02/03/2015 | Yazar: Gizem Bayıksel

Yapımcılığını Ali Betil’in üstlendiği ‘Love is Strange’ filmi 14. Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali kapsamında Türkiye’de gösterildi. Betil, yapımcılık kariyeriyle ilgili kaosGL.org’un sorularını yanıtladı.

‘Türkiye’den çıkacak LGBT temalı bir filme yapımcı olmak istiyorum’ Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
Yapımcılığını Ali Betil’in üstlendiği “Love is Strange” filmi 14. Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali kapsamında Türkiye’de gösterildi. Betil, yapımcılık kariyeriyle ilgili kaosGL.org’un sorularını yanıtladı.
 
Yapımcılık kariyerinizden önce sinema üzerine bir şeyler yapma kararı aldığınız ilk andan başlayalım. 2011 yılında yönetmenliğini yaptığınız "Sidikli" filminden önce neler yaptınız ve sonrasında sizi yapımcılık alanında bir kariyere yönelten ne oldu?
 
Biraz hayatı akışına bırakmak sebep oldu sanıyorum. Üniversiteden mezun olmadan önce İstanbul’da eski Barbahçe’de sinema ve tiyatroyla ilgilenen biriyle tanıştım ve âşık olduk. O aşk bizi İstanbul’dan New York’a ordan başka önemli film ve projelere taşıdı. İlk olarak Hrant Dink’in cenazesini anlatan Hrant (Fırat) belgeselini çektim. Daha sonra Hüzün’ü beraber çektik bir cep telefonuyla. Burda çok anlaşıldığını düşünmüyorum bu filmin ama Paris’te Centre Pompidou filmi keşfetti, 850 film arasından yarışma bölümüne kabul etti ve ordan da yaklaşık 26 farklı ülkenin sanat galerisinde gösterildi.
 
Sidikli benim için çok önemli bir film. Columbia Üniversitesi’ndeki film bölümünde ilk sene sonunda başka bir öğrencinin yazdığı senaryoyu çekmek gerekiyordu. Okulda kimsenin senaryosunu beğenmediği, sınıfta dışladığı Afrikalı bir öğrenci vardı, adı Gilbert. Bu konularda New York çok sert bir yer olabiliyor çünkü. Gilbert Ruandalı idi. Ruanda’daki katliamdan kurtulmuştu. Sidikli onun hikâyesi, kendi köyünde ailesi ile başından geçenlerin öyküsü. Bence çok insani bir hikâyeydi. Ben hikâyeyi Türkiye’de Reha Erdem’in Beş Vakit’i çektiği köye adapte edip bir sesçi ile sadece köydeki insanları kullanarak çektim. Şu ana kadar bir tek köydekiler gördü.
 
Ira Sachs ile ilk olarak, geçtiğimiz yıl Pembe Hayat KuirFest’te de gösterilen "Keep the Lights On" filmi ile çalışmaya başladınız. Yönetmen ile nasıl tanıştınız ve birlikte çalışma fikri nasıl ortaya çıktı?
 
İstanbul’a Claire Messud diye bir yazar gelmişti. Ben de New York’ta film okumak istiyordum. Tanışınca biraz kendimden bahsettim. Hüzün’ü seyretti sonra ve Ira ile tanışmamı tavsiye etti. O sıralarda Columbia’da hocalık yapıyordu. New York’a gittim, Ira’nın dersine katıldım. Benim Pompidou’da filmimin olduğunu öğrenince “sanat okuluna gitme” dedi. Ama benim gitmem gerekiyordu, çünkü sevgilim ordaydı, tiyatro bölümüne kabul olmuştu. Ben Columbia’ya kabul olunca Ira ayrıldı. Eğitim tarzı sanatçının kendi iç sesini keşfetmeye yönelikti. Akademik eğitime biraz ters düşen bir tarzı vardı. Üniversiteden ayrılmasına rağmen bizim arkadaşlığımız devam etti. 

"Keep the Lights On"da Erik ve Paul’un 10 yılı aşkın bir zaman içerisinde ilişkilerinin gelgitlerine tanık olmuştuk. "Love is Strange"de ise George ve Ben’in hayatlarının evlendikten sonraki dönemini takip ediyoruz. Bir yapımcı olarak, aşkı merkeze alan bağımsız filmlerde çalışmak nasıl bir deneyim sizin için?
 
Bence bir sanatçının sadece kendi dünyasını, yaşadıklarını, çevresini anlatması, çok geniş bir seyirci ile empati kurması için iyi bir başlangıç noktası. Aşk herkesin empati kurabileceği bir kavram. Belki sevgisiz büyümüşler hariç diyelim. Yani hayatta bir şekilde sevilmiş biri için aşk çok kolay hissedilen bir duygu. Karşımızda hissettiğimiz, ötekileştirdiğimiz insanlarla, onların hissettikleri üzerinden bir bağ kurma, kendimizi onların yerine koyma hissini sağlayan aşk bence. Bu olduğu zaman, insanlar daha huzur içinde yaşayabiliyor. Kendileriyle ve çevresiyle barışık olabiliyorlar. Çok birleştirici bir duygu aşk. Ötekileştirme ve düşmanlaştırma, bana biraz kolaya kaçma gibi geliyor. Kişinin kendisiyle olan bir sorununu başkalarına atıp yüzleşmeden kaçması gibi. 
 
Bu yıl yine Independent Spirit Awards’ın en önemli ödüllerine aday oldunuz. "Boyhood", "Birdman" gibi yüksek bütçeli filmlerle birlikte böyle bir ödüle aday olmak nasıl hissettirdi?
 
Bizim filmlerimizin yapılış tarzları dayanışma ile oldu. Dev bütçelerimiz yok, hatta İstanbul’da çekilen filmlerin çoğundan daha düşük diyebilirim. Filmin mekânları arkadaşlarımızın bize verdiği mekânlar. George ile Ben’in evi Ira’nin kendi evi. Keep The Lights On’da da öyleydi. Benim evimi kullanamadık çok küçük diye, ama ben de kendi tez filmimi böyle çektim. 
 
Keep The Lights On ile de o zamanın dev bütçeli filmleriyle Moonrise Kingdom ve Silver Lining Playbook ile yarışmıştık. Bu güzel bir koyda dev yatlar arasına küçük bir takanın içine doluşmuş, oldukça eğlenen ve kendileriyle barışık bir grubun gelmesi gibi hissettirdi beni.  
 
Türkiye’den çıkacak LGBT temalı bir filme de yapımcı olmayı düşünür müsünüz?
 
En çok istediğim şeylerden biri. Bunun için yaklaşık 6 aydır bir hikâye oluşturuyorum. Pek yakında diyelim (gülüyor).  

Etiketler: kültür sanat
Nefret