cins davranışları vardır. Eşcinsel yönelimli erkeklerin bir çoğunda çocukluklarının en az bir döneminde daha duyarlı oluşları, sert sporlar gibi saldırganlık gerektiren etkinlikler yerine resim, müzik ve yazın gibi sanatlar ve doğadan hoşlanışları, soyut ve estetik ilgilerinin fazlalığı ve kendilerine benzer yaşıtları dışındakilerle pek sosyalleşmeyişleri gibi geleneksel olarak atipik sayılan bazı cins davranışlarına rastlanmakla birlikte, bunların bir bölümünde daha belirgin ‘feminen’ ilgi ve davranışlar görülmüş ise bunlar ya kısa süreli olmuştur ya da ergenlik döneminde kaybolarak tekrar belirmez. Toplum genelinde ve bazı ruh sağlığı profesyonellerindeki kanının aksine eşcinsellik ile transseksüalizm veya transvestik davranış birbirinin uzantısı, örneğin transseksüalizm eşcinselliğin daha aşırı bir şekli değildir. Bunlar ayrı düzlemlere ait fenomenlerdir.

2. Eşcinselliğe ilişkin nesnel dayanağı olmayan bir diğer kanı da bu yönelimin kendisinin bir psikopatoloji görünümü olduğu ve cinsel yönelimi bu tarz olan bireylerde psikopatolojiye ve maladaptif davranışlara çok rastlandığı şeklinde inanıştır. Çeşitli araştırmalarda eşcinsel, biseksüel ve heteroseksüel yönelimli bireylerden oluşan gruplarda genel olarak ruhsal sağlığın ve patolojinin dağılımları arasında anlamlı fark olmadığı ortaya konmuştur. Bununla çelişen ve DSM-I’de eşcinselliğin bir tür sosyopatik kişilik bozukluğu olarak kabul edilmesine yol açmış olan inanışlarla kısmen uyumlu denebilecek sonuçlar vermiş bazı araştırmalar hep mahkumlar ve psikiyatrik vakalar üzerinde yapılmıştır. İlk kez 1957’de Evelyn Hooker psikiyatrik vaka veya kriminal olmayan eşcinsel ve heteroseksüel erkekleri karşılaştırarak psikososyal uyumları açısından ve psikometri ile bu iki grubun birbirinden ayırdedilemediği sonucuna varmıştır. Ancak, içselleşmiş homofobisi veya şiddetli dış baskı nedeniyle açılma süreci ilk evrelerde tıkanmış eşcinsel bireylerin ve aşırı kadınsı eşcinsel erkeklerin dğerlerine göre daha çok nörotisizm, düşük özsaygı ve suisidalite sergilediğini gösteren çalışmalar da vardır. Psikanalizn kurucusu Freud’un eşcinselliğin çoğunlukla başka psikopatolojik özellikler olmaksızın görüldüğünü, kökeninde önemli biyolojik etkiler olduğunu, analist adaylarının psikoanalitik eğitime kabul edilmemeleri için bir gerekçe sayılmaması gerektiğini ve bu kişilerin heteroseksüel yapılmaya çalışılmasının genellikle uygunsuz olduğunu düşünmesi ve bir yerde ‘...eşcinsellik utanılacak bir şey, bir ayıp ya da yozlaşmışlık değildir ve bir hastalık olarak sınıflandırılamaz... Eşcinselliği bir suç olarak kovuşturmak da büyük bir haksızlıktır’ demiş olmasına rağmen onun ardılı olan analistlerin ve analitik yönelimli kuramcıların hemen hepsi 1980’lere kadar eşcinselliği kendi başına bir ruhsal bozukluk olarak yorumlamıştır. Eşcinsel bireyleri ödipal çatışmalarını ‘yanlış’ yönde çözümlemiş, anlamlı sevgi ilişkisi kuramayan, yalnız ve mutsuz sapkınlar olarak değerlendirerek moralistik yaftalamaya (stigmatizasyona) ve heteroseksist ayrımcılığa kuramsal destek rolünü oynamışlardır.

3. Konuyla ilgili bir stereotipleyici kanı da eşcinsel yönelimli bireylerin hepsinin özdeş bir psikososyal profili olduğu yolundadır. Oysa, eşcinsel yönelimli insanlar (I)sevisel ve cinsel olarak kendi cinslerine dönük oluşları ve (II)heteroseksüel çoğunluk tarafından yaftalanma, dışlanma, aşağılanma ve örselenmeleri gibi bazı ortak tanımsal özellikler dışında kişilik profilleri açısından en az heteroseksüel kişiler kadar heterojen bir grubu oluşturmaktadır. Eşcinsel yönelim her tür dinsel, etnik, sosyokültürel, mesleksel ve politik grupta birbirine yakın oranlarda görülür.

4. Grup-içi/grup-dışı kategorizasyonunun etkisiyle hem saltık olarak (veya büyük ağırlıkla) eşcinsel hem de heteroseksüel kişiler arasında insan cinsel yönelimini ya eşcinsel ya da heteroseksüel diye iki kutupta dikotomize etme eğilimi yaygındır. Bu, eşcinsel arzu veya deneyimleri olan ama kendini heteroseksüel kutupta görmek isteyen bazı homofobik kişilerin ‘tamamen eşcinsel olup çıkma’ temalı korku ve saplantılarına katkı yapan bir yanlış kavramlaştırmadır. İlk olarak Kinsey ve arkadaşları 1948’de insan cinsel yönelimini bir uçta saltık heteroseksüalite ve diğer uçta da saltık homoseksüalitenin yer aldığı bir kontiunumda incelemiş ve hem deneyimsel hem de fantazi ve arzular gibi psişik boyutları dikkate alan altı dereceli bir skala (Kinsey Skalası) önermişlerdir. Yaptıkları geniş serili ünlü çalışmada 16 ile 55 yaşları arasındaki beyaz erkeklerin %4’ünün kendisini Kinsey 6 (yani, saltık olarak eşcinsel yönelimli) %50’sinin de Kinsey 0 (yani, saltık olarak heteroseksüel yönelimli) olarak, geri kalan %46’sının ise arada bir yerde (yani, Kinsey 1 ile 5 arasında) derecelendirdiği bildirilmiştir. Aynı çalışmaya göre bu yaşlar arasındaki erkeklerin %37’si en az bir kere orgazmla sonuçlanan bir eşcinsel deneyim yaşamış ve %13’ü en az 3 yıl boyunca heteroseksüel deneyimden daha çok eşcinsel deneyim yaşamıştır. Daha sonraki benzer çalışmalar da buna yakın sonuçlar vermiştir. Cinsel yönelimlerini tam ortada (Kinsey 3) görenler, olasılıkla ‘ya eşcinsel ya da heteroseksüel olunabileceği’ şeklindeki kategorik inanışın da etkisiyle erkeklerin sadece %4.4’üdür. Ancak, son yıllarda kendini biseksüel olarak değerlendirenlerin oranında artma eğilimi izlenmektedir. İlginç olarak tarihsel ve antropolojik araştırmalar bir toplumdaki homofobi düzeyi düştükçe saltık eşcinselliğin sıklığında belirgin bir düşme ve geniş tanımıyla biseksüalitede (Kinsey 1-5 arası) artış olduğunu göstermektedir. Örneğin, eski Yunan’da saltık eşcinselliğin çok az görüldüğü, öte yandan üst sınıflarda övülen ve salık verilen bir tür biseksüelliğin oldukça yaygın olduğuna ilişkin bulgular vardır.

Hemen hemen tüm yazarlar yukarıda belirtilen sıklıkların çeşitli metodolojik sebeplerle gerçek sıklıkların bir düşük-kestirimi ya da altsınırı olduğunu, erkekler arasında saltık ya da büyük ağırlıklı eşcinselliğin gerçek oranının %10 dolayında olduğunu ve daha yüksek bir oranda biseksüel erkek olduğunu tahmin etmektedir. Kadın eşcinselliği için bildirilen oranlar erkek için bildirilenlerin yarısından, çoğu zaman da üçte birinden daha azdır.

Bu bağlamda anımsanması gerekli bir başka husus cinsel yönelimin, cinsel kimlikten farklı olarak, görece akışkan oluşu ve kişilerin belli bir zamandaki yöneliminin (Kinsey Skalasında bulunduğu noktanın) yaşamı boyunca belli ölçüler içinde değişebildiği veya dalgalanabildiğidir.

5. Modern yazarlar eşcinsel yönelimin keyfi (ya da ahlaki) bir seçim ya da bir tercih olmadığını savunmaktadır. Eşcinsel yönelim katlanmış haliyle çok erken yaşlarda biyolojik (örneğin, erkeklerde genetik etkilerle preödipal dönemden başlayarak ödipal döneme babaya özel bir erotik ilgi duyularak girilmesiyle) ve/veya psikososyal (anne-babayla ilişkilerden doğan) etmenlerce ya da bunların etkileşimiyle belirlenir. Yani, kökene ilişkin temel özellikler bakımından heteroseksüel yönelimden farklı değildir. Bu demektir ki eşcinsel bireyler ‘yola getirilerek’, ‘ahlaki tercihlerini’ değiştirmelerine çalışılarak ‘düzeltilemezler’. Nitekim, eşcinsel yönelimi silip yerine heteroseksüel yönelimi koyma iddiasındaki çeşitli terapötik girişimlerin hemen tümünden (kişi bunu istemiş de olsa) beklenen kalıcı ve anlamlı sonuçlar alınamamaktadır ve bazı analistlerin döndürdüklerini önesürdükleri kişilerin esasen terapinin başında biseksüel oldukları ve sonunda da eylemsel olarak heteroseksüel uca daha yaklaşmış görünmekle birlikte fantaziler ve duygusal tepkilerle kendini gösteren (çekirdek) yönelimlerinin değişmediği bildirilmektedir. Modern terapistler genel olarak eşcinsel yöneliminin, gelişme sürecinin başlarında içselleşmiş homofobisine ve toplumsal basınçlara bağlı olarak sıkıntı ve bocalama yaşayan bireylerin terapisinin, cinsel yönelimlerini değiştirmeyi hedeflemeden, kendilerini araştırma, anlama, sevme ve kabullenmelerine, varsa maladaptif tepkilerini değiştirerek ve kendi otantik varoluşlarından büyük ödünler vermeden daha iyi bir sosyal uyum yapmalarına, ‘açılma’ süreçlerini fırtınasız bir şekilde yürütme ve tamamalamalarına yardım temelinde olması gerektiğini vurgulamaktadır.

Eşcinsel yönelimli gençlerde dışsal ve içsel homofobi nedeniyle bu gelişimsel süreç genellikle heteroseksüel yaşıtlarına göre daha zorlu, fırtınalı olmakta ve yirmili, hatta otuzlu yaşlara kadar taşabilmektedir.

6. Bir diğer stereotipik yargı da eşcinsel erkeklerin hemcinsleriyle yakınlaşmalarında ‘aslında’ sadece içlerine bir penisin girmesi (reseptif anal seks) peşinde oldukları inanışına dayalıdır. Oysa, 1978’de yapılmış bir araştırmada gey erkeklerin özgül genital ilişkilerden en çok felasyo yapılmak (girici oral seks) ve ikinci olarak da girici anal ilişkiden hoşlandığı; reseptif (‘edilgin’) rolde anal ilişkiyi sadece %6’sının tercih ettiği; eşcinsel çiftler arasında uygulanan yöntemlerin felasyo, mastürbe edilmek, partnerini mastürbe etmek ve en son olarak da anal ilişki olarak sıralandığı bulunmuştur. ABD’de erkeklerarası eşcinsel beraberliklerde anal ilişki sıklığının %60 dolayında olduğu belirtilmektedir. Ayrıca, heteroseksüel erkeklerin %8-30’unun ve kadınların %20-43’ünün (%13’ü düzenli olarak) anal ilişkide bulunduğu bildirilmektedir. Yani, anal ilişki eşcinsel erkeklere özgü olmayıp heteroseksüeller arasında da nadir olmayarak uygulanmakta ve eşcinsel sevişmelerde bunun dışındaki cinsel doyum yolları da sıkça yeğlenmektedir.

7. Eşcinsel kişilerin partnerleriyle sevgi, romans ve dostluğu da içeren doyumlu ve uzun süreli ilişkiler kurma kapasitesinden yoksun oldukları; hemen hepsinin eş seçmeksizin hiperseksüel davrandıkları; sadece gençlerle ilgilenip gençliğe değer verdikleri; yaşlanınca yalnız ve mutsuz kişiler oldukları şeklindeki inanışların tümü de önyargılı mit ve kanılardır. Bunların yanlışlığı çeşitli araştırmalarla gösterilmiştir.

8. Bir başka dayanaksız sav da kandırarak, örnek olarak ya da etkili bir rehberlikle bireylerin cinsel yöneliminde şu veya bu yönde kalıcı ve anlamlı değişiklikler oluşturulabileceğidir. Oysa, cinsel yönelimin ‘katlanmış’ haliyle yaşamın ilk yıllarında güçlü etkilerle belirlenmiş olduğu ve ergenlik döneminde başlayan bir ‘açılma’ süreci sonunda yetişkin şeklini aldığı genel kabul görmektedir. Bu savın dayanıksızlığını gösteren ilginç bir başka bulgu eşcinsel ve transseksüel bireyler tarafından yetiştirilen çocuklarda diğerlerinden daha fazla bir şekilde cins kimliği, rol davranışı ve cinsel yönelimle ilgili farklılıklar bulunmayışıdır.

9. Homofobiyi haklı göstermek için başvurulan bir başka görüşe göre eşcinsel ilişki doğaya aykırıdır. Eşcinsel yazar Andre Gide eşcinselkarşıtı sav ve önyargıları eleştirel bir gözle incelediği meydan okuyucu yapıtı Corydon’da bu kanının temelsizliğini birçok örnekle sergilemiştir. Yapıttaki eşcinsel karakter Corydon, Pascal’ın ‘tüm eğilimler doğanın içindedir’, M.de Gourmont’un ‘aşk salt insan yapısı bir şeydir, doğada aşk diye bir şey yoktur’ ve Spinoza’nın ‘hayvanların doğal duyguları insanlarınkinden ne kadar değişikse sevgileri de o kadar değişiktir’ sözlerini anlatılıyor ve şöyle diyor: ‘Hakaretlere dayandığına, ne yapılsa bir türlü ortadan kalkmadığına göre bu isteğin çok güçlü, karşı konulmaz, bedenin derinliklerine kök salmış, yani çok doğal olması gerek’. Gide, ayrıca kendi cinsine yönelişlerin çoğu hayvan türünde de gösterdiği bir doğal fenomene değinmektedir. Ayrıca, insan cinselliği hayvan cinselliğiyle karşılaştırılamayacak kadar katmerli ve büyük kısmıyla sadece insana özgüdür. Bu anlamda eşcinsellik de ‘doğal’ olmaktan ziyade insani bir fenomendir. İnsanların cinsel etkinlikleri hayvanlardaki gibi belli estrus dönemleriyle ve üreme amacıyla sınırlı ve stereotipik değil, tersine çok daha renkli, yaratıcı ve buluşçudur. İnsanın evriminde (erkekler-arası saldırganlık ve uzaklığın azalmasıyla beraber) çok önemli rol oynadığı kabul edilen bu özellik sayesinde insanlar oral seks için yaratılmamış (oluşmamış) ağızları, mastürbasyon için yaratılmamış elleri ve cinsel ilişki için yaratılmamış anüsleri ile de cinselliklerini yaşayabilirler. Oysa, Michel Foucault’nun değindiği bir zamanlar mastürbasyona karşı açılmış olan haçlı seferindeki gibi bunların tümünün belli bazı çağ ve toplumlarda mahkum edildikleri görülür.

Eşcinselliğe İlişkin Farklı Tarihsel ve Kültürel Tutumlar

Homofobi ve heteroseksist ideolojinin şiddeti ve yaygınlığı insanlık tarihi boyunca hep aynı olmamış, örneğin, eşcinselliğe ilişkin olumlayıcı tutumların görüldüğü zaman ve toplumlar da olmuştur. Antik Mezopotamya uygarlıkları ve özellikle de Eski Yunan uygarlığı bunun en iyi bilinen örneğidir. Sözgelimi, Sokrates, Platon, Sophokles, Pindaros, Psistratos, Aristophanes, Straton, Epaminondas, Theokrites, Miltiades, Solon ve Büyük İskender’in ağırlıklı olarak eşcinsel yönelimli oldukları bilinir. Platon’un ünlü yapıtı Symposion Socrates, Aristophanes, Phaidros ve Pausanias gibi karakterlerin ağzından erkek erkeğe cinsel aşkın ve bir diğer yapıtı Lysis de erkekler-arası romans, dostluk ve cinselliği içerebilen ama aynı zamanda da onu aşan (‘tanrısal, ideal’) sevginin (başka bir deyişle platonik bir sevginin) renkli bir dille övüldüğü ve salık verildiği metinlerdir. Symposion’da Socrates, sonradan yargınlaması sırasında ilişkisi aleyhine kullanılacak olan (zira, Socrates’ten ayrıldıktan sonra Atina’ya ihanet eden) ve gelmiş geçmiş en baştan çıkartıcı genç olarak betimlenen politikacı Alkibiades hakkında şöyle diyor: ‘Bu adamın aşkı başımda bir dert. Ona tutuldum tutulalı başka bir delikanlıya bakamaz, kimseyle konuşamaz oldum. Hemen kıskanır, köpürür... bir dövmediği kalır beni... Ödüm patlıyor onun sevgisinden, azgınlığından’. Symposion’da en başarılı orduların birbirine aşık erkek çiftlerden oluşturulabileceği anlatılırken Peisistratos’un tiranlığını yıkan sevgililer Aristogeiton ve Hermodios ile Patroklese olan tutukulu aşkının etkisiyle İlyada’da kahramanlaşan Akhilleus örnekleri veriliyor. Nitekim, Plutharkos’un da öngördüğü üzere Thebesli’lerin ‘kutsal taburu’, Gorgidas tarafından birbirine aşık yüzelli çiftten oluşturulmuş ve Khaeronea Savaşında tümünün kırılışına kadar hiç yenilmemiştir. Benzer şekilde, Herakles’in sevgilisi Iolaos ile birlikte savaştığı ve bu beraberlikten çok yarar gördüğü de yazılmıştır. Lykurgos daha da ileri giderek bir yurttaşın aşık olduğu bir erkek olmadan gerçekten dürüst ve Cumhuriyete yararlı olamayacağını söylemiştir. Aristophanes de ünlü tiradında ‘sadece, beden ve ruhuyla kendini bir erkeğin aşkına verebilen genç erkekler ileride devlet büyükleri olabilirler’ demektedir. Ayrıca, eski Yunan’ın eşcinsel aşklar yaşayan tanrıları ve diğer mitolojik karakterleri de vardır. Örneğin, Kral Tros’un güzel oğlu Ganimedes’i aşık olarak Olimpos’a kaçıran Zeus, Şair Tamiris ile beraber Ispartalı çekici prens Hyancinthos’a aşık olan tanrılar Apollon ve Zephyrus (ki Zephyrus’un kıskançlığı Hyacinthos’un ölümü ve kanının aktığı yerden sümbül (hyacinth) çiçeğinin peydah edilişiyle sonlanır.) Apollon ve nimf Echo’nun yanısıra Narcissos’a aşık olan (ve canına kıyarken yaptığı ilenmelerle Narcissos’un sonunu hazırlayan) Ameinius bunlardandır. Eski Yunan’da belli bir lezbiyen kültürü ve yazını da vardır. Örneğin, Lesbos’lu kadın şair Sapho kadın eşcinselliğini övmüştür. Erkek eşcinselliğini övenlerden Bion da sekizinci çoban şiirinde ‘aşık erkekler karşılığında sevdiği erkeklerce sevildiklerinde mutlu olurlar’ diyor ve bu mutlu sevgiye üç örnek veriyor: Thesseus ve Peirithoos, Orestes ve Pylades, Akhilleus ve Patrokles. Ovidius Satyricon’da biseksüel karakter Encolpe’ye şöyle dedirtir: ‘Hangisini daha çok isteyeceğimi bilemiyorum, metresimi alan delikanlıyı mı, yoksa delikanlıyı baştan çıkartan metresimi mi.’ Aynı çağlarda Yunanlılardan başka İranlıların da Yunan okullarında erkekçe ve erkek erkeğe sevişmeyi öğrendikleri Heradotos tarafından kaydedilmiştir.

Eski Yunan’dan sonra Roma dönemi, İngiltere’de Shakespeare dönemi, İtalya’da Rönesans dönemi, Fransa’da Rönesans ile başlayıp XIII. Louis yönetiminde devam eden dönem ve İran’da Hafız’ın yaşadığı dönemde homofobik basınçların görece az olduğu anlaşılmaktadır. Batıda hemen hemen tüm Ortaçağ boyunca eşcinselliğe karşı ileri boyutlarda bir hoşgörüsüzlük hüküm sürmüştür.

Yaşadıkları toplumda homofobi düzeyi ne olursa olsun tarihte alanlarında başarılı olmuş ve entellektüel çevrelerce kabul görmüş birçok eşcinsel veya biseksüel karakter vardır. Bunlar arasında Hadrianus, Tiberius, Ceasar, Antonius, Vitellus, Vergilius, Cicero, Seneca ve Horatius gibi Roma’lı devlet adamları ve aydınlar; İngiltere kralları Henri III ve Charles IX; Prusya kralı Friedrich II; Rönesans İtalya’sından Leonarda da Vinci ve Michelangelo ile onların hamisi Lorenzo de Medici; ayrıca prens von Eulenburg ve Cecil Rhodes; yazar ve şairlerden Manelcas, Catullus, Brunetto Latini, Christopher Marlowe, W. Shakespeare (ki sonelerini adının baş harfleri W.H. olan bir erkek sevgiliye adamıştır), Marcel Proust, J.J. Rousseau, Jean Genet, A.Gide, J. Cocteau, O. Wilde, Goethe, Heine, Virginia Woolf, George Sand, P.M. Verlaine, Rimbaud, Gertrude Stein, W.Whitman, T. Mann, F.G. Lorca, W. Burroughs, James Baldwin, Dominique Fernandez; müzisyenlerden Tchaikovsky, Wagner, Chopin, Liszt, Bessie Smith, Janis Joplin; ve saray kadınlarından Fransa kraliçesi Antoinette, Rus çariçesi Catherina ve İsveç kraliçesi Christina sayılabilir. İlginç bir tarihsel antropolojik fenomen, savaşçı toplumlarda erkek eşcinselliğinin daha yaygın kabul görüşüdür. Isparta ve Girit savaşçilarından başka Keltler ve Normanlarda da böyleydi ve eşcinsellik erkeksi ve savaşçı erdemleri yükselten bir özellik sayılıyordu. Diodore de Sicile Keltler hakkında şöyle yazmıştır: ‘Erkeklerin kadınlara bağlılıkları pek zayıf, oysa erkek erkeğe ilişkilere karşı olmadık bir tutkuları var. Yanlarında yatak arkadaşlarıyla yere serilmiş postlara uzanmayı adet edinmişler.’ Aristotales de ‘Politika’da güçlü ve savaşçı uluslarda erkeklerin kadınlara fazla eğilim göstermesinin büyük kötülüklere yol açtığını söyledikten sonra şöyle demiştir: ‘Bu arada erkek erkeğe sevişmeye saygı duymaktan çekinmeyen Keltleri ve başka birkaç ulusu bundan ayrı tutuyorum.’

Yakın zamanlara gelince, İskandinavya, Hollanda, Belçika ve Fransa dışında karşılıklı istemeyle iki yetişkinin eşcinsel beraberliği Batı’da uzun bir süre illegal olagelmiş ve bu nedenle, örneğin Turing ve Oscar Wilde İngiltere’de yargılanarak mahkum edilmiştir. Ancak, kişilerin çoğu görünmez kalarak cezalandırılmaktan korunabilmiştir. C.G. Jung bu konuda ‘eşcinsellikle ilgili yasalar düzenli bir şekilde uygulansaydı toplumdaki erkeklerin yarısı şimdi hapiste olurdu’ demiştir. A.B.D.’de bu yöndeki yasalar ilkin 1962’de Illinois’te yürürlükten kaldırılmış ve bunu diğer eyaletler izlemiştir. İngiltere’de ise yasa 1967’de değişmiştir. Bu konudaki yasaları en son yürürlükten kaldıran ülkeler arasında Rusya (Nisan 1993) ve Litvanya (Haziran 1993) yer almaktadır.

Ancak, çoğunluğu oluşturan daha güçlü bireyler açılma süreçlerini sağlıklı ve başarılı bir şekilde, yaftaları benimsemeden ve öz-saygısını büyüterek tamamlamaktadır. Terapistlerin ödevi de kişilerin bunu başarmalarına yardımcı olmak olmalıdır.

Türklerin tarihinde de eşcinselliğe ilişkin hoşgörü düzeyi ve ünlü eşcinsel karakterler bakımından diğer uluslardakine benzer özellikler görülmektedir. Eski Türkler’de sadece eşcinsel kişiler şaman olabilirdi. Osmanlı tarihinde de birçok büyük eşcinsel karakter ve belli bir eşcinsellik altkültürü vardır. fatih Sultan Mehmet ve IV. Murat gibi pek çok padişah ve vezirle Necati, Ahmed Paşa, Baki, Nazım ve Fuzuli gibi bir çok divan şairinin ‘mahbubperestliği’ bilinir. Örneğin, Küçük Mehmet Ağa’nın ünlü evcara bestesinde şöyle denilir: ‘Gelince hatt-ı muanber o meh cemalimize / yazıldı mebhas-ı sevda kitab-ı halimize’ (O ay yüzlü güzel gencimizin amberden sakalları çıkınca, halimizi anlatan kitaba sevda bahsi yazıldı). Rıfat Bey de mahbubuna şöyle seslenir: ‘Olsun tıraş hatt-ı ruyin saye salmasın / Ettiklerin bu hüsn ile yanında kalmasın’ (Yüzündeki sakallar tıraş olsun ki gölge yapmasın / güzelliğin ile övünerek yaptıkların yanında kalmasın). Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ‘konuşulmaz’ ve özellikle karizmatik kişilerin eşcinselliği sözkonusu olunca özenle saklanan bir konu olarak yetişkinler arası karşılıklı istemeyle gerçekleşen eşcinsel beraberlikleri ele alan hiçbir yasa maddesi olmamıştır. Buna rağmen eşcinsel altkültürden bireyler sürekli ve ciddi bir polis baskısı ve tehdidi altındadır. Örneğin, Temmuz’93’te İstanbul’da yapılacak ve çeşitli Avrupalı parlementerlerin de katılacağı panellerin yer alması planlanan Birinci Uluslararası Eşcinsel Kıvancı (Lesbian and Gay Pride) Kongresi, İçişleri Bakanlığı’ndan alınan iki ayrı izine rağmen İstanbul valisince engellenmiştir. Bu yapılırken vali bütün otellere kongreye katılacaklara oda verilmemesini isteyen fakslar göndermiş; Türk organizatörler gözaltına alınmış; yabancı katılımcılar da toplanıp bir polis otobüsüne tıkılarak uzun süre tuvalet ve yeme-içme izini verilmeden burada tutulmuş, zorla soyunuk arama ve HIV testi yapılmak istenmiş, sövülmüş ve tokatlanmış, sonuçta (yasal bir gerekçeye dayanmadığı için yol paraları ödenmeden) sınırdışı edilmiştir. Uluslararası Af Örgütü olayı 3 Temmuz’da İstanbul’da düzenlediği bir basın toplantıısnda protesto etmiştir. Bu tür dolaysız baskılar, ortaçağda engizitörlerin, Nazilerin ve eski Sovyetler ile bugünün İran’ındaki otoritelerin yaptıklarına göre daha hafif kalsa bile toplumumuzda ciddi bir homofobik baskı sorunu olduğunu göstermektedir. Ancak, son yıllarda homofobinin özellikle kentli gençler ve aydınlar arasında azaldığı gözlenebilir. Bu kesimlerden bireylerin, eğer varsa, eşcinsel yönelimlerini gizleme gereksinimini eskiye göre daha az duyduğu; birçok yazar ve şairin (örneğin Bilge Karasu, Murathan Mungan, Kürşat Başar) eşcinsel aşk temasını sıkça ve daha eski yazar ve şairlere (örneğin Sait Faik’e) göre daha açık olarak işlediği görülmektedir.

Eşcinsel Yönelimi Açılmakta Olan Birey ve Terapisti

Örtük ve maskelenmiş de olsa homofobik tepki ve tutumların eşcinsel yönelimi gelişmekte olan bireylere ciddi zararlar verebildiğini göz önünde tutarak böyle bireylerle çalışacak terapistlerin aşağıda özetlenen temel bilgilerden yararlanabilmesi gereklidir.

1. Cinsel yönelim yaşamın ilk yıllarında çok güçlü etkilerle (ve büyük bölümüyle genetik olarak) belirlenmekte ve ergenlik döneminde fenotipik ve sosyal ifadesini bulmaya, hayata geçirilmeye başlamaktadır. Eşcinsel yönelimli gençlerde dışsal ve içsel homofobi nedeniyle bu gelişimsel süreç genellikle heteroseksüel yaşıtlarına göre daha zorlu, fırtınalı olmakta ve yirmili, hatta otuzlu yaşlara kadar taşabilmektedir. Bu sürece İngilizce literatürde ‘coming-out’ denmektedir. Türkçede buna ortaya çıkma veya açılma demek mümkündür. Bazı kişilerde bu sürecin çeşitli evrelerinde profesyonel yardım gereği doğduğundan bunu yapacak terapistlerin sürecin doğasını, sıkça görülen evrelerini ve tıkanmasıyla belirebilen sorunları eşcinsel insanların yaşadığı şekliyle kavramış olmaları gereklidir. Özetle, bu birey (I) genel kimliğini ve kendilik kavramını yeniden düzenleyerek ve içselleşmiş homofobisinin üstesinden gelerek cinsel yönelimi konusunda önce kendi kendisine ‘açılacak’ ve (II) sonra da bu özelliğini (diğer bireysel yönleri gibi) değişik ölçü ve derecelerde başkalarına ‘açacaktır’. Bu açılmalarda yaşanan tıkanmalar çeşitli sorunlara ve ruhsal acıya yol açabilmektedir. 1877’de öğrencisi Antonina Milyukov ile evlendikten sonra Peter Tchaikovsky bu konuda şöyle yazmıştır: ‘Geriye kalan sadece -miş gibi (rol) yapmak. Fakat insanın yaşamının sonuna kadar böyle yapması ne ağır eziyet’. Toplumdaki eşcinsel ya da biseksüel yönelimli bireylerin çoğu homofobik baskının sonuçlarından çekinerek görünmez kalmayı yeğlemektedir. Toplumsal açılmasını sonunda gerçekleştirebilmiş gey kişiler de yaşamlarının önemli bir kesitini görünmez kalarak geçirmiştir. Bunun iki temel ve ciddi sonucu vardır: (I) kendini sadece ‘sapkın’ veya ‘yanlış’ değil aynı zamanda da dürüst olmayan biri gibi hissetmesine yol açarak ve bu yüzden içselleşmiş homofobisini iyice çözümsüz hale getirerek ve en yakınlarının eşcinsel insanlara ilişkin önyargılı, stereotipik ve aşağılayıcı davranışlarına (örneğin fıkralarına) sessizce katılmak zorunda bırakarak eşcinsel kişide ciddi bir kendilik-değeri örselenmesi yaratmaktadır; ve (II) eşcinsellere ilişkin stereotiplemelere uymayan çoğunluğun görünmez olması nedeniyle, çoğu başarılı bireyler olan bu kişiler gerçekçi, doğru ve benimsenmesi kolay modeller olma işlevini yerine getirememektedir. Hemen hiç bir ergen, örneğin, matematik öğretmeninin, filan sporcunun, falanca ağabeyin (veya ablanın) ya da doktorunun eşcinsel yönelimli olduğunu bilme şansını bulamadığından, eşcinsel yönelimi gelişmekte olan genç bir erkek için geriye sadece televizyon komedilerinde karikatürize edilen (veya eğlence programlarında boy gösteren) stereotipik olarak kırıtkan ve düşük bilekli, benimsenmesi zor örnekler kalmaktadır. Lezbiyenler için ise hemen hiçbir görünür model yoktur. Bu nedenle birçok ergen psikiyatristi bu gençlerin terapistlerden ziyade sorumlu ve güvenilir gey organizasyonları ya da danışmanlık servislerinden yararlandığını kabul etmektedir.

2. Birçok eşcinsel birey açılma sürecinin başlarında homofobik ve heterosekssist basınçlarla çeşitli uyumsama (conformity) çabalarına girişmektedir. İlk önce eşcinsel duygular bastırılmaya ve kontrol altına alınmaya çalışılır. Bunun için irade gücünden başka eşcinsellik-karşıtı davranışlara da başvurabilmektedir. Birçok eşcinsel ve biseksüel erkek de ‘laço’ takılmakta, yani kendine eşcinsel (‘ibne’) demeden ve dedirtmeden (ve dışarıya heteroseksüel görünmeye özen göstererek) ve sadece ‘etkin’ (girici) rolde (ve genellikle duygusal boyutundan kaçındığı) eşcinsel ilişkiler kurarak cinsel yönelimlerine ‘güvenli’ bir ifade yolu bulmaktadır. Bunların bir bölümü açılma sürecine takıldığı yerden devam ederek sonunda gey kimliğini olgunlaştırabilmektedir. İngilizce’de bu olgu geyler arasında şaka yollu olarak şu deyimle anlatılır: ‘Bugünün laçosu (‘trade’) yarının rakibidir.’ Laçoluk davranışı, geyler bu kişilerden uzak durmayı veya ortaya çıkışlarına yardımcı olmayı yeğledikçe azalmaktadır.

Eşcinsel yönelimini kabule yanaşmama şeklindeki bu uyumsama çabaları büyük çoğunlukla başarısızlığa uğrayacaktır. Hala homofobiyi aşarak kendini olduğu gibi kabul etmeyi beceremeyen bazıları intiharı, bazıları da alkol veya madde kullanmayı veya kendini dine vermeyi seçerken, bazıları da ‘düzeltici’ terapistlerin ‘egodisnotik homoseksüalite vakaları’ olurlar. Bu, uyumsamaya çabalamanın ikinci basamağını temsil eder. Bu girişim de (en azından uzun vadede) başarısızlık sonuçlandığı için yine depresyon ve intihar eğilimine yol açabilmektedir. Azınlığı oluşturan bir grup ise bu çabalamalardan yılarak yaygın stereotiplere uyan bir kimlik ve davranışlar benimseyerek ve hatta atipik cins davranışları olan daha küçük bir alt kümesi de sosyal uyumsamda daha ileri gidip ikincil (yalancı) bir transseksüalizm ya da transvestik davranış geliştirerek toplumca görece daha çok (ama ikinci dereceden bir) kabul görme yolunu seçer. Ancak, çoğunluğu oluşturan daha güçlü bireyler açılma süreçlerini sağlıklı ve başarılı bir şekilde, yaftaları benimsemeden ve öz-saygısını büyüterek tamamlamaktadır. Terapistlerin ödevi de kişilerin bunu başarmalarına yardımcı olmak olmalıdır.

3. Bir terapistin eşcinsel açılma sürecindeki bireylerle verimli bir şekilde (en azından örselemeden) çalışıp çalışamayacağının en güzel göstergelerinden biri böyle bir bireye cinselliğe ilişkin olarak yönelttiği soruların heteroseksüel bir hastasına yönelttikleriyle ne kadar karşılaştırılabilir ve örtük yargılayıcılıktan ne kadar arınmış olduğudur. Örneğin, bir terapistin hiçbir zaman hastasına ‘heteroseksüel olduğunu ne zaman veya nasıl anladın?’ ya da ‘karşı cinse eğilimin olduğunu kaç yaşında farketmiştin?’ türünden sorular sormadığı halde bunun eşdeğerlerini eşcinsel veya biseksüel bir hastasına yöneltmesi örtük bir kritisizm ve heteroseksist yüklülük taşır. Bu konudaki bilgiler terapötik olarak daha sağlıklı ve yansız yollarla elde edilebilir.

Terapistteki homofobik yanlılık ve heteroseksist yüklülüğün bir diğer göstergesi de kişinin heteroseksüel deneyim veya planlarını anlattığı zaman, bunun tersi durumlara göre terapistince daha çok desteklenmesi ve ödüllendirilmesidir. Bunun gerisinde gizli ‘düzeltme’ hevesiyle ilgili şu yanlış kanı yatmaktadır: Bu kişi doğru kızı bulur ve evlenirse eşcinselliği ‘geçer’. Oysa araştırmalar evlilik yapmanın eşcinsel erkeklerin hemcinslerine yönelik duygu ve davranışlarını %70’inde değiştirmediğini, %25’inde de arttırdığını göstermiştir. A.B.D.’de eşcinsel erkeklerin %20’si evlenmekte ve hemen hepsi, yaygın kanının tersine, evli kaldıkları sürece heteroseksüel olarak işlevsel olmalarına ve evlilikten çeşitli doyumlar almalarına rağmen çoğunluğu evliliğini bir hata olarak görmekte ve sürdürmemektedir.

Son tahlilde, profesyonel bilgisinden kalkarak modern terapistin ödevi eşcinsel yönelimli kişilerle çalışırken gerçekçi ve sağlıklı hedefler belirlemek ve bu kişileri kendi doğalarını yıkmaya, yadsımaya ve ‘düzeltmeye’ özendirmek ya da (kendileri de istiyor diyerek) buna kalkışmak değil, tersine toplumda baskılanan önemli bir azınlığı oluşturan bu bireylerin kendi doğalarına uygun ve aynı zamanda da kendileri ve ilişkide oldukları insanlarla barışık, başarılı ve doyumlu bir yaşam kurmalarına yardımcı olmaktır. Belki böylesi aydınlanmış profesyonel tutumlar ünlü eşcinsel şair K.Kavafis’in şu öngörüsünün gerçekleşmesini biraz daha öne alabilir: ‘Daha güzel bir toplumda, ileride / Bir başkası tıpkı bana benzeyen / Çıkar kuşkusuz, yaşar özgürce.’

Kaynak: Kaos GL, Ekim 1995, Sayı 14




Etiketler: insan hakları, sağlık
nefret