18/02/2020 | Yazar: Umut Güven

İçinde bulunduğumuz dünyadan bizi bambaşka diyarlara taşıyan bir çizgisi var Janok’un. Renklerin, eğilip bükülen bedenlerin ve birbirinden güçlü imgelerin bir araya gelerek yarattığı dünyalar bunlar…

Necati Janok’un sanatına dair: Normların dışında çizgiler Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

İzmir’de yaşayan, özgün çalışmalarını zevkle takip ettiğim Necati Janok ile resimlerine ve üretim sürecine dair bir söyleşi gerçekleştirdik.

Öncelikle kendini tanımlamayı tercih ediyor musun; ressam, illüstratör, çizer… Ne diye bahsetmeliyim senden?

İllüstratör diyorum ben kendime. Unvan benim için çok önemli olmasa da farklı mesleklerden para kazandığım dönemde de kendime illüstratör diyordum. Çünkü pratikte yaptığım şey bu: resmetmek.

Necati Janok’un sanat yolculuğu nasıl başladı?

Aslında her şey altı yaşında aldığım bir hediyeyle başladı. Çizmeye ilk ne zaman başladığımı bilmiyorum ama neyi estetik bulduğuma karar verdiğim an, halamın hediye ettiği kübist formlarda karakterlerin çizili olduğu fincanı aldığım andı. Oradaki karakterler o zamana kadar gördüğüm her şeyden daha güzeldi. O günden sonra da hep bir şeyleri deforme etmeyi sevdim. Sonra da aklıma gelen her şeyi çizdim. Liseye başladığımda tanıştığım Neriman hocamla yeni teknikler öğrenirken bir yandan da çok özgürdüm. 16 yaşımdaydım ve bir de bakmışım bir sergiye çıkaracak kadar resmim birikmiş. Hocamın önerisiyle ilk sergimi açtım ve farkında olmadan hayatımın kalanında nerede olacağım ve neyin peşinden gideceğim de belli olmuş oldu. Üretken olmayı tahmin ettiğimden de fazla sevdim.

necati-janok-un-sanatina-dair-normlarin-disinda-cizgiler-1

Eserlerine baktığımız zaman inanılmaz bir renk çeşitliliği, detaylar, hareketli çizgiler ve semboller görüyoruz. Genelde bu detay ve renklere de bazı suretler, bedenler eşlik ediyor. Nedir bu detayların, bedenlerin, sembollerin ve renklerin hikayesi?

Resim benim terapi alanım ya da diğer bir deyişle toplumla ve kurallarıyla anlaşma metnim. Çocukluğum boyunca yaz aylarını ailemle birlikte bir çiftlik evinde geçirirdim ve üç ay boyunca hayvanlardan ve ağaçlardan başka arkadaşım olmazdı. İneklere konser verdiğim, köpeklerle yerde yuvarlandığım Heidi benzeri bir çocukluk geçirdim ve zaman orda peşinden koşturduğumuz bir şey değildi. Sonbahar geldiğinde ise şehre dönerdik ve bir anda kendimi okulda bir sürü çocukla ve diğer insanlarla iletişim kurmaya çalışırken bulurdum. Yaz ve kış, çiftlik hayatı ve şehir hayatı, hayvanlar ve insanlar benim için iki ayrı uçtu ve ikisi arasında muazzam bir boşluk vardı. Çizimlerimdeki detay, benim bu iki ayrı dünyada abartılı gördüğüm her şeyin daha da abartılı hali gibi. Saatlerce gözlerimi ayırmadan izlediğim bir mantarın formu, çam ağaçlarının dokusu, karıncaların senkronize hareketleri, bir anda hızla önümden geçen yılanın bende uyandırdığı korku şehre döndüğümde yerini kaldırım taşlarının ritmine, antik kalıntıların muazzam işlemelerine, apartmanların ve binaların geometrik formlarına ve insanlardan gelecek zararların korkusuna bırakıyordu. Belki sadece doğanın içinde olsam ya da şehirde olsam resimlerimde ağaç gövdelerini, mantarları, apartmanları bu kadar taklit etme yoluna gitmeyecektim ya da renklerde böyle bir çeşitlilik arayışında olmayacaktım. Çünkü iki uç da ilerleyen yaşlarımda vazgeçilmezim haline geldi ve zihnim estetiği hep o formlarda o desenlerle tanımladı.

necati-janok-un-sanatina-dair-normlarin-disinda-cizgiler-2

Sanatında güçlü temalar işliyorsun; seks, cinsellik, aşk, öfke… Bu temalar nereden besleniyor ve nasıl doğuyor?

Çizim yaparken yıllardır devam ettirdiğim bir gelenek var. Eğer proje dışı şeyler çiziyorsam masamın yanında mutlaka boş sandalye bulundururum. Oraya kimle konuşmak istiyorsam hayalimde oturtur ve içimden de olsa kuramadığım cümleleri çizerim. Çünkü bence kötü bir iletişimciyim ve kendimle de olsa konuşamadığım şeyleri ancak böyle anlatabiliyorum. Her resim bir seans gibi ve o seans bittiğinde ben de çizdiğim şeyleri inceliyorum. Konular sürekli değişiyor ama dediğin gibi çoğunlukla seks, cinsellik, aşk, öfke üzerinden ilerliyor her şey. Demek ki en çok bu konularda iletişim kuramıyorum.

Böyle güçlü ve bazen içinde bulunduğumuz toplum için tabu sayılabilecek temalarda bir şeyler üretmenin özgürleştirici bir yanından bahsedebiliriz yani aslında. Peki nasıl dönüşler alıyorsun, Türkiye’de böyle özgürlükçü işler üretmenin zorluklarını hiç yaşadın mı?

İlk sergimi açtığımda oldukça endişeliydim. Topluluk önünde bulunmayı sevmediğim gibi protokol başta olmak üzere insanlara özelimi açıyor olacaktım ve henüz 16 yaşındaydım. Anksiyete sosu bol günlerdi ama protokolden olumsuz hiçbir yorum gelmediği gibi oldukça etkilenmiş görünüyorlardı. İlerleyen günlerde tanımadığım birinden okuluma ve evime beni dine ve ahlaka davet eden mektuplar aldım. Rahatsız ediciydi ama umursamadım. O yaşımda bile çocukça bulmuştum.

Bir çalışmaya başlamadan önce yaptığın bir hazırlık var mı? Bir işin senden çıkıp bize ulaştığı süreç nasıl işliyor?

Uzunca bir süre düzenli çizmeye ara vermiştim. Sadece kendimi yalnız hissettiğimde ve mutsuz olduğumda çizim yapıyordum. O dönemde resim sadece bir iletişim aracıydı ve biraz keyfiydi. Evim yarım kalmış resimlerle doluydu. Ardından, bir süre önce travmatik bir süreç yaşadım ve o süreçte sadece çizdim. Doktorum düzenli ilaç kullanımı öneriyordu ve önümde iki yol vardı: ya normalleşecek ve sabah 9 akşam 6 işime devam ederek hayallerimi hatırlamayacaktım ya da tüm enerjimi sanata aktaracak, kendi kontrolümü kendime verecektim. Ailemin ve arkadaşlarımın da desteğini alarak ikinci yolu seçtim. Evet, risk aldım ve kimseye doktorunuzun dediğini yapmayın gibi bir tavsiye verdiğim yok. Ama ben doğru olanın bu olduğunu hissettim ve o günden sonra işimden istifa edip evimi en rahat çizim yapabilecek şekilde tekrar dekore ettim. Yarım bıraktığım her şeyi tamamlamaya başladım. Çizsem de çizmesem de o masanın başında olmak zorunda olduğum saatler var. Bu süreçte psikoloji, tarih, astroloji, müzik gibi alanlardan okumalar yapıyorum. Kitaplar, belgeseller, makaleler… Ve bir anda o alanda ilk taslaklar gelmeye başlıyor. Kompozisyon kafamdakiyle oturduğu anda benim boşaltım süreci dediğim süreç başlıyor. İşte orada Banu Alkan, Serpil Çakmaklı filmlerinden, Cennet Mahallesi, Kara Melek, Selena gibi dizilerden çok destek alıyorum. Film ve diziler arkada çalarken ben hiç düşünmeden çiziyorum. Mesela resim bittikten hemen sonra parmağınla resmin bi yerine dokunsan, orayı boyarken Selena kime iyilik yapmış ya da Yasemin Saylan, Nahit Saylan’dan şirket hisselerini nasıl almış söyleyebilirim. 

İd ve Od serginle beraber daha çok toplumsal meselelere odaklanmaya başladın, üstünden yıllar geçti. Bugün geldiğin noktada kendi sanatında bir değişim olduğunu düşünüyor musun? Hâlâ eserlerinde toplumsal alt metinler var mı?

Şimdi düşündüğümde üzerinden 13 yıl geçmiş ve geçen 13 yılda politikadan bazen kasten uzak durdum bazen de üzerine gittim. Kişisel gündemimde ne varsa doğal olarak resimlerime de yansıdı o dönemlerde. Son zamanlarda gündemimde Türk Mitolojisi var. Bir yandan da Anadolu halklarının korku öğelerini inceliyorum. Bir ilgi alanı olarak başlamıştı ama zevkli bir sorumluluğa dönüşüyor. Düşünsene, hayali bir karakter var ortada. İzmir’de de, Mardin’de de, Kars’ta da o karakterden korkuyor insanlar. Ama o karakteri tasvir eden çizimler ya yok ya da çok kısıtlı sayıda. Ben de bu anlamda daha çok üretmem gerektiğini düşünüyorum.

necati-janok-un-sanatina-dair-normlarin-disinda-cizgiler-3

Çalışmaların, yarattığın karakterlerin toplumsal normların spektrumunda nasıl bir noktada yer alıyor? Karakterlerinin bir cinsiyeti var mı mesela?

Resimlerimde insanlar var, ama her biri toplumun ayrıştırdığı, kalıplaştırdığı ve belirlediği normlarının dışındalar. Çünkü insan gibi karmaşık bir konsepti kadın ve erkek diye ayırmayı biraz gülünç buluyorum. O yüzden çizdiğim karakterler güzel de değiller çirkin de, kadın da değiller erkek de, iyi de değiller kötü de... Sadece insanlar. Zaafları da var süper güçleri de... Bu özellikleriyle bizden, hepimizden hiç de farklı değiller. Birkaç ay önce Gig Bang adında bir resim yaptım. Heteroseksist birinin gözünden onun ahlak anlayışına uymayan bir seks sahnesi canlandırdım. Empati kurmak için en tiksindiğim ve korktuğum şeyleri hayal ettim. Mesela elimde beyaz peynir tuttuğumu ve yediğimi hayal ettim, ki hayatta en tiksindiğim şey beyaz peynirdir. Nasıl tiksiniyorsam öyle izlemeye çalıştım iki kişinin seksini. Bu yüzden peynir kafalı, mantarlı bir ben varım resimde. Tek eliyle kendini ve diğerlerini izliyor. Oldukça da eğlenceli bir kompozisyon olduğunu düşünüyorum. Bu da sanırım benim komik bulduğum kalıplaştırıcı zihniyetle eğlenme tarzım.

Üstünde çalıştığın yeni işler, projeler, sergiler var mı? Önümüzdeki dönemde Necati Janok’un nasıl işlerini göreceğiz?

Şu an Fatih Kırcelli’nin(Elektronik müzik severler kendisini KRCL olarak tanıyorlar) fantastik romanı “Şifacı” üzerine çalışıyorum. Kitaptan sahneler resimliyorum ve tamamlandığında bir sergi görünüyor ufukta. Diğer yandan Türk Mitolojisi ile ilgili çok güzel ve beni çok heyecanlandıran bir proje için katılımcı olarak davet aldım. Henüz detay vermem doğru olmaz ama her şey yolunda giderse hayallerim gerçek olacak diyebilirim. Bir de illüstrasyonlarını ve hikayesini oluşturmakta olduğum,  “Xotoiv” adını verdiğim hikayem var. Bir tanrı-kralın Dünya’da kaybolan gözünün özgürlük mücadelesini anlatıyorum bu hikayede.

*Bu yazı ilk olarak Kaos GL dergisinin “Bellek” dosya konulu 169. sayısında yayınlanmıştır. Dergiye; online aboneler dergi websitesinden ulaşabilir. Dergiyi internetten satın almak için ise Notabene Yayınları ile iletişime geçebilirsiniz.


Etiketler: kültür sanat
Nefret