24/10/2008 | Yazar: Barış Sulu

İnsan ilk gençliğini unutmaz. O yıllarda yaşadıkları, her şey, en sevdiği film gibi kalır zihninde. Lise yıllarımda kullandığım defteri anımsıyorum şimdi. Benim filmim de oradaydı. İlk gençliğimin tutkulu dizeleri vardı içinde. Olayların büyümesine neden olan, kapağı motosiklet resimli defteri hala saklıyorum. Özenle yazdığım her sayfada, gördüğüm acıların, kavgaların, adeta kültürel bir travmanın izleri vardı…

İnsan ilk gençliğini unutmaz. O yıllarda yaşadıkları, her şey, en sevdiği film gibi kalır zihninde. Lise yıllarımda kullandığım defteri anımsıyorum şimdi. Benim filmim de oradaydı. İlk gençliğimin tutkulu dizeleri vardı içinde. Olayların büyümesine neden olan, kapağı motosiklet resimli defteri hala saklıyorum. Özenle yazdığım her sayfada, gördüğüm acıların, kavgaların, adeta kültürel bir travmanın izleri vardı…

KAOS GL

çağdaş çetinkaya

On beş yaşındaydım. İlk şiirlerimi yazıyordum. Yazarak düşünmeye yeni başlamış sayılırdım. Gördüklerimi tanımlarken, sosyolojik bir okumaya giden yolu şiirler açmıştı. İyi dizeler yakalamaya başlamıştım. Her ne kadar bize yazıdan uzak durmamız, yaşamımızı sadece, yol gösteren büyüklerimizin emirleriyle sürdürmemiz öğretilse de.

O günler yoğun bir karamsarlık duygusuyla, her gece ‘Ölü Ozanlar Derneği’ filmini izlemekle geçiyordu. Uykuyla uyanıklık arasında yalpalıyordum okulda. Bazı arkadaşlarımız saçlarına jöle sürdükleri için uzaklaştırma almıştı. Bu konuyu felsefe kulübünde tartışmıştık. Pazartesiydi. O günü hiç unutmadım. Yine şiir yazıyordum. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersindeydik. Öğretmenimiz, okulun en ünlü isimlerinden biriydi. Müdür Yardımcısı Nuri Bey’in, pshyco diye bir lakabı vardı. Koridor boşluğunda, sigara içen öğrenci yakalarsa, onu duvara yapıştırıp tekmelerdi. Fen bölümünden bir arkadaşımın, bu yüzden burnu çatlamıştı.

Nuri Bey, kızlara özel namaz kılma yollarını anlatıyordu. Şiir yazıyordum. Dersten kopmuş, transa geçmiştim. Başka bir dünyadaydım. Sıra arkadaşım Ceyda, karın boşluğuma dirseğini geçerine kadar yazdım. Kafamı kaldırdığımda, Nuri Bey’in çatık kaşlarını gördüm. Ne yaptığımı sormuştu. Heyecanlanmıştım. Ürkmüş, tedirgin olmuştum. En arka sırada görülmeyeceğimi düşünmüştüm. Nuri Bey defteri yavaşça çekti sıramdan. ‘Ne bu?’ diye bağırdı. ‘Şiir!’ dedim. Bütün sınıf gülmeye başladı o an. Dersten sonra odasına gelmemi söyledi. ‘Elbette, gelirim hocam!’ diye karşılık verdim. Boğazım kurumuştu, terlemeye başlamıştım. Defterde Bora’ya yazdığım şiirler vardı. Birlikte dolaşıp bira içer, şiir üstüne konuşurduk onunla. En çok Edip Cansever’in Umutsuzlar Parkı’nı severdik. Biliyorduk ki, herkes kendi düşündüğüyle kalacaktı bu hayatta! Cansever öğretmişti.

Dersten sonra Nuri Bey’in odasına gittim. Oldukça soğukkanlıydı. Pencere kenarında sigara tellendiriyordu. Birkaç dakika sonra tekme tokat vurmaya başlamıştı. Sağ kroşe, sol kroşe, diz, kafa… Din tanımaz, ahlak bilmez, şerefsiz bir homoydum ona göre. Okuldan attırmakla tehdit etmişti. Üç hafta uzaklaştırma aldım. Ailem hoşgörülüydü. Her zaman kredim vardı onlara karşı. Bu yüzden olayın üzerinde çok fazla durmamışlardı. Babam, tam bir aydın tipolojisi çiziyordu. Her ne kadar yaşadığı toplumdan etkilense de, aldığı eğitim, onu bana ceza vermekten alıkoymuştu.

Gerçek sorun Bora’nın okuldan alınmasıydı. Ailesi onu öfkeyle azarlamış, kentin öbür ucundaki bir okula yazdırmıştı. Hem de benim yüzümden. Hiçbir suç işlememiştik. Kimseye zarar vermemiştik. Onunla öpüşmemiştik bile. Ama Nuri Bey, yapacağını yapmıştı. Bizi sapıklıkla suçlayan pshyco, Bora’yı tuvalette sıkıştırıp burnunu kırmıştı. Onu ailesine şikayet etmiş, eline bir Kuran’ı Kerim kitabı tutuşturmuş, 11. sınıfların koridorunda dört tur attırmıştı. Hiçbir şey yapamamıştık, elimizden hiçbir şey gelmemişti. Herkes Nuri Bey’i haklı görmüştü. Sessizce bitirdik o yılı…

‘Sapık’ olan gerçekte kimdi? Bunu hep düşündüm. Birbirlerine sevgi şiirleri yazan çocuklar mı? Yoksa Nuri Bey ve maço öğrencileri mi? Aleni biçimde yaşadığımız tecavüzü, ne Bora ne de ben unutabildik. İkimiz de psikolojik destek aldık. Aradan yıllar geçti. Ama hep aynı şeyleri duyuyorduk. Türkiye’nin toplum yapısı buna hazır değil! O halde daha çok dayak yerdik, akıllanana, uslanana kadar. Nasıl olsa şerefsiz homolardık!
O günden sonra şiiri hiç bırakmadım. Tüm dostlarımla, İzmir şehrinde savrulduğumuz yıllardır. O kargaşada içimizi sızlatan, daha bir sürü şey oldu. Sonradan yüzlerce şiir yazsam da, ilk gençliğin o alevli defterini hiçbir zaman unutamadım…

Bu anıyı neden anlattım? Bizler insan olarak, önce nesneleri algılar, sonra hayatı tanımaya başlarız. İlk gençliğimizde, sınırsız bir özgürlük dünyasında buluruz kendimizi. Her şey bizim için yaratılmıştır sanki. Ardından, yaş arttıkça kısıtlamalar gelir. Bana da öyle oldu. Sorumluluklar yumağının arasında, gerçek özgürlüğü hiçbir zaman duyumsayamadım. Ama yaşamı hep sevdim. Nuri Bey gibi, var olduğum hiçbir an yaşayanlardan nefret etmedim, kimseyle kavga etmeye kalkışmadım. Olumsuzluklar bana dünyanın değil, sadece eğitimsiz insanların kötülüklerini ve cehaletini gösterdi. Zaten dünya, onların kirletmeyi başaramayacağı kadar güzel bir yer.

İşte şu an devam ettiğim bu yazı, yıllardır süren, yaşadığım(ız) haksızlıkların bir panoramasını içeriyor. Ana tema, saptırılmış ahlaki değerler ve psişik toplum yapısının, bireyler, özellikle de eşcinseller üzerine uyguladığı baskı olacak. Kendim hakkında değil. Bir dönem, o dönemin yaşamı hakkında bir kanı uyandırmayı amaç edindim. İki binli yıllarda, milenyum Türkiye’sinde neler yaşıyoruz? Çağın ne kadar ilerisindeyiz, gerisindeyiz, neresindeyiz?

Kısaca, kendi dilini konuşmayan insanları, bir kaşık suda boğmaya çalışan gericilerden bahsediyorum. Eşcinselleri, bir seks objesi olarak öcüleştirmeye devam ediyorlar. Hatta bazen, dövmeye bile kalkıyorlar. Oysa herkes gibi işimizle gücümüzle uğraşıyor, hayatımızı yaşıyoruz. Algı temelden bozuk olduğu için, ne söylersek söyleyelim boşa gidiyor. Gerici ahlakçılar, sadece geleneğin kurtuluşuna izin verdiklerinden, onlarla uzlaşmak çok güç. Ne yaptıklarına, nasıl davrandıklarına, bizi nasıl dışladıklarına gelince…
İlk hedefleri, ataerkil bir gelenek toplumu oluşturmak, bu toplumu da ölesiye savunmaktır. Dünyalarında yeniliğe, yaratıcılığa asla yer yoktur. Bu yüzden ellerinden anne ve babalarını taklit etmek dışında hiçbir şey gelmez. Onlara göre, herkes gelenek için savaşmalı, birbirlerini çiğnemeli, hatta ezmelidir. Aralarında asla farklılık olmamalıdır.

Farklılık günahtır. Herkes birbirine benzemeli, toplumun örf ve adetlerine uymalıdır.

Farklılığın olduğu yerde şeytanlar, çıbanlar çıkar. Yaşam hiyerarşik anlamını yitirir. Eğer farklılık olursa, insanlar efendilerinin yerlerine geçmek istemez, şeytan olurlar.

Kendilerine özgü hayat kurar, kendileri gibi yaşarlar.

Ahlak obezitesine yakalananlar, toplumun putlara ihtiyacı olduğuna inanır, onlara taparlar. Daha çocukken insanlara tapınacakları, özdeşleşecekleri putlar sunulmalı, kitleleri peşinden sürükleyecek efsaneler anlatılmalıdır. Ancak bu şekilde yönetimi sağlayabilirler. Hiyerarşik düzen, hayatın her alanında titizlikle uygulanmalı, merdivenin basamakları her zaman korunmalıdır.

Merdiven, zaman zaman alt tabakadan insanların sınıf atlamalarına, bir basamak daha çıkmalarına izin veren bir umuttur. Bu umutla, insanlar hiyerarşinin demokrasisine ikna edilebilirler. Halktan kişilerin de yükseklere tırmanabileceği, paraya, üne, refaha ve servete kavuşabileceği inancı yaygınlaşır. Böylelikle altta kalan insanlar için üzülmemiz, onlara acımamız gerekmez. Demek ki altta olmayı hak etmişlerdir. Ne de olsa her şey bir yarıştır hiyerarşide. Hayatın kendisi bir yarış olarak sunulur. Onu kazanmak için sentetik tutkular yaratılır. Üstelik tutkuların evrensel olduğu söylenir. Gerçekte kuyruklu bir yalandır bu. Yeryüzünde herkes başka ve biriciktir. Ama ahlakçıların dünyasında, herkes aynı, herkes kuldur. Bir put kılığındaki üstünüzün suallerini ivedilikle cevaplamalı, ona kullukta kusur etmemelisinizdir.

Peki bu inancın bedelleri…

İnsanlıklarını yitirenler çoğunluktadır. Var oluşlarını başkalarını ezerek kanıtlayanlar, onların faklı ve biricik dünyalarını yok ederler. Yeniliği, bireysel arzuları, istekleri, demokratik hakları ve en önemlisi insan özgürlüğünü engellemeye çalışırlar.

Hitler’in Yahudileri nasıl ezdiğini, bir inek gibi damgaladığını hatırlayalım. İşte bağnazlar da, Türkiye’de yaşayan eşcinselleri damgalı bir Yahudi gibi görürler. Kullandıkları, insan onurunu aşağılayan ahlakçı retorik, sokaklara da kanlı bıçaklı şekilde yansır. Ülkemizdeki vahşet senaryolarının, artmakta olan cinayetlerin, kuşaklar arası çatışmaların nedeni bu tiksinç tavırdır. Bizleri damgalayan, birbirimize düşüren, her gördüğü yerde küfür eden söylemi, bir başka deyişle ülkemizin bilinçaltını, çekilen Türk filmlerinde dahi görebiliriz. Eşcinseller ya fahişe olarak gösterilirler ya da öldürülürler. Türk filmlerinde bir tane iyi eşcinsel yoktur. Oysa biraz tarihi karıştırdığımızda, bize dayatılan Osmanlı tarihine baktığımızda, dünyayı değiştiren kişilerin neredeyse hepsinin eşcinsel olduğunu görürüz. İnsanların en özel, en mahrem dünyalarına yönelen saldırı, günümüz dünyasında rağbet gören faşizan tavır, aslında ülkemizin bilinçaltına yapışmış, psişik bir Arap geleneğidir.
Şarktan ve Arabistan’dan gelen tapınmacı kültür, sözlü kültür geleneğine bağlı ve dedikoducudur. Dedikoduya dayalı, saptırıcı baskısı, insanlarımızı cehaletle, ipe sapa gelmez, nesnellikten uzak emirlerle uğraşmak zorunda bırakır. En ufak radikal bir davranışında, toplumun dedikoduları yüzünden depresyona giren, intihar eden çok arkadaşımız var. Evet, tüm bunlar nereden geliyor, neden hala bizim ülkemizde, insanlara yamuk yumuk düşünceler enjekte ediliyor? Kökeninin sözlü kültüre, kulluğa, Şamanizm ve Arabistan’a dayandığını görmek çok da zor değil.

Bizler bu yapının içinde, birer oyun bozan olarak adlandırılmaya, dışlanmaya hala mahkumuz. Çok değil, beş yıl öncesine kadar eşcinsellerin sokakta dahi yürüyemediği bir ülkedeydik. İş adamlarının yaptığı yatırımlar, özelleştirmeler sonucunda ülkeye giren yeni ve taze kan, bir nebze de olsa insanların rahatlamasına, yaşamları için yeni alternatifler bulmasına yol açtı. Eşcinseller, en azından öldürülmekten kurtuldular. Gay ve biseksüel müzik gruplarının çoğalması, onları bir nebze meşrulaştırdı. Lezbiyen kadınlar gizli de olsa ilişkilerini yaşamaya başladılar. Ülkenin tıkalı kulaklarına bir işitme cihazı yerleştirildi. Az da olsa iş görüyor.

Son zamanlara, ‘Gözetle ve etkisiz hale getir!’ dönemi de diyebiliriz. Artık ağır cezalar, dayaklar kalktı. Bunun yerine gözetleme, kontrol etme ve dedikoduyla toplumdan ihraç etme var. Paris’e, Amsterdam’a, Londra’ya giden, yurt dışına yerleşen arkadaşlarımızı ayrı tutuyorum elbette. Onlar bu baskıyı yaşamadan özgürlüklerine kavuşabiliyorlar. Çünkü dünya, cinsel kalıpları yıkmış, tabuları bırakmış durumda. Yurt dışında, eşcinseller istedikleri alanda çalışabiliyorlar. Yaşam alanlarına kimse müdahale etmiyor. Ama Türkiye’ye gelince… Örneğin sanat. Sanatla ve felsefeyle uğraşan arkadaşlarımız hala mülteci muamelesi görüyorlar. Sanat işleri hala sarı dişli, göbekli, alkolik ve sigara düşkünü, bozuk tipli insanların tekelinde. Hangi alanda olursa olsun değişmiyor. Resim, heykel, müzik, yazı… Öyle yazarlar tanıyorum ki… Nietzsche’den, Foucault’dan, Kristeva’dan, Lacan’dan, Derrida’dan dem vuran genç ve güzel eşcinseller, biseksüel kardeşlerimiz… Sırf güzel ve bakımlı oldukları için alaya alınıyor, bulundukları ortamdan dışlanıyorlar. Kahve köşelerinde sürtünmekle, her akşam rakı sofralarında sızmakla sanatçılığı karıştıranlar, onları tanımamaya, varlıklarına hakaret etmeye devam ediyorlar.

Ama umut ediyor ve inanıyorum ki, yeni yetişen gençlerimiz, 21. yüzyılın dehaları, nice dostumun çekmek zorunda kaldığı psikolojik ve fiziksel işkenceyi görmek zorunda kalmadan, yollarına devam edebilecekler. Çünkü onların ağabeyleri, düşlerini adeta bir beyin tecavüzüyle, dünyanın pisliğiyle kirletilerek değiştirilmesi gereken engeller olarak görmeyecek. Demokrasinin, ifade özgürlüğünün ne anlama geldiğini, başkasının var olma hakkının asla engellenemeyeceğini bilen, bilgisine ve yeteneğine güvenen ilerici bir kuşak yetişiyor ülkemizde. X generation, post punk faeces, drug child, buthc lover, gothic butcher’s, black buttocks, facking business expert, bunlardan sadece bazıları… Üstelik ‘Biz yaşayamadık sizde yaşamayın, biz çektik siz de çekin!’ kuşağından daha demokrat, daha radikal ve ilericiler...

Bugün Türkiye’de cinsel özgürlüğü savunmak, eşcinselliğin arkasında durmak, elbette ki büyük bir risk ve sorumluluk almayı gerektiriyor. Ancak bildiğim kadarıyla düşünme ve düşündüğünü ifade etme özgürlüğü, yaşama kültürünün hala temel araçlarından biri. Olmaya da devam edecek.

Benim bu noktadaki son sözüm, duruşunu açık şekilde ortaya koyan, müttefikim Harverd Bredley ile aynı olacak; ‘Her şeyin kötü olduğu yerde, en kötüyü bilmek, en iyisi olmalı.’ Evet, özgürlüğümüz için bu savaştan vazgeçmemeliyiz. Her şey daha kötüye gitse, kötüler iyiye dönüşse de!

Etiketler: insan hakları
Nefret