09/09/2010 | Yazar: Kambur

  Bu resim Erişim Sembolünü tanımlıyor

 

Bu resim Erişim Sembolünü tanımlıyor. Semboldeki çöp adam ve sandalyenin tekerinin çevresi, siyah renk; tekerleğin sekiz jant telinin her biri ise farklı renklerde: gökkuşağının renkleri / 'gey gururunu' temsil eden renkler: www.queersonwheels.com'dan...

Robert McRuer ve Abby L. Wilkerson

GLQ: A Journal of Gay and Lesbian Studies Dergisi'nin 2003'te McRuer ve Wilkerson editörlüğünde hazırlanan sayısına giriş
 
Sakat topluluklarında 11 Eylül sonrası yapılan sohbetlerin bir özelliği Dünya Ticaret Merkezi'nin ikiz kulelerinin fiziksel mekanı üstüne düşünmekti. Bu sohbetler, beklendiği üzere, ya binalardan kaçan sakat insanlara ilişkin mutlu haberler veren ya da içeride kapalı kalan sakat insanların trajik hikayelerine odaklanan anaakım basının ele aldığı konuların çok daha ötesine varıyordu. Sakatlığı olan insanların ölümleri üstüne haberlerin ilgisi, yapılı çevre, kurtarma çabaları ve acil durum prosedürlerindeki sakatlıkla ilgili meselelerden çok, bir, engelsiz tüketim için üretilen eskiden bildiğimiz tipik engelli haberciliğine ve iki, sakatlığı olan insanları çok daha geniş kapsamlı bir ulusalcı anlatıya yerleştirmek gibi biraz daha yeni bir projeye yönelmişti.
 
Nihayetinde, ABD'deki hayali post-11 Eylül cemaati son derece farklılık içeren bir topluluk oldu; ana akım medyada sahnelenen ulusal kimlik krizi, ilk bakışta, diğer tüm hadiselerin yaptığından daha geniş bir kimlikler tayfını içermiş görünüyor. Pensilvanya'da Shankville yakınlarında bir tarlaya düşen United Airlines uçağı Flight 93'ün ardından yazılan bir değerlendirmenin imlediği üzere:
 
"Bilinen şey şu ki, rastlantı eseri yanyana gelmiş bir grup kadın ve  erkek, ölüme karşı hep birlikte direndi. Yaşları 20 ile 79 arasında değişen, New Jersey Manalapan'dan, Honolulu'ya, Kuzey Karolayna Greensboro'dan New York kentine dek farklı yerlerden gelen bu insanların bazıları, hevesli satış görevlileri, azimli üniversite öğrencileri, şirket yöneticileriydi; emekli bir demir işçisi, oğlunun cenazesine giden bir garson, 1.21 boyunda engelli hakları eylemcisi, bir sayım görevlisi, deniz yaşamı ve doğal yaşam sorumlusu bir memur, gönüllü misyoner bir yaşlı çift...
 
Bir macera filmindeki karakterlermişçesine, bu oyuncu topluluğu Amerikan eylem adamı ve kadınlarının harika bir karışımıydı: eski bir üniversiteler arası judo şampiyonu, emekli bir paraşütçü asker, işini bilir bir halterci, eskiden polis olan bir hostes, yine, karatede kahverengi kuşak sahibi bir kadın avukat, 1.96'lık, kaslı, gey, oyun kurucu pozisyonunda oynamış, inisiyatif sahibi eski bir üniversite rugby ligi oyuncusu.''
 
Burada, "harika bir Amerikan" kimliği biçimlendirme projesinin "gey" ve "engellileri" tanıdığı açık. Aynı anda, 11 Eylül'e Amerikan cevabına ilişkin anaakım temsiller, farklılık kutlamasıyla koşut ve ona karşıt biçimde, oldukça monolitik bir birliği çağırıyor. Sıklıkla üstbelirlenmiş engelsiz retorikte, "zayıflık" yadsınıyor ve Amerika tekrar  'güçlü' ve 'boyun eğmeden' yükseliyor. 'United We Stand' (Birlikte Ayaktayız)'ın basit, engelsiz imgesi, ülke boyunca pencerelere ve arabalara asılan Amerikan bayrakları kadar yaygın ve banaldi.
 
Olumlanan ulusal ve ulusalcı birlik yüzyıl başında yeniden yükselen bir cemaatin işaretiyse, bu durum, aynı zamanlarda ortaya çıktığını öne sürebileceğimiz farklı bir cemaatin üstünü örtmemeli: Seattle'da, Prag'da, Washington'da, Seul'de, Quebec'te, Cenova'da ve diğer kentlerde yolları dolduran küreselleşme karşıtı protestolarda örgütlenen (veya örgütsüzleşen) canlı eylemci toplulukları. Temsildeki haliyle ulusal cemaatten çok daha küçük olan bu küreselleşme karşıtı eylemci gruplar buna rağmen tüm dünyadaki yönetici kurumların dikkatini çekti ve hem devletler hem de uluslararası kuruluşlar hareketi bastırmak için polisi ve askeri aygıtları devreye soktu. Örneğin, bizim yaşadığımız kent, Washington'da, küreselleşme karşıtı protestolar sırasında polis sayısı iki katına çıkıyor; Columbia bölge müdürlüğü de protestocuları, başta Dünya Bankası ve IMF olmak üzere, karşı çıktıkları kurumların toplantılarından uzak tutmak için Pensilvanya bulvarına geçici olarak devasa çitler dikmeyi önerdi. IMF, Dünya Bankası ve bunlara benzer diğer kuruluşlar ve ekonomik forumlara karşı biraraya gelen topluluklar akışkan, öngörülemez, hiddetli ve oyunbaz nitelikteydi: anarşistler, sosyalistler, çevreciler, sendika üyeleri, Mobilization for Global Justice, Anti-Capitalist Convergence, Queers for Racial and Economic Justice, Queers United for Radical Action, the Lesbian Avengers, the Radical Cheerleaders, the AIDS Coaliton to Unleash Power (ACT UP), the Gray Panthers, Women with Visible and İnvisible Disabilities (WinVisible), Disabled Global Action* vs.: Bunlar, sokaklardan sanal aleme, dünya çapındaki küreselleşme karşıtı hareketi oluşturan ağları ve performansları biçimlendiren topluluklardan sadece bir kaçı. O halde, durum şu: Küresel ölçeğe uzanan iki temsili cemaat tarafından kuşatılmış haldeyiz: Biri, medya ve devletin ürettiği bir kurgu (ama gerçek, korkunç etkileri olan bir kurgu) ve, diğeri, olumsallığının ve biçim değiştirmesinin kanıtladığı gibi yine kurgusal, adanmış, gelişen, merkezsizleşmiş bir taban hareketi.
Üstteki resim: Bombay, Hindistan'da düzenlenen 2004 Dünya Sosyal Forumu'na katılan sakat aktivistler --fotoğraf, Sosyal Forum'da genel anlamda erişilebilirlik düzenlemeleri ve sakatlığın yerine ilişkin bir protestodan (fotoğrafı McRuer'in Crip Theory kitabından aldık). En önde sağda tekerlekli sandalyeli iki erkek var; birinin tuttuğu döviz,, 'Dünya Sosyal Forumu neden erişilebilir ve sakat-dostu değil?' diye soruyor. Yanındaki adamın boynuna asılı iki döviz var. Biri 'Bize gülme, bizle beraber gül' diyor; diğerinin tamamı görülmüyor. Arkalarında ayakta duran bir kişi de döviz taşıyor; ne yazdığı seçilmiyor. Önde ortada iki koltuk değneğiyle ayakta bir kadın;  tuttuğu döviz 'neden Dünya Sosyal Forumu da bizi dışlıyor?' diye soruyor. Arkada resmin sağ ucundan sol ucuna sıralanan bir kalabalık var, bir tane tekerlekli sandalye seçiliyor. Kalabalığın üzerinde yükselen iki büyük pankart var. Birinde muhtemelen Ulusal, Sakatlıkla Dayanışma Ağı Yürüyüşü yazıyor. Diğeri seçilmiyor. Yine fotoğrafın uzak köşesinde de pankartlar görünüyor. McRuer, sözkonusu kitabında bu protestoların Dünya Sosyal Forumu katılımcıları için öneminden bahsediyor s. 42-48. 
 
(11 Eylül sonrası, başka şeyler yanında, tekrar tekrar "Amerikan kapitalizminin sembolleri" diye de anılan) ikiz kuleler daha fazla sakat-dostu olmuş olsaydı bile, bunun daha geniş çaplı küresel süreçlerin böyle olmadığı gerçeğini değiştirmeyeceğini ilk kabul edenler arasında bazı küreselleşme karşıtı gruplar yer alır. Tam tersine, çok-uluslu şirket kapitalizminin tarihindeki bu an, sakatlığa sahip çoğu insan için kötü bir zaman. Aktivistlerin mücadele ettiği iktisadi ve kültürel küreselleşmeyi güdümleyen neoliberalizm felsefesi bazı ilkeleri açık hakikatler olarak kabul ediyor: özelleştirme iyi bir şeydir, kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi (Dünya Bankası ve IMF'nin "yapısal uyum programlarının'" yapılmasını istediği şey) ülkelerin ekonomik ve toplumsal krizlerle başa çıkmasını (özelde, birikmiş büyük borçların ödenmesini) sağlayabilir; dünya çapında pazarlar açılmalıdır (Amerikan ürün ve şirketlerine); ve bu pazarların hükümetlerce ya da kamusal regülasyonu minimuma düşürülmelidir.
 
Birçok ülkede, bu politikaların son derece yıkıcı sonuçları oldu: Sağlık hizmetlerinin, suyun, eğitimin ve elektriğin özelleştirilmesinin sakatlıkları olan insanlar, HIV'li insanlar, kadınlar, beyaz olmayan insanlar, yaşlılar ve yoksullar üzerinde (söylemeye gerek yok, bu gruplar kısmen örtüşüyor) orantısız etkileri oldu. Okuma oranının yüzde 30'un biraz üzerinde olduğu Mozambik'te salgın hastalıklar nedeniyle 5 yaş altı çocuk ölümlerinin oranı yüzde 25; Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, nüfusun onda birini sakatlıkları olan insanlar oluşturuyor, ve borç ödemeleri için ayrılan para sağlık hizmeti ve eğitime harcanan toplam paranın iki katı. Aktivistler, yapısal uyum programlarının Hindistan'ın kırsal bölgelerindeki, önceden pirinç üretimi yapılan arazinin şimdi portakal ve karides gibi ihraç mahsullerinin üretimi için kullanıldığı kimi yerlerde en zaruri ilaçların fiyatını yüzde 600 arttırdığını ve böylece özellikle Hintli kadınların sağlık hizmetine erişimini önemli ölçüde kısıtladığını iddia ediyor. IMF'nin Arjantin'e borç verirken öne sürdüğü koşullardan biri emekli aylıklarında ve bir çoğu sakat olan yaşlıların yararlandığı programlarda temelden kısıtlamalara gidilmesi ya da bunların kaldırılması oldu. Bu süreçlerin çoğu zaman çevre açısından da yıkıcı sonuçları oluyor ve çevreye etkinin de, zehir içeren içme suları veya kirli hava ilk ve en sert biçimde onları etkilediğinden, HIV'li ya da sakatlıkları olan insanlar üstünde olumsuz etkileri oluyor. Amerikan militarizmi kendini neoliberalizmin küresel ölçekli heveslerine tutarlı biçimde adapte etti ve kendisi de bizzat bir başka, görece özerk, küreselleşmeci kuvvet olarak işledi -- bunu en son Afganistan'da gördük. Eğer 11 Eylül'ün ardından Amerika gerçekten de "güçlü" ve "tek vücut" yükseldiyse, Amerikan askeri müdahalelerinin, mayın tarlaları, misket bombaları ve uluslararası yardım faaliyetlerinin önlenmesini de içeren yollarla neden olduğu sakatlıklar, özgürlüğün zorunlu, hatta dikkate şayan olmayan, bedeli sayıldı.
 
Erişilebilir binaları ya da hem sakat hem de engelsiz insanlara yardım edilebilecek biçimde düzenlenmiş acil durum prosedürleri olmayan bir toplum, hemen söyleyelim: kabul edilemez. Ama 30 yıl önce ortaya çıkan sakat hareketi çok daha fazlasını talep ediyordu: kültürel yeniden tanımlama, patolojikleştirmeden kurtulma ve hakim kültürün amansız bireyciliğine karşı toplumun bakım/ilgiye ilişkin değerler sisteminin yeniden-değerlendirilmesi. Böyle bir gündemin en iyi sonuçlarından biri, özellikle istihdam, eğitim ve sağlık hizmeti sistemlerin sistemli bir eleştirisine götürmesiydi. Hareket, dikkat çekici biçimde, kendileri de bireysel kimlikleri ve grup kimliklerini yeniden tanımlayan ve daha açık, köktenci bir biçimde demokrat kamusal alanlar tahayyül eden feminizm ve gey özgürleşmesi hareketleri dahil olmak üzere, 1960 ve 70'lerin özgürleşme hareketlerinden doğmuştu ya da (en azından söylemde) onlarla bağlantılıydı. Şu anda parlak yıllarını yaşayan sakatlık kuramı ve aktivizminin tarihsel öncülleri bizim sakatlığı (şu yeni, sözde içerici, milliyetçilik için değil) neoliberalizm ve küreselleşme eleştirileri için ona daha merkezi önem atfederek kavramamızı sağlar. Böylece, Gay and Lesbian Studies Dergisi'nin bu özel sayısında 'sakatlığı arzulamayı' tahayyül ederken zikretmek istediklerimiz, bu, daha geniş kapsamlı toplumsal adalet anlayışlarıyla yakından bağlantılı eskilerin kolektif yeniden-tanımlamalarının ve koalisyonlarının zamanı.
 
Böyle bir zikredişe bizi cesaretlendiren çok şey var ve birçok şey de bunu yapabilmeyi riske atıyor. 2001 yazında, McRuer Rent turnesinin Chicago'daki sadece isminde 'erişilebilir' (anlayacağımız: büyük oranda erişilmez) Shubert Tiyatrosu'ndaki gösterimini izledi. İlk sahnelendiği zamandan beri, Rent müzikalinin büyük bir izleyici kitlesinin ilgisini çektiği şüphe götürmez. Bu gösterimdeki Chicago izleyicisi içten, oldukça genç, beyaz ve --Prada kıyafetlerine ve Kate Spade çantalarına bakınca -- imtiyazlı bir izleyiciydi.  İzleyici Hispanik, HIV-pozitif draq queen Angel'ı alkışladı; öldüğünde ağladı. Başka bir HIV-pozitif karakter (Hispanik, eski bir uyuşturucu kullanıcısı) Mimi'yi ve beyaz lezbiyen performans sanatçısı Maureen'i alkışladılar; bu karakterleri sahnede göründükleri an, onlar konuşmaya veya şarkı söylemeye başlamadan önce, tanımışlardı. Yani, izleyici senaryoyu ve besteyi iyi biliyordu. Muhtemelen, tiyatroyu da, Herbert Marcuse'un başka bir şey, henüz gerçekleştirilemeyecek bir şey arzusu olarak estetik üstüne düşünümü bağlamında anlaşılabilecek bir duygusal deneyimle terk ettiler.
 
David Roman, Rent'in "AIDS'in banalleştirilmesini" sürdürdüğünü kabul etse de, gösterinin temsil ettiği umut veren "müşterek enerjiyi" vurgulayan alternatif bir okumanın en azından mümkün olabileceğinde ısrar ediyor. Roman ayrıca, gösterinin bazı bölümlerinin alınıp, beklenmedik bağlamlarda kullanıldığını da belirtiyor; bu arada, Rent'in marşlarından "Seasons of Love'ın" 1996'da Demokrat Ulusal Kongresi'nde söylenmesinin "daha içerici bir siyasi sürecin olasılığına" işaret edip etmediğini düşünüyor. Roman, Rent okumasını "erişim" kavramı üstünden, bu kavram etrafında (279-281) yürütüyor: Gösteri, izleyicilerin sahnede çok seyrek görülen çeşitli marjinalize topluluklara "erişimini" sağlıyor sağlamasına; ama aynı anda, "ticari tiyatro endüstrisinin iktisadi yapısına içkin sistemsel eşitsizlikler" nedeniyle tam da bu toplulukların kendilerinin "erişimini" önlüyor. (280)
 
Roman, Rent'i bir sakatlık metni olarak düşünmeye bizi özel olarak çağırıyor değil, ama onun anahtar sözcük olarak "erişime" odaklanmasını ve gösteriyi AIDS'in bazıları için "kronik lakin başa çıkılabilir bir durum"' haline geldiği 90'ların ortalarının bağlamında düşündüğünü hesaba katarsak, Rent kaçınılmaz olarak sakatlık kuramının yörüngesine giriyor. Engelli Amerikalılar Yasası'nın ilk sınamalarından biri olan, Abbott ve Diğerlerine Karşı Bragdon Davası, HIV/AIDS'i açıkça sakatlık olarak tanımlamıştı; ama bu, Rent'teki karakterler için yeni bir haber sayılmaz: onlar bitimsiz ikamet ve sağlık hizmeti sorunlarıyla karşılaşıyor, "AZT (HIV ve AIDS'de kullanılan bir ilaç) kesintileriyle" hayatları da bir anda  kesintiye uğruyor ve ilgi/bakım, destek ve aktivizm için müşterek ağlar kuruyorlar. Rent'in sadece sakatlığı değil, sakatlığı arzulamayı imgelediği iddia edilebilir: Sakat karakterleri farklı erotik ilişkilerde, arkadaşlık ağlarında, politik hareketler ve protestolar içinde temsil ederek, sakatlıkları olan insanların birçok farklı bağlamda sergiledikleri 'müşterek enerji'yi vurguluyor.
 
Ancak, "popüler kültürün, metalaştırma sürecini aşan ya da onunla çelişen anlamlar esinleyebileceği" konusunda Roman'a katılsak da ve Rent'te saklı sakatlık anlamlarının gösterinin mümkün kıldığı alternatif perspektifler arasında sayılabileceğini imlesek de, aynı zamanda, yine Roman'ı izleyerek, erişim anlayışımızın, dikkatini "içinde yaşadığımız kültürel anda" gerçekleşen mekan üretimine ihtiyatlı bir biçimde yöneltmesi gerektiğini de ekliyoruz. Nihayetinde, Rent'in alternatif cinsel ve bedensel kimlikleri kutlayışının (şu ünlü, "anaakım dışındaki her şey" ifadesi: "La Vie Boheme" şarkısında listelenen alternatif cinsel ve bedensel kimlikler ve hatta AIDS akvitizminden ve kamusal konutlar için örgütlenen aktivizmden çeşitli öğeler barındıran bir dil) Broadway'de sahnelenme anı, tam da Belediye Başkanı Rudolp Gulliani'nin, 42. Sokağı Kalkındırma Projesi and Walt Disney şirketinin yardımıyla yürürlüğe koyduğu, New York'u yeniden-kalkındırma ve bölgelendirme projesinin bu kimliklerin maddileşebileceği kurumsal alanları yok ettiği zamana denk düşüyordu.
 
Samuel R. Delany'nin Times Square Red, Times Square Blue** adlı kitabı bu süreçleri belgelendiriyor; gerçekten de, Rent'le, Delany'nin bazı bölümleri Rent'in Broadway'de gösterime girdiği 1996 yılında basılan kitabından daha iyi gidecek bir şey bulmak güç. Delany, Times Meydanı çevresindeki sokak köşeleri, barlar, porno salonları gibi, birçok farklı insanla etkileşime girdiği kamusal ve yarı kamusal alanların yok oluşunu anlatıyor. Bu ilişkilerinin birçoğu cinsel mahiyetteymiş, kendilerini gey ya da bisekseüel olarak tanımlayan ya da tanımlamayan erkeklerle olmuş. Yine, ilişkilerinin --kadın ve erkeklerle-- bir çoğu da cinsel mahiyette değilmiş ve kısa süreliymiş. Delany, hem cinsel hem de cinsel-olmayan etkileşimlerini "bir iyi niyet haliyle yürütülen sınıflararası bağ ve iletişim" olarak tarifliyor. Metinde işaretlenmeden kalan şey, içine yedirilmiş durumdaki sakatlık ve sakatlık bilinci. Hem, Delany yürümek için bir baston kullanıyor, hem de davranışsal, bilişsel, fiziksel ve duyusal farklılıkları bedenlileştiren insanlarla bağ kurmak istiyor ve kuruyor. Bu insanlar arasında, bazen mastürbasyon yüzünden penisini yaralasa da penisini saatlerce ovalayan "deli mastürbasyoncu" da var; "iki gözü aynı yöne bakmayan" uyuşturucu kullanıcısı ve fahişe Dave de var; geçirdiği inme nedeniyle konuşamayan ve vücudunun bir yanını çok az hareket ettirebilen Delany'nin annesi de var; tek bacaklı, koltuk değnekli Arly de. (11, 50-56, 65-73, 125). Cinsel buluşmaları devam ederken Delany'le arkadaş olan Arly, Delany'nin annesini ziyaret ediyor ve onunla ham haliyle bir sakatlık dayanışması olduğunu iddia edebileceğimiz bir dayanışma kuruyor. Delany HIV/ AIDS'li birçok insanın deneyimlerini ayrıntılı bir biçimde anlatıyor ve tarif ettiği topluluklarda HIV/AIDS meseleleri üstüne yüksek bir bilinç göze çarpıyor; porno salonlarına 15 yaşında gitmeye başlayan genç bir adam açıklıyor: "Bildiğim şeylerin yarısını bu mekanda öğrendim. AIDS'ten nasıl korunacağımı bana burası öğretti --ve AIDS kapmadığım kesin (82-83)". Delany'nin Times Meydanı'ndaki arzu, kimlik ve cemaat; Chelsea'de ve kentin diğer bölgelerinde aynı zamanlarda gelişen homojen ve normalleştirici gey kimliğinden çok farklı. Bunlar, David Wojnarowicz'in AIDS'den ölmeden önce hayal ettiği ve anlattığı ilişkilere daha yakın:
 
''O [Warner'in sevgililerinden biri] bazılarının ucube sayacağı şeydi: amerikan [küçük harfle, olduğu gibi aktarıldı] kan bağları ve soykütüklerindeki varlığı şaşkınlık ve korku nesnesi bir sirk devi… Onu çok seksi buldum, çünkü farklılığı seviyorum. Gizli bir çarpıklık veya eğri büğrülük barındırmadığı sürece tahammül edilmez biçimde yakışıklı bir yüz beni sıkar: kırık bir burun ya da bir gözün diğerinden hafifçe yukarıda olması, ya da psikolojik bir şey, alışılmadık ya da hatta şüpheli bir şey...''
 
Wojnarowicz AIDS'le yaşayan bir kişi kimliği aracılığıyla ve bu kimliğinin etrafında queer ilişkiler biçimlendirirken, Delany sakatlıkla dolu -- gerçekten de (hetero)normatif beden, davranış, yeti ve tutkuların azınlıkta kaldığı -- mekanlarda queer ilişkiler biçimlendirirken, yeni ve beklenmedik topluluk ve kimlik biçimleri ortaya çıkıyor. 
"Aile dostu" Times Meydanı'nda adında erişilebilir binaların var olduğu şüphe götürmez. ADA'nın ardından, süreğen ihlallere rağmen, taşınmaz geliştirme projeleri bazı (çoğunlukla fiziksel) farklıları içermek için bir "kod"la yapılıyor. Times Meydanı'nın hemen yanındaki, çoğunlukla ailelerin doluştuğu Broadway gösterileri de birçok açıdan daha erişilebilir olmalı kesinlikle. Ancak, queer bilinç, daha fazlasını arzulamaya yöneliktir; yeni milliyetçilik olsun, ya da kent merkezlerinin yeni haz mekanları olsun, zorunlu olarak birlikte 'ayakta' olmadığımız kamusal kültürler geliştirmeyi ve bunları savunmayı gerektirir. Farklı sözcüklerle ifade edersem, sadece bazı "engelli" ve "gey" kimliklerini ağırlayabilecek bu haz mekanları ve kendini yeniden kuran milliyetçilik,*** bizi ihtiva eder: hem bizi içermek anlamında, hem de olabileceğimiz şeyi sınırlamak anlamında. Queer bilinç bu ihtivaya direnir ve başka, daha yaratıcı, engin, adaletli cemaatler tahayyül eder.
 
Başka Bir Dünya Mümkün: Cinsel Eylemlilik, Politik Eylemlilik 
Küresel ve küreselleşmeci süreçlere karşı koyan hayat dolu hareketlerin sloganlarından biri: 'Başka Bir Dünya Mümkün.' Bu dünyayı besleyen mekanlar saldırı altındaysa, queer ve kötürümlerin bu durumun belirli bir süreden beri farkında olduğu açık. Michael Warner şöyle yazıyor: "Eğer gey hayat tarzı diye bir şey varsa, bu, meslekler, kurumlar ve sıradan toplumsal görevlerin dışında kalan bir yakınlıklar demetinden oluşur. Düz kültürün bundan öğreneceği çok şey var, ve birçok yoldan, öğrenmeye de başladı. Queer'ler derslerini öğretmeye devam etmeli." Paul Longmore da benzer biçimde şunu vurguluyor:
 
"Sağırlar ve sakat insanlar, sağır ve sakat deneyimlerinden kaynaklanan alternatif değerler dizilerini açığa çıkarıyor ya da formüle ediyor… Bu değerler, engelsiz çoğunluğun değerlerinden açıkça farklı, hatta ona karşı. Onlar [sakat insanlar], önem verdikleri şeyin 'kendi kendine yetmek' değil, özbelirlenim olduğunu, bağımsızlık değil, karşılıklı bağımlılık olduğunu, işlevselci biçimde herkesin birbirinden ayrılığı değil, insan cemaati olduğunu deklare ediyorlar. Bu değer-oluşturma pratiğinin hareket noktası sakatlık."
 
Ancak, daha büyük çaplı hareketler dahilinde cinsel özgürleşme için mücadele eden aktivistlere çoğu zaman onların meselelerinin devrimin unsuru olmadığı söyleniyor. Onların meseleleri, en iyi ihtimalle, esas savaşım uzak bir gelecekte sona erdiğinde ele alınması gereken bir lüks -- en kötü ihtimalle de bir burjuva sapma. Bu tür tepkiler, farklı baskı rejimleri boyunca var olan -- öyle ki, baskının temel işareti dahi sayılabilecek-- bir görüngüyü ayırt edemiyor: Ezilen grupların hepsi demesek dahi bir çoğu toplumsal olarak dikte edilen geniş kapsamlı bir cinsel mazarrat dizisiyle başa çıkmak zorunda. Buna, cinsel davranışa ve ifadelere yönelik sınırlamalar, grupların stereotipik biçimde cinsel (ya da aseksüel) doğalarıyla nitelenmesi, ve cinsel içerikli şiddet dahil. Bu grupların üyelerinin grup üyesi olarak farklı biçimde deneyimledikleri cinsel eylemliliğe müdahale süreçleri, cinsel eylemlilik ve politik eylemlilik arasında göz ardı edilen önemli bir bağıntıya işaret ediyor. Seks radikalizmi çerçevesi, baştan beri, queer kuramını sapık figürünün toplumsal inşasını ve sapık figürüne toplumsal tepkileri incelemeye yöneltti. Ancak (sadece cinselliğe yönelik olanlar değil) tüm baskı ilişkileri kendi sapıklar sınıfını ve bununla beraber sapıklardan korunması gerekenler sınıfını yaratıyor görünüyor. Bu eleştirel görünün vakti geldi de geçiyor; bu, hem cinsel eylemliliği hem de politik eylemliliği kuramlaştırmada merkezi önem arzediyor. Sapıklar, mağdurlar ve koruyucular draması sayısız yerde sahneleniyor: Vergisini ödeyen dürüst (anlayacağınız, orta sınıf) vatandaşların cinsel açıdan ve doğurganlık açısından gemi azıya almış, sosyal devlet yardımından geçinen anneler (anlayacağınız, siyah kadınlar) tarafından sömürülmesinden tutun İnternet'teki yozlaştırıcı cinsel, özellikle queer, içerikten korunması gereken masum (anlayacağınız, heteroseksüel) gençliğe. Böylece, ırk, sınıf, yaş ve toplumsal cinsiyet ve cinsellik çatışmalarına her zaman indirgenemeyecek diğer baskı ilişkileri, yine de, sürekli olarak -- sakatlık aktivistleri ve kuramcılarının bildiği gibi, beden terimlerinde dolayımlanan -- cinsel terimler üzerinden işliyor.
 
Burada, sapıklık, kurbanlaştırma, koruma gibi toplumsal ideolojilerin altını oymak bağlamında sakatlığın önemini vurgulamak önemli; çünkü bu ideolojiler iyiliği; sağlık, istikrar, enerji, tamlık ve kuvvetle bağdaştırıp bu özelliklerden sapan gerçek bedenlerin zararına işleyen engelsizci "mükemmel beden" normlarıyla da bağlantılı. Susan Wendell'in dediği gibi: "Bedenin idealleştirilmesi, engelsiz ya da sakat, herkesi kendi bedeniyle özdeşleşmek, kendi bedenini sevmekten alıkoyuyor." Elbette, bizzat kendisi, sadece cinsel baskıyla değil, cinselliğin sözde daha temel önemdeki hedeflere kıyasla lüks kaldığı gibi yaygın bir anlayışla başa çıkmak zorunda kalmış sakat hareketi için cinsel eylemlilik meseleleri yeni bir şey değil.
 
Toplumda "meşrulaştırılmaya" gerek kalmaksızın idrak edilebilir bir cinselliğe erişebilmek için, sadece heteronormativiteyle değil, fiziksel ve zihinsel engelsizlik normuyla da hesaplaşmak lazım; idrakin ve cinselliğin kendinde meşruluğunu önleme yollarından biri de bir kimlik ya da pratiğin göze hoş görünmediği ve özel alanda kalması gerektiğinde ısrar etmek. Dolaptan çıkma söylemlerine yönelik muhafazakâr geri tepki; biseksüellere, lezbiyenlere ve gey erkeklere sürekli 'işi yatak odasından öteye taşımama'larını salık veriyor: sanki, heteroseksüel olmayan bir kimliği deklare etmek dahi edep ahlakı ihlal edermiş gibi. Benzer biçimde, sakat insanlara, tümden yadsınmadığı halde, sürekli olarak cinselliklerinin göze hoş gelmeyen, gözden ırak tutulması gereken bir şey olduğu söyleniyor. Sadece, önceki bölümde bahsettiğimiz özelleştirme ilişkileri değil, bunlarla bağlantılı mahremiyet/özel alana aidiyet düşüncelerinin cinsellik konusunda devreye sokulduğu yollar da, çok dikkatli incelenmeli. Queer'lerin ve kötürümlerin biçimlendirdiği kamusal kültürleri özelleştirmeyle yok eden neoliberal ekonomi politikaları, kültürel sağduyuda cinsel kimlikler ve pratiklerin mahremiyet alanına ait olduğu düşüncesiyle meşrulaştırılıyor.  Mahremiyet/özel alan'a ilişkin kültürel kabuller de, ekonomik özelleştirme ilişkileri de bu yoldan heteronormativitenin işini birlikte kolaylaştırıyorlar. 
Ancak, gey ve sakatlık siyaseti içinde de yeni bir normativitenin yürürlükte olduğu gözleniyor. Lisa Duggan, Independent Gay Forum'dan bahsederken, "bunların [bu forumun] kendini gey-karşıtı muhafazakârlığın da ilerici queer politikanın da karşısında konumlandırdığını -- ve forumun yazarlarının aralarındaki görüş farklılıklarının bu iki kutup arasında değişiklikler gösterdiğini" yazıyor. "IGF'nin yeni neoliberal cinsel siyaseti' diye devam ediyor Duggan, yeni heteronormativite olarak adlandırılabilir. Bu siyaset, hakim heteronormatif varsayımları ve kurumları sorgulamıyor; tersine, ev yaşamına ve tüketime koşularak özelleştirilmiş, depolitize edilmiş bir gey kültür ve demobilize bir gey topluluğu olanağını vaad ederek, bu varsayım ve kurumları destekliyor ve besliyor."
Yani, homonormativite de heteronormativite kadar özelleştirici/ mahremleştirici ve ikisi de birbirini besliyor.
 
Ancak, mahremiyetin kendisi, sakatlığı olan birçok insanın mahrum olduğu şey. Sakatlığı olan ergenler, ebeveynlerinin hayatları ve sağlıkları üzerinde uygulayacağı olası denetime engelsiz yaşıtlarından daha çok tabi ve cinsellik üstüne ebeveynlerine sormaktan rahatsız oldukları soruların cevapları için doktorlarına danışma şansları daha az. Birçok sakat erişkin cinsel özgürlüklerini sınırlayan ve mahremiyetten yoksun oldukları bakım evlerine ve diğer kurumlara kapatılıyor. George W. Bush'un sakat çalışanlar için 'New Freedom Initivative'i gibi (hükümetin, sakat topluluklarına danışmadan hazırlamış göründüğü bir önerge) görünürde kurumlara kapatılmaya karşı tedbirler bile sakatlığın eve kapatılması gibi 'özelleştir/i/me/ci' pratikleri sürdürüyor.
 
Bu tür tedbir ve önergeler (özellikle sözde tıbbi ve bilimsel yetke ve gelişmeye adanmış) bazı imtiyazlı kurum ve söylemleri tasdik ederek ve sakatlık kuramı ve kültürünü depolitize ederek sakat cemaatinde heteronormativiteyi destekleyebilir ve besleyebilir de. Örneğin, Nuveen Investment Şirketi'nin ünlü reklamında, Christopher Reever bilgisayar simülasyonu sayesinde yürür halde gösteriliyor: (özel) araştırma ve yatırımın yapabileceklerine saygı. Reklam şöyle bitiyor: "İyi yatırımlar yapın. İz Bırakın. Nueveen Yatırım Şirketi." Bu tür normalleştirici ve özelleştir/i/me/ci bir sakatlık siyasetinin yaptığı, kendisinden beklendiği üzere, bazı sakatlık [mücadelesi] izlerini -- örneğin, 'Acımayı Aşağıla', 'Hemen Şimdi Erişim', 'Daha Ölmedim' (Not Dead Yet, örgüt adı; ötenazi başlığına bakınız), ve 'Ben bir VAKA Değilim ve Yönetilmeye İhtiyaç Duymuyorum' (sakat hareketi sloganları)) gibi -- silmek.
 
Queer kuramı ve aktivizmi, özel-olan'ın/ mahremin marjinalleştiren kuvvetine direnip, toplumsal cinsiyet, cinsellik ve seksin kamusal  hususlar olduğunda ısrar ediyor. Bu bağlamda, quuer'lik egemen sistemlere karşı aktif, kamusal bir muhalefete dönüşüyor.
 
"Cinsel muhalefet (dissent) kavramı, cinselliği görünür kılan pratik ve ifadeleri, karşı-politikaları ve kamusal alan taleplerini birbirine bağlar. Cinsel temsiller kimlik kurduğu için (bu temsiller sadece önceden-varolan kimlikleri yansıtıyor değildir), cinsel pratik ve ifadelerin sınırlanması ve düzenlenmesi cinsel azınlıklar ve toplumsal cinsiyet ikiliğine mutabık olmayanlar üzerinde bir baskı biçimidir… Sağın yok etmek istediği şey, bizim yaratıcılık ve kendimizi temsil etme gücümüz, kendi siyasetimizi tanımlama ve yeniden tanımlama gücümüzdür. Bizim kamusal cinsel pratik ve görünürlüğümüzün politik olduğunun onlar farkında, biz de bunları aynı yoldan savunmalıyız: politik olarak. Sabit, doğal kimliklere gönderme yapmak ve sırf mahremiyet ya da ayrımcılığın sonlandırılmasını talep etmek yerine, kamusal cinsel muhalefet hakkımızı genişletmeliyiz. Kamusal söyleme erişebilmenin ve siyasi temsil elde edebilmenin yolu budur." (Lisa Duggan ve Nan D. Hunter, Sex Wars: Essays on Sexual Dissent and American Politics (New York: Routledge, 1995), s. 5.)
 
Bize göre, böyle bir muhalefet zorunlu heteroseksüellikle beraber zorunlu engelsizliğe de direniş halinde yürütülmelidir. Warner'i izleyerek, kötürüm ve queer'lerin düz kültüre hem muhalefet deneyimlerinden öğrendikleri dersleri, hem de muhalefeti genel anlamda ilerici politik eylemliliğin merkezi bir bileşeni olarak anlamayı öğretmeleri gerektiğinde ısrar ediyoruz. Başka bir dünya mümkün; ama ihtiyatlı olmalıyız, çünkü şimdiden bizim kamusal muhalefetimizi es geçen dünyaları onaylamamız isteniyor. (Queer) ulusu kötürümlemek, ya da, aynı şekilde, (kötürüm) ulusu queer'lemek, bunun yerine, muhalefetimizi sahiplenmemizi ve sakatlık ve queer'liği toplumsal ve küresel adalet isteyen daha geniş çaplı hareketlerin gerçek kılmak istediği dünyanın merkezinde konumlandırmamızı gerektirir.
 
Kişisel Anlatılar ve Kötürümqueer Öznelliklerin Doğuşu 
Sakatlık ve queer eylemliliği üstüne böyle bir anlayış, en iyimser ifadeyle, yaygın değil. Sakat insanların düzenli olarak çocuklaştırıldığını, yardıma muhtaç ve (hareket bozukluklarında) aseksüel, (veya) gelişim bozukluklarında) aşırı, kontrol edilemez bir cinsellikle malul olarak kurgulandığını ilk dile getirenler biz değiliz. "Dolaptan çıkma" öyküleri, sakatlık ve (HIV/AIDS dahil) hastalık üstüne anı yazıları, queer'liği ahlaki çöküntüye, sakatlığı mağdurluğa indirgemeyi reddederek bu temsillere direniyor; bunun yerine, sakat ve queer insanları ahlaki aktörler olarak sunarak, bu ahlaki aktörlüğü daha ileri de götürecek alt kültürleri besliyorlar****. Bu, karşı-temsiller insanları tek-boyutlu mağdurlar ya da caniler biçiminde temsil eden kültürel bağlama tepkiyi ifade ettikleri için değerli; ama bunların kendileri de bu sefer yeni basmakalıp karakterleri besleyebiliyor: Tüm engelleri aşan Süper-engelli;  aslında sadece mahalledeki normal, sıradan bir başka çift olduğu anlaşılan tatlı gey çift -(şimdilerde) durumlarına merhametle acımamız gereken eşcinsel-nefreti mağdurları. Böylece, kahraman olarak sakat figürüne yeni bir güç kuvvet  atfediliyor ve caniliğin kökeni queer'den eşcinsel düşmanı şiddet uygulayan bağnaza kayıyor; böylece nihayetinde queer'liğe şiddet ve çöküntünün öznesi değil, ama sadece nesnesi olarak insan statüsü bağışlanıyor. Kitle kültürünün sınırları içinde, queer'lik ve sakatlık nosyonlarının bu tür hazır karakterler yarattığı süreçleri aşmak çok zor. Ancak, queer'lik ve sakatlığın kesişimlerini inceleyerek, bu kurguları bozmaya başlayabiliriz. Dolaptan çıkma hikayelerinin, sakatlık anılarının ve popüler kültürün anlatısal gelenekleri queer ve sakatı seçik gruplar kıldı; aslında bu kimlikler ve onların toplumsal tanınması bir biçimde seçik olmalarına bağlı. Ancak, queer kuramı ve sakatlık çalışmaları, queer ve sakat toplulukları ve onların kültürel pratikleri, bu tür bayağı ve tehlikeli kategorileştirmelerin altını oyuyor.
 
Bu kategorileştirmelerin önemi, sakatlığın kültürel kurgularının ve toplumsal ilişkilerinin queer kültür üstünde sahip olduğu derin etkide aşikar. Örneğin, Wilkerson'un gey bir öğrencisi 80'lerde Illinos'in bir banliyösünde büyüdüğü sıralarda, televizyonda sıkça "AIDS mağduru eşcinseller" görüyordu: onun için, queer hayata tek erişim yolu bu temsillerdi. Yalıtılmış olsa da, geyliğini sadece kendisinin AIDS kapmasının kaçınılmazlığıyla değil,  bizatihi queer varoluşun tanımlayıcı özelliği olarak anladığı bir AIDS'le ilişkilendiren bir genç olarak hiç de yalnız sayılmazdı.
 
Queer'lik bu tür ilişkilendirmerle patolojikleştirilse de, toplumsal ilişkiler queer'ler için düz anlamıyla da sakatlayıcı olabilir. Bir zamanlar toplum HIV/AIDS'i tam da onu "eşcinsel hastalığı" addettiği için önemsemiyordu; lezbiyenler, biseksüeller, gey erkekler ve transgender insanlar, dayak ve cinsel saldırılar dahil cinsiyet-temelli şiddete düzenli olarak maruz kalıyor; homofobik toplumsal iklim de, genel olarak, queer'ler için depresyon, intihar ve madde bağımlılığı riskini arttırıyor. Bu koşulların ve bunlara karşı aktivist tepkinin  çağdaş queer kimliklerin biçimlenmesinde merkezi önem arzetmiş olduğunu söylemek fazla olmaz. Ancak, yakın zamanlara dek, queer ve sakat toplulukları ya da bunların çözümleme ve aktivizm tarzları arasında köprü kurma denemeleri -- sakat topluluklarındaki homofobi ya da queer topluluklarındaki engelsizciliğe dair, ara ara dillendirilen yakınmaları saymazsak -- görece seyrekti.
 
Sakatlık ve hastalık üstüne kişisel hikayeler, queer edebiyatının da önemli bir veçhesi: Audre Lorde'un Cancer Journals'inden, Connie Panzarino'nun Me in the Mirror'una, May Sarton'un After the Stroke'undan David B. Feinberg, Gary Fisher, Paul Monette gibi gey yazarların AIDS anlatılarına, Victoria A. Brownsworth'ün Coming out of  Cancer'inden Shelley Tremain'in Pushing the Limits'ine. Hastalık anlatıları hem popüler bir anlatı türü, hem de araştırma nesnesi olarak gittikçe önem kazanıyor. Bu queer öyküler hastalık anlatıları üstüne çalışmaları dönüştürebilecek içgörüler barındırıyor. Araştırmacılar genelde hastalık anlatılarını, hastalıkla alt-üst olan sıradan yaşamların öyküleri olarak ele alıyor: Hastalık hem  yaşamın gidişatında bir dönüm noktası hem de yaşamı değerli kılan ya da anlatıcıya "perspektif" kazandıran özgül hediye oluyor. Yayımlanmış çoğu hastalık anlatısının aynı biçimde yapılandırıldığını düşününce (ki böylece daha büyük ölçekli anlatısal taleplerin gerçek farklılıkları görünmez kıldığı "Birlikte Ayaktayız" söylemlerindeki bir diğer sorunu da görünür kılıyor bu anlatılar), bu, beklenmedik bir şey değil. Ancak böyle bir biçimlendirmenin tutarlılık ve geçerlilik kazandırdığı şey sadece, hastalığı bahsedilen şekilde deneyimlemesi en olası sınıf olan, toplumsal imtiyazlıların hikayeleri. Hastalık ve sakatlık üstüne queer hikayeler, bu anlatı türünde en sık rastladığımız, hastalık öncesi engelsiz olan beyaz orta sınıf heteroseksüellerin hikayelerinden daha tertipsiz, tikel bir krize daha az çakılı hikayeler. Böylece, queer hikayeler toplumsal imtiyazın anlatısal gelenekleri nasıl biçimlendirdiğini açığa çıkarıyor; zira, örneğin, ırk, sınıf, toplumsal cinsiyet ifadesi ya da cinsel yönelim temelinde baskıya uğrayanlar standart anlatısal örüntüye uymuyor; onlar hastalık veya sakatlığı diğer süreğen krizler, çelişkiler ve değişimlerle iç içe geçmiş bir halde deneyimleyebiliyor.
 
Karşı-öznellikler açısından ele alırsak, çoğu queer anlatı, görece bireyselci heteroseksüel hastalık anlatılarından toplu-aktivizm ve toplulukla özdeşleşmeye verdikleri önemle ayrılıyor. Panzarino'nun hikayesi bu açıdan en iyi örneklerden biri. III. tip spinal musküler atrofiyle doğan Panzarino, sadece çocukluğundaki yalnızlığını ve yaşıtlarından ayrıştırılmasını değil; sakat hakları, feminist ve LGBT hareketlerine iştiraki ve bu hareketlerin mümkün kıldığı daha geniş çaplı toplumsal dönüşümler sayesinde  kendisinin nasıl dönüştüğünü de yazıyor.
 
Sakatlığı Arzulamak 
Bu, daha geniş çaplı, toplumsal dönüşümleri vurgulamak amacıyla, dergimizin şimdiki sayısının alt başlığı olarak bir başka anlatı, "Queer Kuramı Sakatlık Çalışmalarıyla Buluşuyor"u seçtik. Bu anlatıda, Delany'nin ya da Panzarino'nun anlatıları gibi anlatılarda örtük halde bulunan şey, bizim için belirgin hale geliyor: Karşı-öznelliğin önceden verili garantisi yoktur, o, sakatlık ve queer'liğin karşılaşmasında ortaya çıkar. Bu karşılaşmaları kolaylaştırmak adına, derginin bu özel sayısını çıkarıyoruz ve bu sayıyı sakatlığı arzulamanın nihayet akıl-dışı sayılmaktan çıkacağı, sakatlığın içinde basitçe hoşgörülür olmayacağı ya da halihazırda varolan (engelsiz) mekanlarda  (ki buna genel olarak şimdiye kadar biçimlendiği haliyle queer kuramı da dahil) ihtiva edilmeyeceği, bir mekan üretimi projesinin unsuru olarak sunuyoruz.
 
Warner 10 yıl önce şöyle diyordu: "Azınlık cinselliğine dair bir hoşgörüyle bezense dahi, heteronormativite ancak  queer bir dünyanın zorunluluğunun ve arzulanırlığının aktif olarak imgelenmesiyle aşılabilir." Queer'lik hâlâ marjinalize bir perspektif olsa da artık akademideki ve akademinin dışındaki birçok kişinin böyle bir formülasyonu anlaşılması imkansız bulmamasını, queer aktivizmine ve queer kuramına borçluyuz. Peki, sakat bir dünyanın zorunluluğu ve arzulanırlığını imgelemek, şu an mümkün mü?
 
"Sakatlığı arzulamanın" en az 4 anlamı var; üçünden kurtulmak, birini öne çıkarmak istiyoruz. İlk üç anlam engelsiz/ sakat ikiliğini güçlendirdiği için, bunların son kertede sakatlığı arzulamayı değil, sakatlığa "haddini bildirme" arzusunu yansıttığını ileri süreceğiz. İlkin, "sakatlığı arzulamayı" bir "evrenselleştirici inkar" olarak savunmuyoruz: yani, hani şu "ama aslında hepimiz bir açıdan engelli değil miyiz?" türünden ifadelerin altında yatan, sakatlığın ciddiye alınmasına gerek olmadığı ısrarı. İki, sakatlığın fetişist temellükünü eleştiriyoruz: bu, engelsiz tüketicilere kendilerini iyi hissettiren, yapayım-da-eksik-kalmasıncı kültürel temsillerden bazı cinsel devotee'lik biçimlerine dek gözlemlenebiliyor. "Arturans" adlı karakterlerin parmaklarını ve uzuvlarını keserek ruhani aşkınlığa kavuştukları Geek Love gibi bir roman da (yazarı Katherine Dunn), eğer bu fetişist temellükün bir parodisi değilse, ona dahil sayılır.
 
"Sakatlığı arzulamanın" üçüncü anlamı, bizi bu giriş yazısının başında eleştirdiğimiz neoliberalizm ve militarizme geri götürüyor. Bu, daha karmaşık, hatta çelişkili bir anlam: sistemin sömürücü hakikati olarak "sakatlığı arzulamak." Karl Marx kapitalizmin neredeyse her biçiminin sadece engelsizliğe ihtiyaç duymakla kalmadığını ("O, ancak [sağlıklı, fit, yetili] fizik özne olarak işçidir"), kârı maksimize etmek için bununla beraber sakatlığı da arzuladığını ima eder: "Ürünü ne kadar biçimliyse, işçi o kadar biçimsizdir." Endüstriyel kapitalizm doğarken, engelsizliğe o kadar ihtiyaç duyuyordu ki, yeni bir kimlik üretti: engelsiz işçi; hatta verimlilik uzmanları bu kimliğin sözde gerçekliğini filme aldı: Engelsiz işçinin hareketlerini saniye saniye belgelediler. Ancak engelsiz-bedenliliğinin bu haliyle tanınabilmesi için, farklı, yaftalanmış bir kimlik de gerekti: sakatlık kimliği. Bazı durumlarda, kârın maksimizasyonu dürtüsü sonucu, sınai kazalar ve iş kazalarıyla, bu kimlik gerçekten de üretildi -- Helen Keller'in söylediği gibi. Fakat, aşırı sakatlık sistemi tökezletme ya da çökertme tehdidini getirir; bu nedenle, kapitalizm engelsiz-bedeni tanımlamak ya da kârı maksimize etmek için sakatlığı arzulasa da, onu yadsıdı, kurumlara kapattı, ya da sokaklarda ölmeye bıraktı. Yapısal uyum programlarının HIV/AIDS'in yayılmasını arttırmadığı ya da bir sanayicinin işçideki bilek tüneli sendromundan sorumlu olmadığı ısrarı bu yadsımanın kurumsal örnekleri.
 
Ama, sakatlığı dördüncü bir anlamda, direnişçi bir yoldan, arzulayabiliriz: Buna göre, politikleşmiş bir sakat hakları hareketi sistemin çelişkilerini (kapitalizm ve diğer baskıcı sistemlerin üstüne bina edildiği akıldışılık) teşhir edecek biçimde konumlanmayı sürdürür, ve aynı zamanda "özgürlük pratiklerini" --  bir, birbirleriyle sömürücü-olmayan yollardan etkileşen çoklu (arzulayan ve arzulanan) bedenli varoluşlar dünyasını gerçek kılmaya çalışan pratikler -- kurabilir. Bu anlamda, gey özgürleşmesi hareketinin  "özgür bir toplumda herkes gey olacak" sloganının cüretkar duyurusunu (bu, sonraki, queer bir dünyanın zorunluluğu üstüne queer imgelemle temelden uyumlu bir duyuru) yeniden yazmak ve "özgür bir toplumda herkes sakat olacak" demek, illa da 'evrenselleştirici inkara', fetişist temellüğe, ya da sistemin sömürücü hakikatine dahil olmaz; bunlar yerine, içinde inanılmaz bir beden ve zihin farklılıkları tayfının değerli olacağı, kimlik farklılıkları tayfının biçimleneceği ve kötürüm ve queer'lerin engelsiz-sakat ikiliğini etkin bir biçimde (çünkü tekrar tekrar) yerinden edeceği  başka bir dünyanın varolabileceğinin kabulüdür.
 
McRuer ve Wilkerson geri kalan 3 sayfada 'editör' sıfatıyla derginin ilgili sayısında yer alan makalelerin özetini vermeye başlıyor. O nedenle burada bitiriyoruz.
Alt notların çoğunu, ki küreselleşme karşıtı protestolarda yer alan grupların web sayfalarını içeren not dışında kaynak göstermek amacıyla eklenenlerin hiçbirini, çevirmedik.
Not bölümünün İngilizcesi; 
https://docs.google.com/Doc?docid=0AaYG0L2WSJzGZGR3eGQzODJfMWRtbTYzNmNt&hl=en
 
Notlar 
*Sıraladığımız gruplar hakkında daha fazla bilgi için şu web sayfalarına bakınız.: Mobilization for Global Justice, www.a16.org; Anti-Capitalist Convergence, www.abolishthebank.org; Queers for Racial and Economic Justice, groups.yahoo.com/group/QFREJ; Queers United for Radical Action, www.circlevision.org/qura.html; Radical Cheerleaders, radcheers.tripod.com/RC; Gray Panthers, www.graypanthers.org; WinVisible, allwomencount.net/EWC%20WwDiss/WVindex.htm; Disabled Global Action, groups.yahoo.com/group/disabled-global-action. Lesbian Avengers and ACT UP bazı yerel şubeleri de küreselleşme karşıtı protestolara katıldı.
**Delany, Times Square Red, Times Square Blue boyunca eski Times Meydanı'na yönelik basit bir nostaljiden kaçınmaya çalışıyor ve üstüne yazdığı kurumlardan bir çoğunu daha önceki bir dönemin kapitalist açgözlülüğünün ürettiğini açıkça söylüyor.
*** Elbette, hem yeni milliyetçilik vazifeşinas tüketim için üretilen bu haz mekanlarını besliyor, hem de bu mekanlar yeni milliyetçiliği. Örneğin, George W. Bush 27 Eylül 2001'de Amerikan vatandaşlarını vatanperverliklerini kutlamak adına Disney World'e gitmeye davet ediyordu.
**** Sakatlığı hastalık sayan medikal anlayışa direnmek adına sakatlık ve hastalığı aralarındaki farkı yok edecek biçimde birbirine karıştırmamak önemli. Ancak sakatlık çalışmalarındaki araştırmacılar kronik veya ölümcül hastalıklar gibi durumları sakatlık kavramına dahil etmenin politik faydalarını gösteriyor. (Susan Wendell, The  Rejected Body)

Fotoğraflar: Sooreh Hera
 

Etiketler:
Nefret