11/10/2006 | Yazar: Kaos GL

‘Kadın eşcinsel, cinsel nesnesini seçme şansına sahip değildir. Gerçek zorunlu kadın eşcinselin konumu, durumsal etkenlerden veya farklı tecrübelere olan istekten dolayı kadın-kadın cinsel birleşmesi yaşayan kişilerin davranışlarından farklıdır, onunki bilinçsizce belirlenmiştir.’ Charles w. Socarides,Nanette Gartrell'ın ‘Yalnız bir kadın’ olarak lezbiyen adlı makalesini eleştiriyor. Gartrell da yanıt veriyor.

‘Kadın eşcinsel, cinsel nesnesini seçme şansına sahip değildir. Gerçek zorunlu kadın eşcinselin konumu, durumsal etkenlerden veya farklı tecrübelere olan istekten dolayı kadın-kadın cinsel birleşmesi yaşayan kişilerin davranışlarından farklıdır, onunki bilinçsizce belirlenmiştir.’ Charles w. Socarides,Nanette Gartrell'ın ‘Yalnız bir kadın’ olarak lezbiyen adlı makalesini eleştiriyor. Gartrell da yanıt veriyor.


Charles w. Socarides

[[‘Yalnız bir kadın’ olarak lezbiyen]] Hakkında Bir Tartışma

Dr. Gartrell'in ilginç makalesi, "çağdaş toplumda lezbiyen olmanın zorlukları" hakkında psikiyatri camiasına bilgi vermektedir. Makalesinde, kadın eşcinsellerin karşılaştığı, okuyucunun merhamet ve anlayış duygularını uyandıran, bir takım üzücü durumları betimliyor. Toplumsal önyargının, duygusal bozuklukların yarattığı acıya katkısı çok azdır. Bu açıdan yaklaşıldığında, makalesi ilgimizi hak eden yararlı bir katkıya sahip.

Kadın eşcinselin baş etmek zorunda kaldığı dışsal zorluklara olan ilgimiz ve merhametimiz bizi, onun rahatsızlığının da nedeni olan bilinçli ve bilinç dışı eğilimlerinden doğan içsel çatışmalarına kör yapmamalı. Eşcinsel, yaşamın diğer alanlarındaki uyumu ve işlevi ne olursa olsun, en hayati alanda ciddi yoksunluklara ve sorunlara sahiptir -yani, kişisel ilişkileri. Karşı cinsten korkmasının yanı sıra, kendisini erkeklerle anlamlı ilişkiler kurmaktan da mahrum bırakır. Özellikle çocukluğunda kendisinden esirgenmiş olan ilgi ve desteğe şiddetle ihtiyacı olduğu zamanlarda bütün erkek ve kadınlara karşı oldukça saldırgan tavırlar besler.

Patoloji, organik ve psikolojik olarak, beraberinde acı ve sıkıntıları da getiren işlev yetersizliği şeklinde tanımlanabilir. Zorunlu eşcinsellikte açık olarak görülen, işte bu yetersizlik, yetersizliğin önemi ve türlü sonuçlarıdır. Zorunlu eşcinsellik, uç noktalara vardığında, insan soyunun yok oluşu anlamına gelecek bir işlev yetersizliğidir. Bu işlev yetersizliği ve onun yan dışsal çatışmalarının altında, eşcinselin yaşamına bilinç dışı ve üstünde egemen olan bir özelliğin ıstırabı, acısı, trajedisi, korkusu ve suçluluk duygusu yatar. Böylesi bireyleri ciddi anlamda ele alarak tedavi eden psikiyatrlar, bu gerçeği iyi bilirler. Eşcinsellerin, ara sıra kaygı ve sorunlarından kurtulup, rahat yaşamalarından dolayı, psikoterapi veya psikoanalizi derinlemesine çalışmamış olanlar eşcinselin içsel sorunlarından, çatışmalarından kaynaklı acılarının miktarını görmezler veya az görürler. Ek olarak, zorunlu eşcinsellik, bireyi, en başından anlamlı ilişkiler kuramayacak ve ruhi çöküntüye açık bir hale getiren dengesizlikler yaratabilir. Karşı cinse yönelik tavırlar, oldukça yüzeysel ve kırılganlığa açık olanları hariç, herhangi bir kişisel ilişki kuramayacak kadar güvensizlik ve korku içerir. Zorunlu eşcinsel yaşamdaki en anlamlı ilişkiyi (erkekle kadının cinsel birleşmesi ve karşı cinsle paylaşılacak aşk, şefkat ve zevk gibi duyguları) yaşamakta yetersizdir.

Eşcinsel, kendisini kaygılarından korumak adına, cinsel haz için kendi cinsinden bir eş "seçip", ödün vererek yaşamla uzlaşmaya çalışır. Bu şekilde, sadece toplumu değil, derin bir şekilde araştırma yapmayıp da görüneni kabul eden araştırmacıları da yanıltabilecek geçici bir dengeye ulaşır. Eşcinsel semptomun kaygıları etkisizleştirme yeteneği, eşcinseli, itibarını korumak için akılcıllaştırma yoluna iter -yani, kendini, durumunu değiştirecek herhangi bir yardım alamayacağına ikna etmişse, duygusal bozukluklardan dolayı daha fazla acı çekmeyecektir. Yaşantısının herhangi bir zaman diliminde gerekli başarıyı gösteriyor olabilmesine rağmen, içsel sorunları bu kırılgan uyumu dağıtmaya her an hazırdır.

Yazar, " lezbiyenler ve heteroseksüel kadınlar arasında psikolojik uyumları açısından genel bir farklılık bulunmadığını’ iddia etmiş. Çeşitli kişilik testlerinden sonra, eşcinsel kadınların en az heteroseksüel kadınlar kadar uyumlu oldukları sonucunu çıkarmış. Evelyn Hooker. Psikolojik kişilik testlerinden, eşcinseller ve heteroseksüeller arasında temel psikolojik farklılıklar olmadığına dair sonuçlar çıkaran ilk psikologlar arasındadır. Bu tür bir kanıtı değerlendirirken, Task Force on Homosexuality of the New York County District Branch of the American Psychiatric Association’ın 1973'deki raporuna değinelim: "Hooker'ın, eşcinsellerin çevrelerine uyumsuzluklarına dair ( tabii eğer eşcinselliklerini saymazsak) hiçbir kanıt olmadığını ileri süren çalışması hiçbir şey anlatmamaktadır. Çalışması, yöntemsel hatalarla, (özellikle de abartılmış ‘kontrol’ler) ve vardığı türden bir sonucu gerektirmeyen düşünce karmaşıklıklarıyla doludur. Sonuç olarak yeterli bir şekilde hazırlanmamıştır."

Task Force, daha ilerde, belirli zamanlarda eşcinseller üzerinde yapılan psikometrik araştırmaların Dr. Gartrell'in iddia ettiğinin aksini belirttiklerini not etmiş. Örneğin, Doidge ve Holtzman, herbiri yirmi hava kuvvetleri acemi erlerinden oluşan dört grupla çalışmışlar: belirgin olarak eşcinsel olanlar; ağırlıklı olarak heteroseksüel olmalarına rağmen sınırlı eşcinsel deneyimleri olanlar; eşcinsellikle ilgili olmayan suçlardan yargılanmış, tamamıyla eşcinsel olanlar; ne bir suçtan yargılanmış, ne de disiplin koğuşturması altında olan heteroseksüeller. Bu araştırmacıların en dikkate değer buluşları, ilk grup ile diğerleri arasındaki farklılıklardır: "Ağır patolojinin, belirgin eşcinsellerde görülmesi daha olasıdır."

Dr. Gartrell, eşcinselliğin psikolojik kaynakları ile ilgili olan psikoanalitik kuramı, yazısında ele almamıştır. "Psikoanaliz tedavisi gören" hastalardan toplanan verilerin geçerlilik taşımadığını düşünmektedir. (Psikoanalistler, belirli bir davranış veya edimin anlamını açıklayacak en önemli çalışmanın, iç gözlemle ve dürtüleme çözümlemesiyle sağlamlaştırılan çalışma olduğunu pekala söyleyebilirler. Çünkü bir edimin anlamı güdümsel bağlamdaki yeridir, yani hangi amaca hizmet ettiğidir.) Dr. Gartrell, psikoanalitik sonuçların, "genel nüfus üzerinde denetimli çalışmalar" yapılmadan, tedavi altındaki bireylerden elde edildiğini ifade etmiştir. Eğer bu kanıt ciddiye alınır ve de şizofreni, histeri, obsesif-compalsif nevroz gibi diğer psikopatoloji biçimlerine uygulanırsa, örneğin şizofreniye dair bütün bulguların ancak genel nüfus üzerinde eşzamanlı bir denetimli çalışma yapıldığında, geçerli ve patolojik olması gerekecektir.

Şizofren hastalarımızın temel ve yan belirtilerinin bir patoloji biçimi olup olmadıklarını anlamak için, toplumdan rasgele bir örneklem grubu almamız gerekmez. Terapiye başvuran eşcinsellerin "hasta eşcinseller" oldukları ve (psikiyatrik tedavi altına girdikleri için) özel bir grubu veya çarpıtılmış bir örneklemi temsil ettiklerine dair fikirler hatalıdır, her zaman olduğu gibi, bu hastalar, kederlerinden kurtulmak için asla gerçekçi bir adım atamayan eş ve arkadaşlarından daha az mazoşistikler ve intihara daha az eğilimlidirler. Hastalarım ve pek çok meslektaşımın hastaları, terapi sayesinde yaşamın bir çok alanında başarılı olmaya devam etmektedirler. Bazen, semptomlarının bir kaygı sonucu olduğunu algıladıklarında veya ilişki sorunları yaşadıklarında bizden yardım isterler; diğerleri, özellikle orta yaşa yakın olanlar, eşcinsel yaşantının kaypaklığının artık pek de ‘cazip’ olmadığını fark ederler. Eşcinselliklerinin anlamsızlığını fark etmeye başlayıp, terapi esnasında, gelişmemiş psikocinsel konumlarının düzeltilmesine teşebbüs etmeyi kendilerinde bir hak olarak görürler. Denetleyemedikleri çocukluk deneyimlerinden kaynaklı ve toplumsal cinsel kimliklerini tam olarak taşımalarını engelleyen duygusal konumlarından yakalarını kurtardıklarında almaları mümkün olan mükafatı istemektedirler. Artık "gey mitolojisi"nin içinde kilitli kalmak istemezler, ayrıca toplumsal reddin genel temelini tevil edecek kadar zeki ve de kavrayışlıdırlar. Birey olarak, sevmeye ve sevilmeye hakları olduğunu düşünürler-tecrübeyle de bildikleri gibi eşcinsel ilişkilerde ulaşılması oldukça güç olan bir karşılıklılık.

Kadın eşcinseller, çevresel zorluklarla baş etmek için elbette psikiyatrlardan yardım istemelidirler. Fakat, eğer temel psikogensel çatışmalarından dolayı tedavi görmek istiyorlarsa, psikiyatra gitmekten vazgeçirilmemeliler ve cesaretleri kırılmamalıdır. Birincisi (çevresel zorluklar) üzerine eğilmek ve diğerini (temel psikogensel çatışmalar) göz önünde bulundurmamak, eğer eşcinselliğin patogensel bir sorun olduğu, yetiştirilme tarzından kaynaklandığı kabul edilmiyorsa, hastalarımızı ve toplumu yanıltmak demektir.

Son olarak, Dr. Gartrell, ‘yeni sıkı bilimsel çalışmaların’, psikoanalitik kuramların geçerliliğinden şüphe ettiği sonucuna varmış. "Yüzyılın başlarında psikiyatrların, lezbiyenliği gelişimsel bir bozukluk olarak gördüklerini", fakat artık öyle olmadığını belirtmiş. Böylesi bir izlenim elbette düzeltilmelidir.

Geçtiğimiz yirmi yıl boyunca, eşcinselliğin kuramsal, klinik, ve tedaviyle ilgili görünümlerini tanımlayan, oldukça büyük miktarda psikoanalitik klinik araştırmalar yayınlanmıştır. Geliştirilmiş bir kaynakça, Homosexuality isimli kitabımda bulunabilir. Gerçekten de, onun savunduğu gibi, hiç de 1960'lardan bu yana az miktarda çalışma yapılmamıştır, fakat eşcinsel hastalardaki odipal-devre çatışmalarının her zaman odipal öncesi çekirdek çatışmaların üzerini örttüğü sonucuna ulaşıldıktan sonra esas bulgular elde edilmiştir. Belli başlı eşcinsellik durumlarında, cinsel nesneye ilişkin dürtülerin birbirini izleyen değişmeleri yerine, eşcinselliğin gelişimine katkıda bulundukları aşikârdır-bir diğer deyişle, erkek eşcinsellerde de olduğu gibi, kadın eşcinsellerin merkezi çatışmaları, yapısal olmak yerine, nesne ilişkilidirler. Bu bakış açısı, sapıklık gelişiminin açık ve kesin olarak gözlemlendiği, pek çok kereler bahsi geçmiş durumlara da uygun düşmektedir. Bu hastalarda, sapık davranışları gerçekleştirememe anksiyeteye sebep olur. Sapık davranışların, genellikle cinsel doyuma ulaşmanın yegâne yolu ve anksiyetenin azaltılması için bir zorunluluk olduğu için, ayrıca bu tür doyumlara olan gereksinmenin şiddeti görece çok telaffuz edildiğinden, böylesi durumlar "iyi yapılanmış" cinsel sapkınlıklar olarak adlandırılabilirler.

Üstelik yetişkin kadın ve erkek eşcinsellerin psikoanalizleri süresince toparlanmış olan psikoanalitik klinik veriler, diğerlerinin arasında, insan gelişiminin simbiyotik ve ayrılma-bireyselleşme evrelerini göstermiş olan Mahler ve arkadaşlarının desteğini almışlardır. Çocuk gözlemleri ve gelişimsel kuramların kombinasyonu ve yetişkin eşcinsellerden toparlanmış çözünümsel malzemeler, eşcinselin saplantısının ayrılma-bireyselleşme sürecinin son evresinde yattığını açıklamaya yarıyor. Bu süreç toplumsal cinsellikte olduğu kadar kişisel kimlikte de kargaşalık, anneyle bir tutulan temel feminin kimlikte ısrar (kadın eşcinsellerde, annenin nefret ve kötülük dolu algılandığı durumlarda), ayrılma anksiyetesi, egemenlik altına alınma korkusu (anne-çocuk birliğinin yenilenmesi), ego işlevlerinde ve cinsel nesne ilişkilerinde kargaşa yaratmıştır. Verileri ve kuramları birleştirerek, sebepler hakkında önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Toplumda eşcinsellik, bütün insanların, toplumsal tanımlı kimliğin kişisel izdüşümünü belirleyen, çocukluk çağındaki ayrılma-bireyselleşme evresini geçmiş olma gereksiniminden kaynaklanmış olmalıdır. Pek çok çocuk, bu gelişim işlemini başarıyla tamamlayamamakta, bu nedenle anatomik ve biyolojik yeterliliklerine göre sağlıklı bir cinsel kimlik (bütün eşcinsellerin temel kargaşası) oluşturmaktadırlar.

Son zamanlarda, yeni sorunlar fark edildi ve içsel cinsel nesne ilişkilendirmenin patolojisi, ego gelişimsel psikoloji (self-psychology'i de kapsayarak), ve narsizm kavramına dair ilerlemiş bilgilerimizin ışığında çözümler önerildi. Eşcinselliğin klinik şekilleri artık dörde ayrılmaktadır: Ödipal, ödipal öncesi tip 1 ve 2 (nesne ilişki patolojisinin derecesine bağlı olarak), ve şizo-eşcinsellik (eşcinsellik ve şizofreninin bir arada varolması).

Kadın eşcinsel, cinsel nesnesini seçme şansına sahip değildir. Gerçek zorunlu kadın eşcinselin konumu, durumsal etkenlerden veya farklı tecrübelere olan istekten dolayı kadın-kadın cinsel birleşmesi yaşayan kişilerin davranışlarından farklıdır, onunki bilinçsizce belirlenmiştir. Bunlar eşcinsel davranışın klinik olmayan biçimlerini oluşturur. Gerçek eşcinselliğin temeli, kesinlikle bilinçli bir seçim değildir. Aksine, çocukluğun erken evrelerinde belirlenmiştir ( elbette uygulama anlamında değil, kaynağı anlamında). Kadın eşcinselin yaşantısını zorlaştıran dışsal sorunların var olması, derinlemesine psikoanalitik çalışmalar süresince toparlanacak, geçerli klinik verilerin gölgelenmesine neden olmamalıdır. Aksi takdirde psikiyatrlar, okuyucu ve maalesef savunmasız halk yanlış bilgilendirilecektir.

Nanette Gartrell'ın Yanıtı

[[‘Yalnız bir kadın’ olarak lezbiyen]] isimli makalemi tartışırken, Dr. Socarides, lezbiyen hastaların tedavisine ilişkin kuramsal yaklaşımını özetlemiş. Lezbiyenliği "duygusal bir bozukluk" olarak tanımlamış, lezbiyenlerin "sapık davranış"larda bulunduklarını belirtmiş, lezbiyenlerin "kişisel ilişkileri[nde]...ciddi yoksunluklara ve sorunlara sahip olduklarını" iddia etmiştir. Bu kuramların doğruluğunu kanıtlamak için, Dr. Socarides, 1956'da (Doidge ve Holtzman) hava kuvvetleri acemi erlerinin psikolojik uyumlarını inceleyen çalışmayı da içeren, erkek eşcinseller hakkındaki çeşitli araştırmalardan bahsetmiş, sonuç olarak da bütün lezbiyenler için derinlemesine psikoterapinin önemini vurgulamıştır. Dr Socarides’in tedavisinin amacı, iddiaya göre lezbiyenliğe neden olan bilinç dışı çatışmaların hastaca anlaşılması değil, Dr. Socarides’in lezbiyenlerin çocuk doğurmamayı seçtikleri zaman olacağından korktuğu ‘insan soyunun yok olması’nı da engellemektir.

Eğer Dr. Socarides, iddialarını destekleyecek, kadınlar üzerine herhangi bir geniş ölçekli, bilimsel olarak iyi araştırılmış bir çalışmadan bahsetmiş olsaydı, lezbiyenlik hakkında kuramları daha ikna edici olurdu. Erkeklerden oluşan gruplar üzerinde çalışılarak, kadınlar hakkındaki psikodinamik kuramların doğruluğunu kanıtlamak için verilen bilimsel örneklerle ilgilenmiyorum. Benim lezbiyenlerin psikolojik uyumları üzerine olan literatür araştırmam, Dr. Socarides’in lezbiyenlerin anlamlı ilişkiler kurmalarını eleştiren ödipal öncesi çekirdek çatışmalardan acı çektiklerine dair düşüncelerini kesinlikle desteklememektedir. Makalemde bahsi geçen hastalar, gayet olumlu, sağlıklı ve yapıcı uzun süreli ilişkiler yaşamışlardır.

Dr. Socarides’in lezbiyenliğin sonuç olarak insan soyunun yok olmasına neden olacağı hakkındaki düşünceleri temelsizdir. Nüfus artışı açıkça daha acil, ivedi bir sorundur. İnsanlarda lezbiyenlik ve eşcinselliğin varlığı (hayvanlarda da olduğu gibi), bizi nüfus artışından koruyarak insansoyunun devamını sağlayacak teleolojik işlevler sunar mı diye merak ediyor insan. Nasıl olursa olsun, Dr. Socarides lezbiyenlerin ve eşcinsel erkeklerin üreme yetenekleri olduğunu ve lezbiyen anneler ve gay babaların varlığını gözden kaçırmamalıdır.

Dr. Socarides, lezbiyenlerin psikopatolojisi üzerine kişisel inanışlarını ifade etme hakkına sahip olmasına rağmen -her ne kadar bilimsel kanıtlar bu inanışın karşısında da olsa- bütün lezbiyenler için derinlemesine psikoterapiyi savunacak herhangi bir gerekçe yoktur. Bu tür bir tedaviyi salık vererek, Dr. Socarides psikoterapinin lezbiyenlerin heteroseksüelliğe dönüşmelerine yardım edebileceğini kastetmektedir. Gerçekteyse, çalışmalar tekrar tekrar göstermişlerdir ki, terapinin her biçimi (psikoanaliz, davranış motifikasyonu, şok terapi, vb.) uzun süreli heteroseksüelliğe dönüşümü sağlamada dikkat çekecek derecede başarısız olmuştur. Lezbiyenliğe, etkili olduğu kanıtlanmamış bir tedavi önermek bilimsel ahlaka aykırıdır ve sorumsuz bir davranıştır.

Bitirirken belirtmek isterim ki, bizler, sağlık uzmanları olarak, hastalarımıza ve topluma lezbiyenlik hakkında kesin ve güncel bilgi sağlamak zorundayız. Dr. Socarides, lezbiyenliğin patolojik olduğunu kanıtlayacak hiçbir veri sunmamıştır. Gerçekte, çalışmalar ısrarla tam tersini göstermektedirler -lezbiyenler, psikolojik uyumları açısından heteroseksüel kadınlardan ayırtedilemezler. Psikiyatristlerin, lezbiyenliğin yaşanabilir ve sağlıklı bir alternatif yaşam biçimi olduğu üzerine yeni bir anlayış geliştirebilmeleri için zaman gelmiştir.

* Bu metin American Journal of Psychotherapy (Vol.35, No.4, Ekim 1981) dergisinden Türkçeye çevrilmiştir.

Çeviri: Yeşim T. Başaran, Harun T.


Kaynak: Kaos GL, Aralık 1995, Sayı 16





Etiketler: insan hakları, sağlık
Dijital