18/07/2011 | Yazar: Fikret İlkiz

Hammarberg’in raporunda, İnternet ile radyo televizyon yayınları hakkındaki mevzuatın "gözden geçirilmesi" çok önemli ve acil bir ihtiyaç" olarak görülüyor. İnternetin sansür edilmesinin ve internet sitelerine erişimin engellenmesinin, demokratik sınırları aştığı belirtiliyor.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg, 27 - 29 Nisan 2011 tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaretinin ardından, 12 Temmuz 2011’de kamuoyuna açıklanan "Türkiye’de İfade Özgürlüğü ve Medya Özgürlüğü"  Raporu’nu hazırladı.
 
Raporda Komiser; "savcı ve mahkemelerin, ifade özgürlüğü üzerinde önemli bir caydırıcı etki oluşturan, henüz basılmamış bir kitaba el koyma kararından derin kaygı" duyduğunu ifade etmektedir. Bu kaygının haksız olmadığı çok açıktır. Ahmet Şık olayında da görüldüğü gibi basılmamış kitapların bile teslim edilmesi istendiği için Avrupa İnsan Hakları Komisyonu Raporunda bu konuya da değinilmiş. Komiserin bir diğer endişesi ise; "polisin ve yetkili savcının yaptığı soruşturmanın, münhasıran Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın gazetecilik faaliyetleri ve haber kaynaklarıyla ilgili olması"dır. Çünkü Türkiye’nin iç hukuk mevzuatına göre; süreli yayın sahibinin, sorumlu müdür ve haberi yazan eser sahibi gazeteciler bilgi ve belge dâhil her türlü haber kaynağını açıklamaya ve bu konuda tanıklık yapmaya zorlanamaz (Basın Kanunu Madde 12). Bu yasak, gazetecileri koruyan bu madde ihlal edilmiştir.
 
Gazeteciler hakkında açılan soruşturma ve ceza davalarının çokluğu "ana akım Türk medyasında büyük ölçüde oto sansüre" neden olmaktadır. Haberlere göre; gazeteciler ve insan hakları savunucuları, gazetecilik faaliyetleri veya görüşleri nedeniyle; üçüncü şahıslarca saldırıya uğramakta veya tehdit edilmektedirler.
 
19 Ocak 2007’de, Agos Gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra bu cinayetle ilgili olarak, Türk makamlarının Hrant Dink’in ifade özgürlüğünü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. Maddesi uyarınca saldırılara karşı koruma konusundakipozitif yükümlüklerini yerine getirmediğine ilişkin AİHM’si kararına Raporda önemle dikkat çekilmektedir.
 
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin on yılı aşkın bir süredir, Türkiye’nin ifade özgürlüğü ihlallerinde bulunduğuna ilişkin çok sayıda kararı göz önüne alındığında, Türkiye’nin benzer ihlalleri etkin bir biçimde önleme konusunda gerekli "tüm tedbirleri almadığına ilişkin kaygılar" devam etmektedir. Komiser Raporunda; "ifade özgürlüğünün ve medya özgürlüğünün Avrupa demokratik toplumlarının gelişme ve ilerlemesinde hayati bir role sahip olduğunu vurgular. İfade ve medya özgürlüğü çoğulculuğun ve diyaloga açık olmanın, yani demokrasinin başlıca özelliklerinin üzerine inşa edildiği sütunlardır."
 
Gazeteciler kamuoyunun gözü kulağıdır, kamu bekçisidir. Bu yüzden gazetecilere özel önem verilmelidir. Çünkü "Halkı, iktidar ve nüfuz sahiplerini zor duruma düşürecek gelişmeler de dâhil olmak üzere, toplumdaki gelişmelerden haberdar eden bir "kamu bekçisi" olan medyaya özel bir önem verilmelidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (...) içtihatlarına göre, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesi bağlamında ifade özgürlüğünün, sadece olumlu karşılanan veya zararsız görülen fikirleri değil, aynı zamanda Devleti veya toplumun herhangi bir bölümünü kırıcı, şok edici veya rahatsız edici fikirleri de kapsar"
 
Siyasetçilerin istemediklerini, gücü elinde bulunduranların yaptıkları yasadışı işleri, yolsuzluğu, ahlaksızlığı, hırsızlığı, uğursuzluğu, güç sahiplerini kamuoyu önünde zor duruma düşürecek tüm haberleri araştırıp kamuoyunu bilgilendiren gazetecilerdir. O yüzden gücü elinde bulunduranların hoşlanmadığı, şoke eden haberlerde olsa birilerini rahatsız edici olayları yazan gazeteciler korunmalıdır. Bizim ülkemizde ise genellikle hapishaneye atılırlar veya ceza davası tehdidi altında gazetecilik yapmaları istenir.  Herhalde "yasal tehdit altında" gazetecilerin çalıştığı sayılı ülkelerden birisiyiz.
Raporda bu gerçeğe değiniliyor. Türkiye’de ifade özgürlüğüne karşı sürekli ve ciddi bir tehdit oluşturma gayreti vardır. Öyle ki, "son zamanlarda gazetecilerin dalgalar halinde tutuklanması da, bu riskin ne kadar gerçek bir risk olduğunu özellikle vurgular niteliktedir."
 
Komisyon 2009 yılı Raporunda, Türk makamlarına, Türk Ceza Kanununun ve Terörle Mücadele Kanununun ilgili maddelerinin değiştirilmesi çağrısında bulunduğunu hatırlatarak; günümüzde Ceza Kanununun ve Terörle Mücadele Kanununun pek çok maddesinin lafzı ve ruhu, Türkiye’de ifade özgürlüğünün önünde ciddi bir engel oluşturmaya devam etmektedir.
 
Raporda "hakaretin suç olmaktan çıkarılması" çalışmalarına Türkiye örneklerinden hareketle değinilmiş. Türk Ceza Kanununda "hakaret" ile ilgili olarak hapis cezasının varlığı bile gazetecilerin (çekinmesine) korkmasına ve otosansüre yol açtığı yazılı...
 
Komiser, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin 1577 (2007) sayılı, "Hakaretin Suç Olmaktan Çıkarılmasına Doğru" başlıklı Kararını hatırlatmış, Türk makamlarını Türk Ceza Kanununun 125. maddesinde değişiklik yapılmasını öneriyor ve hakaretin hapis cezasıyla cezalandırılması uygulamasına son vermeye acilen davet ediyor.
 
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatlarına göre, siyasiler söz ve eylemlerinin hem gazeteciler hem de kamuoyu tarafından daha ayrıntılı bir şekilde araştırılarak irdelenmesi ve eleştirilmesine tahammüllü olmalıdır. Komiser, bu nedenle, kamuya mal olmuş insanları, söz konusu ceza davalarını açmaya neden olan şikâyetleri yüzünden ifade özgürlüğü ve medya üzerinde yarattığı caydırıcı etkinin önlenmesini istemektedir. Eleştiri ve karşıt görüşlere karşı bir hoşgörü ortamının ve çoğulculuğun teşvik edilmesi maksadıyla, bu tür ceza davaları açılırken son derece dikkatli olmaya davet eden Komiser, Türk makamlarını, kamuya mal olmuş kişilere ilave bir koruma sağlayan Türk Ceza Kanununun 125. maddesinin 3. fıkrasını (kamu görevlilerine karşı hakaret suçu) yürürlükten kaldırmaya davet etmektedir.
 
Kuşkusuz böyle bir tavsiyenin "olumlu" karşılanması gerekir. Çünkü ceza davaları son çare olarak değerlendirilmelidir. Ancak "hakaretin suç olmaktan çıkarılması" talebinin, Türkiye’deki siyasiler, politikacılar tarafından olumlu karşılanmayacaktır. Tepki gösterilerek, böyle bir tavsiye; "ne yani, hakaret serbest mi bırakılmalı?" denilecektir.
 
Yine Rapora göre; İnternet ile radyo televizyon yayınları hakkındaki mevzuatın "gözden geçirilmesi "çok önemli ve acil bir ihtiyaç" olarak görülmektedir. Özellikle de internetin sansür edilmesinin ve internet sitelerine erişimin engellenmesinin, demokratik bir toplumda gerekli olan sınırları aştığı görüşü belirtilmiştir. Komiser, bu yasaları yorumlayan ve uygulayan ilgili Türk makamların takdir yetkilerini sınırlamaya ve söz konusu uygulamaların mahkemelerce sıkı bir şekilde denetlenmesini sağlamaya davet etmektedir.
 
Raporda yazılı görüşüne göre; Türkiye’de ifade özgürlüğü sorunları AİHM’si standartlarının tümüyle göz önüne alınarak ve mahkemelerin bütün kararlarına bu standartları dâhil etmeleri halinde çözüme kavuşturulabilir.
 
Ne de olsa Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi iç hukukumuzda "kanun" niteliğinde ama aldıran kim? 
(bianet)

Etiketler: medya
Nefret